AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!

Ah Buhara! Ah Semerkand! Ah Yesi! Ah Hiva! Ah Taşkent! Ah bir bilseniz nefesinize, gül kokunuza ne kadar hasretiz. Öyle ki hasretinizden diyar diyar dolaşıp tutku gözlerle her bir kütükte isminizi arar dururuz da. Hatta bu arayış içerisinde adınızın geçtiği her bir kütüğü hem soy kütüğü hem silsile-i şerife kütüğü olarak bildik bile. Sadece nefesinize, gül kokunuza hasret kalan biz mi? Hiç kuşkusuz tüm insanlık hasret. Ne zaman ki Gül dalınızdan saçılan nübüvvet kokunuzla sinemize girip can-ı canan oldunuz,   işte o gün bugündür büyük bir aşk ve şevkle yolunuza baş koydukta. Nasıl bu yola baş koymayalım ki, yediden yetmişe herkese soluk oldunuz. Hele ki, nerede boynu bükük garip var,  hemen kol kanat gerip merhem olan tek siz varsınız. Ne diyelim,  gariplere uzanan o şefkat el, elbet bize de kucak açıp biat edeceğimiz el olur da.

Ey narına nuruna kurban olduğumuz Hasret İller! Biliniz ki gittiğimiz her menzilde hasretle adını yâd edeceğimiz her nefes, bizim için vukuf-i zamandır. Hangi vukuf-i zaman diliminde adını anarsak analım Horasan Erenlerinin nefesiyle soluklanmaya can atarız da.  İşte bu yüzden masivaya dalıp boşa nefes tüketmeyiz. Zira ruhumuz aklanırsa gönlümüze akıttığınız o nefesle aklanır. Yetmedi Horasan diyarlarından ötelere uzanan  ‘Hu’  nefes aklar. Derken bu nefes sayesinde kapına dayanıp bağlandık da.

Ey hasret ateşiyle yanıp tutuştuğumuz Bizim İller! Gel de hasret tutkusuyla ah çekme,  hem de ne ah!  Bu öyle içten gelen bir ah çekiştir ki;  bilmem buna hangi yürek dayanır. Bu ah çekiş karşısında değil sevda yürekler gök kubbe bile dayanamayıp tutunduğu arşı alada içten içe titrer durur da.

Peki ya şu bizim üzerimizde etki bırakan hatıralarınıza ne demeli.  Düşünsenize sırf hatıralarınız bizi derinden etkileyip mana âleminde yüzdürüyorsa, kim bilir hakikatinize eriştiğimizde hangi halde oluruz. En iyisi mi biz yine de hatıralarınızla oyalanmak yerine hakikatinize talip olmak gerekir. Çünkü aslın olmayınca bizim için her yer karanlık, her yer bumbuz. Baksanıza sensiz meskûn olduğumuz şehirleri zindana çeviren haramiler güneşimizi kapatmaktalar, Muhsin’ce üşüyoruz da. Nasıl içimiz üşümesin ki,  güneşinden uzak kalalı epey zaman geçti. Ki bunun adı Abdurrahim Karakoç’un Mihriban’ca dile getirdiği lambada titreyen alev üşümesidir.

Evet, içimizde o hasret ateş titredikçe bizde üşüyeceğiz hep. Elbette ki vuslata ermek her baba yiğidin harcı değil. Olsun yinede bu uğurda karınca misali ilerleyip o yolda da ölemez miyiz?  Öyle ya madem ‘Gülünü seven dikenine katlanır’, o halde daha ne duruyoruz, uğruna koyulduğumuz yolda ayağımıza diken batsa ne olur ki. Hem gül dikensiz olmaz ki. İyi ki de Nübüvvet Gül olup sinemize girdiniz. Her ne kadar her bir gül diyara layık-ı veçhiyle bir hayat tarzımız olmasa da yinede bizi bu halimizle huzura alın ki;  günahlarımız erisin.  Zaten bu can bu ten kafeste konuk oldukça her bir gül kapınız için eşek olmaya razıyız da. Nasıl ki Yunus Tabduğun kapısında eşik olmuşsa bizde eşik olsak ne kaybederiz ki.  Eşik olmaya mecburuz da. Çünkü zindan şehirlerin günaha akan caddeleri ruhumuzu kirletip artık canımıza tak ettirdi, şimdi eşik olmaya can atmayalım da,  peki ya ne zaman atalım. Öyle bir perişan haldeyiz ki, artık bir saniye kaybedecek vaktimiz yok.  İşte bu duygular eşliğinde bizi bağrınıza basın ki, ruhumuz pirüpak olsun.

Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey Taşkent! Ey Gül diyarlar! Bir işaret yakmanız ruhumuzu pirüpak kılmaya yetecektir. Bir işaret verin ki ışığınıza hasret can yürekler dost bildiği kapıdan boynu bükük dönmesin. Hele ki bu hasret tutkusu yüreğimizde var oldukça bu sevdadan vazgeçmeyiz. Bu yüzden ışık kandillerinizi yeniden yakınız ki,  âşık ve maşuk tüm hak yolcuları nübüvvet gül kokundan mahrum kalmasın. Yaktığınız ışık kandilleri sönmesin ki kurda kuşa yem olunmasın. Allah korusun her bir gül kokan ışık kandilinden mahrum kalırsak vay halimize, seril sefil-perişan bir hayata mahkûm kalacağımız muhakkak.

Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey Taşkent! Gerçektende her bir sevgi diyarınız bizim için birer ışıktırlar Yediden yetmişe herkes şunu iyi bilir ki, ilk ışık kandilin çırası Mekke’de yakılmış, sonrasında bu ışık kandili Medine’ye hicret etmiş ve oradan feth-i mübinle tekrar doğduğu yere rücu etmiş. Derken Orta Asya’ya dal budak salmış, en nihayet dalga dalga tüm cihanı sarmıştır.

Evet, ışığın cihanı sardı sarmasına ama yine geldiğimiz noktada yeniden ışığına muhtacız. Şimdi biz biliyoruz ki o ışık, nur neslinden Şah-ı Zinde’nin (Peygamberimizin akrabası Kusam bin Abbas) Semerkand’da medfun olduğu kabri şerifte Yüce Allah’ın ‘Nurumu tamamlayacağım’ diye vaad ettiği güne hazırlık için gün saymakta. İyi ki Kusam bin Abbas Ata Yurt Orta Asya bağrında medfun. Hiç kuşkusuz bu bizim için paha biçilmez lütuftur. İşte bu lütfu ilahiye sayesinde Şahı Zinde’nin ervahından istimdat dileyip her arzuhalimizi yüce makamlara arz edebiliyoruz da. Bu yüzden kabri şerifte nur içinde yatan Peygamber nesline ne kadar selam göndersek azdır. Zaten her bir selam yüce makamlara ulaştırıldığında Peygamber nefesiyle üflenip perde perde aralanıp açıldığında esenlik kaynağı olur da.  Öyle inanıyoruz ki Şah-ı Zinde’nin vesilesiyle Allah Resulüne iletilen salât-u selamlar karşılıksız kalmaz.  İyi ki de Şah-ı Zinde’miz var, o gül neslin evladı oralara ayak basmasaydı kim bilir halimiz nice olurdu.

Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey Taşkent! İşte Şah-ı Zinde’nin her bir diyarın toprak bağrına ektiği gülfidanlar sayesinde başta Sahabe-i Güzin, Tabiin, Tebe-i Tabiin olmak üzere İmam Maturidi, Piri Türkistan, Şahı Nakşibend gibi nice Gül Bahçıvanlarının ilminden istifade eder olduk ta. Derken Nebevi Nübüvvet Gül Bahçesinden bilge şahsiyetler doğa gelir de. İşte o bilge şahsiyetlerimizden bir kısmı;

-Enlem hesaplarıyla ünlü bir bilge insan olma özelliğinin yanı sıra Tıp biliminde adından söz ettirecek kadar dehamız İbn-i Sina,

-İranlı Şair Rudeki,

-Gazne’de Şehnameyi yazan Firdevs’i,

-İlk astronom ve ünlü rasathaneci Uluğ Bey,

-İran şairi ve matematik bilgini Ömer Hayyam,

- Matematik, botanik, tıp, musiki, felsefe ve mantık alanında yazdığı eserleriyle doğu ve batının ilgisini çeken Farabi,

-Modern cebir ilminin öncüsü Harezmî,

-Büyük bir dilci, kelamcı, müfessir ve Harizm’in onur abidesi Zemahşeri,

-Işığı tâ Bursa’dan Semerkand’a kadar uzanan matematik ve astronomi bilgini Kadizade-i Rumi,

-Fatih Sultan Mehmet’in davetine icabet edip Maveraünnehir’in İstanbul’a açılan kolu Matematik ve astronomi dehası Ali Kuşçu,

-Türk dili aşığı Ali Şir Nevai,

-Divani Lugati’t Türk eseriyle meşhur Kaşgarlı Mahmut,

- Türk İslam edebiyatının yüz akı Yusuf Has Hacib,

-Babür imparatorluğunun kurucu hükümdarı ve Hind’in ruh iklimine Babürname eseriyle İslami ruh aşılayan Babür Şah,

-Müzik dehası Abdülkadir Meragi vs.

Peki ya Horasan Erenleri! Malum, onlarda aşkın nefesini Orta Asya kilimine işleyen Rabbani âlimlerimizdir. İyi ki varlar, Gül Bahçende Gül oldular da.  Bu sayede Gül kokunu Buhara, Semerkand kilimlerini işlemekle kalmadılar, gönüllere nakşettiler bile. Bu öyle bir nakş eylemedir ki; Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu'dan Balkanlara ve Avrupa’ya uzanan bir nakıştır. Sadece nakşolunan insanlık mı? Tüm cemadat, tüm nebatat, tüm hayvanatta buna dâhil elbet.  İşte bozkırlara, ırmaklara, okyanuslara, dağa, taşa ve cümle âleme soluk olan o Rabbani âlimlerimizden bir kısmı;

- Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s),

- Ebû Ali-i Fârmedi (k.s),

- Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s),

-Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s),

- Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s),

-Ali Râmîtenî (k.s),

- Muhammed Baba Semmâsî (k.s),

-Seyyid Emir Külâl (k.s),

-Bahaeddin-i Buhari Şah-ı Nakşibend (k.s),

-Alâeddin Attâr (k.s),

-Ya’kub-i Çerhî (k.s),

-Ubeydullah Ahrâr (k.s),

-Mevlânâ Muhammed Zahid (k.s),

-Derviş Muhammed Semerkandî (k.s).

Evet, sıraladığımız isimler sıradan isimler değil bilakis bize rehber olmuş isimlerdir. Belli ki   “Işık doğudan doğar” sözü boşa söylenilmemiş. Hele ki bu söz ahır zamanda daha da bir anlam kazanmaktadır.  Zaten adının geçtiği her mekân ve zamanda içimizde büyük bir fırtınalar kopup gül kokunuz cihanı sarıp sarmalar da. Baksanıza ruhi bunalıma düşmüş batı dünyası bile bu gül kokun karşısında duyarsız kalamaz, kâh arayışını Mevlana’da, kâh Yunusumuzda sezmeye çalışır. Amma velâkin bu yeterli değil, o arayışa tam tekmil karşılık verecek tüm kaynakları sunmak gerekir. Kim bilir bir gün insanlığın susuzluğunu giderecek engin hazineleri sunacak yeni alperenler, yeni gönül erleri ortaya çıktığında Allah’ın vaad buyurduğu o nur tecelli etmiş olacak da.

Hiç şüphe yoktur ki bu meydan er meydanı, er meydanında o ışık tüm cihanı sardığında âlemin nizam bulacağı muhakkak. Bu öyle bir ışık kaynağıdır ki doğduğun günden bu yana ne bir zulmüne,  ne de katline şahit olduk.  Her ne varsa Kerem Diyarların saçtığı ışıkta var. Çünkü bu ışıkta aşkın çilesi gizli. Madem öyle ‘Sefer der vatan’ için yola koyulmak gerek. Yola koyulalım ki, o vaad edilen gün, belki yarın belki yarından da yakın bir zamanda doğuversin. Bize durmak yaraşmaz, hasretle her kütükte seni anıp zincirine bağlanmak ve altın halkanda pervane olmak yaraşır.

Evet, bu bir gönül yolculuğudur. Her bir Diyarda adınızı andığımızda bile daha şimdiden takatimizin kalmadığını,  gönlümüzün ferinin solduğunu hissettik. Meğer Şair “Toprak basar kucağına, güneş çeker sıcağına, atar derdin ocağına” derken meramımızı dile getirmiş.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/702/ah-buhara-ah-semerkand-ah-yesi-ah-hiva-sana-ne-kadar-hasretiz.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Sıddık Demir
31.12.2016 10:45
maşallah bir yazıyla ruh dünyamızın ve medeniyet nişanelerimizi özetlemişsin kardeş.kalemine sağlık.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar