HALEB’İN İKİNCİ DÜŞÜŞÜ

Son günlerin en kahredici haberlerinden biri, Halep’in düşmesi. Seri hâlde acı haberler almaya alışmış zihnimiz, Bağdat’ın düşürülmesinden yıllar sonra bu düşüşü tam mânâsıyla idrak etmemiş olabilir.

Bunun için önce Halep’ten yükselen ve zerre kadar insanlık hasiyeti olanların vicdanını kanatan feryatlara kulak tutmamız gerekir. Harabeler arasında kendilerini nasıl bir akıbetin beklediğini kestiremeyen kitlelerin ümitsizliğinin en kara hâlini yansıtan yüz ifadelerini okumamız gerekir.

Halep düştü!

Halep sukut etti!

Halep’i ele geçirenler, Haleplilere karşı öldürücü bir zafer kazandılar.

Bir tarafta, yıllardır rezil bir saldırı ve kuşatma altında bulunun halkın dehşet içinde bekleyişi sürerken diğer tarafta, kendi halkına karşı Rusya ve İran’ın desteği ile ölümcül bir galebe sağlamış Esed güçlerinin zafer çığlıkları kulakları tırmalamaktaydı.

Bundan 98 sene önce Halep’in İngilizler tarafından kurtarılmasını yağma ve şamatalarla kutlayanlarla bugün bu hazin kaderin acıları ile kavrulan Halep halkına karşı zafer kazanma iddiasında olanlar arasında bir bağ kurulabilir mi?

O günkü düşüşün bugünkü düşüşü içinde barındırdığını düşünmek iktidarında olanlar mevcut olmuştur şüphesiz.

27 Ekim 1918… Halep’in düştüğü gün yahut Mondros Mütarekesi görüşmelerinin başladığı gün…

İslâm dünyasında adı ihanetle birlikte anılan İngiliz müttefiki nâşerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın güya “Arap güçleri” ile Filistin’i çiğneyip gelen İngiliz birlikleri, Haleb’in varoşlarına ulaşmıştır. Mustafa Kemal Paşa hatıratında, ordumuzun Haleb’i müdafaa etmeden muntazaman çekildiğini; 5 kilometre kuzeyde savunmaya elverişli Katma hattını tuttuğunu anlatır.

Bin yıllık yurdumuz Halep, savaşılmaya değmez miydi?

Elbette! Mutlaka! Kesinlikle!

Halep’i müdafaa edememenin İstanbul’u tehdit eden gelişmeler zincirinin başlatıcısı olacağı görülemez miydi? Orada Halep yoksa burada ilanihaye Ankara olabilir miydi?

Halep’in düşüşü ile ilgili canlı şahid, bir İngiliz hemşire şunları kayda geçiriyor: “Sabahın saat altısında silah sesleri şehrin her yanını sarmıştı. Gökten sanki kurşun yağıyordu. Değil sokağa, balkona bile çıkmaya imkân yoktu. Araplar sokakları tutmuş, rastgele ateş ediyorlardı. Evlerin çoğunu yağma eden Araplar, kapkacağa kadar ne buldularsa alıp götürüyorlardı.... Saat sekiz olunca bizim ordunun önünden gelen Hicazlı Arap birlikleri, bağırıp şarkı söyleyerek şehre girdiler. Atları dörtnala sürüyor ve tüfeklerini, kılıçlarını, bayraklarını havada sallıyorlardı. İngilizlerin de uzakta olmadığını biliyorduk. Saat dokuzda başı miğferli askerlerimizin zırhlı arabalarla şehre girişlerini görerek sevindik...”

1918’de Halep’te İngiliz işgâli, Araplar öne sürülerek yapılmıştı. Hemşirenin anlattıkları, İngilizlerin önünde yürüyen Arapların nasıl bir ihanet içinde olduklarını zerre kadar idrak etmediklerini gösteriyor. Onlar zafer sarhoşluğu içinde ve yağma derdindeyken İngilizler, bu coğrafyayı beş asır barış içinde yaşatmış Osmanlı otoritesini silmenin bilinci içinde yürüyorlardı.

Halep 1918’de düşmeseydi, bugüne gelen olaylar zinciri yaşanabilir miydi?

Halep’in İngiliz’in eline geçmesine razı olmakla kalmayıp düğün bayram edenler, dostla düşmanı tefrik kudretini kaybetmişti. Bu kudret tekrar kazanılıncaya, bu idrak tekrar yerleşinceye kadar Halep nasıl kurtarılabilir ki?

http://enpolitik.com/kose-yazisi/645/halebin-ikinci-dususu.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar