SINIR ÖTESİ TAHKİMAT

En kaba hattıyla, 19. yüzyıl ortası Türk insanı ile günümüz Türk insanının dünyaya bakışları arasında, dünya kadar fark vardır. 19. yüzyılın ortası ve hatta sonunda, başı dik, kendine güvenen, zulmün olduğu yere adalet götürme idealini diri tutan bir insan tipimiz vardı. 1897’de Atina kapısına dayanan bilinç, o idealin sonucuydu. Türk ordusu Dömeke’yi geçip Atina önlerine yöneldiğinde, İstanbul’da Mehmet Emin, “Ben bir Türk’üm. Dinim cinsim uludur!” diye haykıracaktı.

1897’den günümüze çoook şey değişti. Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı, Millî Mücadele, Cumhuriyet, tek partili hayat, çok partili hayat, darbeler  ve 2002 seçimleriyle değişmeye başlayan Türkiye…

1897’deki bilinç ve idealin şu anda binde biri yok.

Lozan’da dayatılan sınırların dışında kalan kardeşlerimiz ve akrabalarımız için şimdi bir şeyler yapmaya kalkıldığında, “Ne işimiz var orada?” deniyor. Hem de çoğu okumuş yazmış aydınlar kuruyor bu cümleyi.

İnanın bu sözde aydınlar, şayet Gaziantep, Şanlıurfa, Şırnak falan Lozan’da sınırlarımız dışında kalsaydı ve şu anda yaşanan sıkıntı bu illerde ortaya çıksaydı, “Onlar da kim?” diyecekti.

100 yılda biz, 1897 ruhunu kaybettik.  1897’de bizleri Atina önlerinde şahlandıran ruh ve ideal neyse, şu anda Kuzey Suriye’de de şahlandıran ruh aynı olmalıdır. Fakat bir bakıyorsun, ana muhalefet ve bazı sözde aydınlar, bırakın 1897 idealini, 1915 Çanakkale ruhundan bile uzaklar.

1970’lerde, rahmetli Türkeş’ten en iyi öğrendiğimiz hususlardan biri, Türkiye’nin jeo-stratejik önemi idi. Rahmetli, bunu, şiir gibi anlatırdı. Bu çerçevede kendisinden öğrendiğimiz “sınır ötesi tahkimat” kavramı vardı ki bu kavramın gereğinin yapılması, günümüzde daha çok ihtiyaç duyulan bir politik gerçek.

Rahmetli Türkeş, “Edirne’nin müdafaası Atina ve Sofya’dan, Van’ın müdafaası Tahran’dan, Diyarbakır’ın müdafaası Bağdat ve Şam’dan başlamazsa kaybeden, Türkiye olur.” derdi.

1970’lerde bu sınır ötesi tahkimatı dile getirdiğimizde karşımıza “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganı çıkardı. Sanki biz, yurtta ve cihanda sulha karşıymışız gibi…

Biz o zaman da şimdi de yurtta ve cihanda sulha karşı değiliz. Batılı güçler, Türkiye’den ve Osmanlı bakayası topraklardan örgütlerini ve ellerini çeksinler; yurtta ve cihanda barış olsun, biz de destekleyelim ve sevinelim. Ama gel gör ki egemen güçler ne yurtta barış bıraktı ne de cihanda!... Vaktiyle böyle dönemleri düşünüp güçlü dış politikalar üretmeliydik.  Ama ne yazık ki bırakın politika üretmeyi, politika üretecek zihinler iğdiş edildi ve şimdi el yordamıyla bir şeyler yapılmaya çalışılıyor.

Aydını üretmeyen ve siyasetçisi kısır döngüye hapsolan bir toplum, esaret zincirlerini boynuna kendisi geçirmektedir. Bu gidişe dur diyecek kadrolar, devlet katında güçlenmeye başlamışlardır. Bu bir şafaktır ve inşallah MHP’nin “millî muhalefet” anlayışı da bu şafağın sökmesini hızlandıracaktır. El-Bab’dan eli boş dönmemenin şart olduğunu, Devlet Bahçeli çok net bir şekilde ifade ederek uygulanmakta olan politikalara en büyük desteği vermiştir.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/689/sinir-otesi-tahkimat.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Sıddık Demir
28.12.2016 13:38
operasyonel devlet adındaki makalemizde işlenen konunun bir başka açıda degerlendirilmesi. tşk. ederim sayın hocam. kalemine saglık.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar