ŞEHİDİNİZDEN MEKTUP VAR

Aziz Milletim!

Sana bu mektubu, 10 Aralık cumartesi günü İstanbul-Beşiktaş’ta gerçekleşen terör saldırısında şehit olan çocuklarından biri olarak yazıyorum.

Adımın ne olduğu önemli değil. Dedim ya, “şehit” artık benim adım. Benimle birlikte rahmet-i Rahman’a kavuşan kardeşlerim gibi. Çanakkale’de yatan ceddim gibi… Yüzlerce yıldır vatan ve millet için toprağa düşmüş kardeşlerim gibi…

Rütbem de önemli değil. Zira peygamberlikten sonraki en büyük rütbeyi, “şehadet” rütbesini almışım ben; gayrısını neyleyim.

Nereli olduğumun bir kıymeti var mı? Ankaralı, Yozgatlı, Mardinli, İstanbullu, Manisalı, Rizeli olmam ne ifade eder ki senin yüreğinde Türkiyeli olarak yer aldıktan sonra…

Şimdi, görevini lâyıkıyla yapmış olmanın huzuru içinde, Rabbimizin cennet müjdesinin korunağı altında, hayattayken hasret kaldığımız istirahati yaşıyoruz.

Aramızda yeni evliler var; nişanlılar var. Ve bencileyin, gönlündeki sevda ateşini henüz dile dökememiş olanlar. Eşlerini Allah’a emanet ederek o günkü maç görevine geldi bazı abilerim. Annesini babasını tekrar tekrar öpüp, “dua edin” diyerek göreve koştu kimileri. Göreve yetişeyim diye sofraya oturmayıp, yolda aldığı bir simitle koşturdu nöbete bazılarımız. İki aylık ikizlerinin ağızlarını, boyunlarını koklayıp gelen ve ilk gördüğü arkadaşlarına, “Abi, bir güzel kokuyorlar ki… İçime, daha içime çekiyor, bir türlü doyamıyorum koklamaya.” diye, ballandıra ballandıra anlatan şehadet kardeşim. Ve diğerleri… Hep birlikteyiz, yan yana; dünyadayken olduğu gibi, omuz omuza…

Ama biliyorum ki sizler acılısınız. En çok da ailelerimiz. Yürekleri kavruluyor. Şehadetimizden gurur duysalar da bu acı ayrılığı, gönüllerine sığdıramıyorlar. Duruyor, dinleniyor ağlıyorlar. Yatağımıza bakıyor ağlıyor, elbisemize dokunup ağlıyor, yastığımızı koklayıp ağlıyorlar. Bizden kalan ne varsa sonsuza kadar saklayacaklarına söz veriyor, yemin ediyorlar.

Bakın, daha bizim acımız yüreklerinizi dağlarken, Kayseri’de asker kardeşlerimizi hedef aldı, hain ve kalleş teröristler. Kim bilir ne kadar şen şakrak çıkmışlardı çarşı iznine. Otobüste yaptıkları özçekimlerde, ne de güzel gülümsüyorlardı can kardeşlerim. Onlarla dağda baş edemeyen alçaklar, şehirde sinsice ulaştılar kirli emellerine.

Özçekim dedim de aklıma geldi…

Şehadet yolculuğuna bizimle çıkan bir tıp fakültesi öğrencisi var. Adı, Berkay… Ben de çok gencim ama o daha minnacık bir çocuk gibi... Babasını gördüm televizyonlarda. “O daha 19 yaşında bir çocuk; doktor olup, böyle gelip hastalara yaralılara yardım edecekti.” diye ağlıyordu. Fenerbahçe formasıyla çekilmiş bir fotoğrafı paylaşılmış gazetelerde. Ne kadar mutlu görünüyor, ne güzel gülüyordu. Ne annesi koklamaya doymuştur, ne de yıkılmış babası sarılmaya…

Pek Kıymetli Milletim,

Şehadete yürüdüğümüz olayla ilgili yapılan haberler sonrasında, biraz dertleşmek istiyorum seninle. Biz göçtük ama kalan sizler, cennet vatanımızda huzur, barış ve kardeşlik içinde yaşayabilin diye dile getirmek istediğim düşüncelerim var.

Ne kadar üzüldük bir bilseniz. Ah, bir hissedebilseniz yüreklerimizi… Hepimizin içini yaktı kavurdu; babasının bir siyasi partideki görevi üzerinden, sadece Berkay’ın ölümünü haber yapan gazeteler ve onun üzerinden yapılan yanlı yorumlar.

Oysa bizler, hiçbir zaman koruduğumuz insanların kimliğine, siyasi görüşüne, giyimine kuşamına, inancına ya da inançsızlığına bakmadık. Bunları dikkate almak şöyle dursun, aklımıza bile getirmeden koruduk, kolladık tüm milletimizi; bu bakışla yaptık görevimizi.

O gün maça gelenlerin çoğunluğu Beşiktaşlıydı. Oysa ben Fenerbahçeliydim. Aramızda Galatasaraylılar, Trabzonsporlular vardı. Ve memleketinin takımını tutanlar. Hiçbirimizin bir an olsun aklına gelmedi, o maçta hangi takımın taraftarlarının olduğu.

Farklı farklı inanç düzeylerine sahiptik bizler, aziz milletim…

Bazılarımız beş vakit namaz kılar, kimimiz sadece Cuma namazına gider, bazılarımız ise hiç namaz kılmazdı. Oruç tutanımız da vardı, tutmayanımız da… Yani biz arkadaşlığımızı, kaderdaşlık olarak gördük. Bir simidi beşe bölerken de bir tek meyveyi tek başımıza yiyemezken de inancımızı, dünya görüşümüzü, siyasî düşüncemizi aklımıza getirmedik.

Hiçbir gün siyasî görüşümüz üzerinden yaklaşmadık birbirimize. Bekâr evlerinde üç kişi, beş kişi kalırken, bu görüşleri aklımıza getirsek, kardeşliğimize halel gelebileceğini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadık. Silah arkadaşıydık biz, kaderdaştık, kardeştik...

Güvenli bir şekilde mutlu mesut gezebilmeniz; evlerinizde, işyerlerinizde yaşayabilmeniz; her gün, her saat keyifle eğlenebilmeniz için gözümüzü kırpmadan gece gündüz hizmet verirken, hiçbirinizin siyasî görüşünü aklımıza getirmedik. Asla böyle bir şey yapmayacağımızın sözünü, her defasında vicdanımıza vermeyi ihmâl etmedik.

Bizler, “vatan” denildiğinde, “Türkiye” denildiğinde, gerisinin teferruat olduğuna; vatanın, daima ve mutlaka, her şeyden ve herkesten önde geldiğine inandık. Bu inancın somut göstergesi olarak da canımız pahasına yaptık görevlerimizi.

Gece-gündüz demedik; yaz-kış, sıcak-soğuk demedik; şehir demedik, kasaba demedik, köy demedik; dağ, bayır, ova demedik… Sadece vatan ve milletin güvenliği için verilen emri duyduk. Kâh doğuda görevlendirildik, kâh batıda… Yeri geldi maçlarda görevlendirildik, yeri geldi dağlara yürüdük. Gönüllerin görebileceği her yerdeydik.

Terör belasının ve teröristin, hırsızın, arsızın, tecavüzcünün, katilin, kısacası suçun ve suçlunun olduğu her yerde, milletin bir ferdine, dolayısıyla millete zarar gelmesin diye gözümüzü kırpmadan yürüdük üstlerine.

Bizler, polisler ve askerler; vatan bir olsun, güçlü olsun, dimdik ayakta dursun diye canlarımızdan geçip, hain saldırılar sonrası patır patır toprağa düşerken bazı kesimlerin ve kimi grupların, çok basit şeyler için birbirini kırdığını, yaraladığını, böylelikle vatanı parçalamak isteyenlerin ekmeğine yağ sürdüğünü üzülerek görüyoruz şimdi.

Biz Çanakkale Ruhu ile bedenimizi mermiden, bombadan sakınmayıp; gözümüzü kırpmadan düşmanla, teröristle çarpışırken, sadece vatanı düşünerek şehadete yürüdük. Yedi düvelin aziz vatanımıza saldırdığı şu zor dönemde, lütfen sizler de kardeşçe tartışarak, ülkeyi her gün biraz daha nasıl güçlendirebiliriz, nasıl daha yükseklere çıkarabiliriz diye mücadele edin. Tıpkı bizim gibi, omuz omuza. Böyle davranmak yerine, tam da gâvurları sevindirecek şekilde, kırıcı sözlerle birbirinize saldırdığınızı gördükçe tekrar tekrar ölüyoruz inanın.

Aranızdan ayrılalı daha on beş gün bile olmadı. Annelerimizin, babalarımızın, eşlerimizin, kardeşlerimizin gözlerinin yaşı kurumadı daha. Kan çanağına dönmüş gözlerle, bizden kalan en küçük hatırayı gördükçe hüngür hüngür ağlıyorlar. Şehadetlerimizi hatırlayarak teselli bulmaya çalışıyor ama görüyoruz ki hâlâ kavruluyorlar.

Aziz Milletim!

Yalvarıyorum… Üzerinizde biraz olsun hakkımız olduğunu düşünüyor ve bizlere biraz olsun kıymet veriyorsanız, üzmeyin bizi. Nasıl ki bizler, parti, görüş ve inanç ayrımı yapmaksızın sizleri koruduk ve huzurunuz için canımızdan geçtiysek; siz de tıpkı kurtuluş savaşındaki gibi, “önce vatan” düsturunda bir araya gelerek, bulunduğunuz her yerde, her görevde vatan savunması için çalışın. Allah rızası için… Yalvarıyorum…

Aksi halde bizler için gözyaşı dökmeniz, tören düzenlemeniz hiçbir anlam ifade etmeyecek. Tam tersine, bizim üzerimizden bile ayrımcılık yapıp, parçalayıcı mesajlar verdiğinizde ve her olay sonrasında gâvuru, teröristi, işbirlikçiyi değil de birbirinizi suçladığınızda, gördüklerimiz bizleri tekrar tekrar vuruyor, bir daha bir daha öldürüyor, bilesiniz.

Böyle davranmaya ve birbirinize kıymaya devam ettikçe, ne tören yapmanızı istiyor, ne de övücü sözler bekliyoruz sizlerden. Bizi burada, kardeşliğimizle ve vatanseverliğimizle rahat bırakın yeter.

Vatanımı ve seni, önce Allah’a, sonra sana emanet ediyorum.

Vatan sağ olsun!

http://enpolitik.com/kose-yazisi/668/sehidinizden-mektup-var.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar