ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK

Timur Semerkand’ın Kes (Şehr-i Sebz) şehrinde doğdu. Delikanlılık çağında kabına sığmazlığıyla o kadar kendine zarar verir ki aldığı yaralarla sağ ayağı topal, sol kolu çolak kalıp ‘Aksak Timur’ lakabıyla anılır hep. Ancak şu da var ki, bu kabına sığmazlığı o’nun ilerisinde Şark’ın Türk Hakanı olacağının işareti sayılır.

Evlenme vakti geldiğinde Cengiz Han hanedanından bir prensesle izdivacı gerçekleşir. Şarkın Türk Emir’i olduğunda ise doğup büyüdüğü Semerkand’ı başkent yapacaktır. İyi ki de başkent yapmış, bu sayede Semerkant bir anda yeşil bahçelerle donatılmış ve eşsiz güzelliğe sahip Maveraünnehir’in (Türkistan’ın) gözde Medine’si olur elbet. Nasıl gözde Medine’si olmasın ki, her şeyden önce Babası Muhammed Taragay, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin temellerini attığı Yesevi ocağının kollarından birine intisaplıdır. Zaten Timur’da babasının yolunu yol bilip Yesevi ocağı ve bu ocaktan yetişmiş alperenlere hürmeten Pir-i Türkistan’ın mezarının yapımını üstlenip ziyaretgâh haline getirmeyi ihmal etmez de. Timurlenk’e de o yakışırdı zaten.

Moğolların hezimete uğradığı yıllara baktığımızda,  buralarda ayakta kalmayı başarmış devletler olarak ilk etapta Türk, İran ve Mısır göze çarpar. Ancak Moğollar hezimete uğrayıp Orta Asya’da güç kaybına uğramış olsa da Timur’un tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte işin rengi değişecektir. Bir kere Timur’un devreye girdiği noktada sadece Moğollar yaralarını sarmayacak, Türkistan da (Maveraünnehir) yeniden hayat bulacaktır. Artık Timur’u durdurmak ne mümkün, öyle ki Harizm’i ve Altınordu devletlerin üzerine giderek saltanatlarına son vermekle kalmamış ordan İran’a dalmış, sonrasında ise Memluk Sultanını kendisine biat ettirecek derecede Irak ve Suriye’yi kuşatacaktır.

Peki, o sadece kuşattığı topraklarla mı Şarkın Emir Türk Hakanı olarak adını duyurur? Hiç kuşkusuz tüm bunların ötesinde bir dizi reformlara mührünü vurmakla da dikkat çeker. Şayet onda illa bir kusur aranacaksa, belki Osmanlıya karşı kıyasıya bir dizi açtığı savaşlar dile getirilebilir. Nitekim Yıldırım Bayezid’le 1402 yılında yaptığı Ankara Savaşı bunun en tipik yıpratıcı örneğini teşkil eder. Maalesef Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin bu iki ümit devleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamayı yeğlemişlerdir. İlginçtir Timur savaş açtığı devletlere son derece gözü kara tutum sergilerken,  içe karşı ise tam aksine mütevazı tutum sergiler. Yani o kendi coğrafi sınırlarını aşan alanlarda asla uzlaşılmayacak, çetin ve zor bir savaşçı bir lider profili çizerken, kendi tebaasına karşı da son derece merhamet abidesidir.

Bakın meşhur tarihçi İbn-i Haldun baş başa otağına konuk olduğunda karşılıklı hasbıhal ettiklerinde yufka yürekliliğini anlamak mümkün. Nitekim o bilge insan bir takım kaynaklara dayanarak Timur’un otağında yüzüne karşı gurur okşayıcı övgüler yağdırdığında, suretinde zerre miskal böbürlenme emareleri görülmeksizin şöyle der: “Ben sadece Moğol Hanların vekiliyim.” İşte bu müthiş mütevazı cevapla ne kadar yufka yürekli bir lider olduğunu belli eder. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Çağatay Emiri Timur’un soyu Türk Moğol boylarından Barlaslara dayanmaktadır. Kendisi Moğol veya Türk, bizim açımızdan soyu üzerinde tartışmak yerine bizim açımızdan O’nun ailesiyle birlikte hem Türk hem İslam’la mecz olmuşluğu çok önem arz etmektedir. Nasıl önem arz etmesin, bakın Timur her sefere çıkışında davasına meşruiyet kazandırmak için ulemanın fetvasını almayı da ihmal etmeyecek kadar uhrevi sorumluluğun bilincinde bir lider. Tabii bitmedi, dahası var; O aynı zamanda sivil toplum önderidir. Nasıl mı? Bikere; idare ettiği toplumu on iki sütun üzere teşkilatlandırmasıyla elbet. Sanmayın ki, toplum yapılanma modeli bugüne has bir kavram, Timur’un uygulamalarına baktığımızda sivil toplum modelinin izlerini pekâlâ net bir şekilde görmek mümkün. Nitekim söz konusu toplumsal örgütlenmenin birinci basamağında,  seyyid yapılanmasının varlığını görürüz. Bu O’nun Ehli beyt’e olan sevgisini gösterir. Timur bunla da kalmamış seyyidler arasında liyakatli olanları devlet sadaretine ve pek çok vakfın mütevelli heyetlerine atayarak görev almalarını sağlamıştır. Örgütlenmenin ikinci basamağında bilge kişiler, üçüncü basamağında abdallar (ibadet edenler), dördüncü basamağında askeri kademeler de yer alan üst rütbeli komutanlar, beşinci basamağında sipahi ve reaya (halk), altıncı basamağında günlük meselelere vakıf akıllı dirayetli insanlar, yedinci basamağında devlet organının tepesini oluşturan vezirler, başkâtipler ve kalem erbabı, sekizinci basamağında Tıp camiası (hekimler), mühendisler, müneccimler vs., dokuzuncu basamağında tefsir ve hadis âlimleri, onuncu basamağında el becerisi mükemmel olan sanat erbabı, on birinci basamağında Piri fani zatlar (meşayih) ve gazi dervişler taifesi, on ikinci basamağında ise seyyahlar ve tacirler vardır. Ne diyelim işte görüyorsunuz toplumsal örgütlenme buna derler. Hatta Timur’un bu teşkilat şeması ağının bugünün sivil toplum örgütlenme anlayışının çok üstünde bir teşkilat ağı olduğunu dediğimizde pekte maksadımızı aşmış sayılmayız.

Hele ki birde gözlerden kaçmayacak bir başka husus var ki, on iki sütun üzere inşa ettiği örgütlenme modelinde on iki rakamının rast gele seçilmiş rakam olmadığıdır. Belli ki bu on iki rakam muhabbet duyduğu Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin mensup olduğu silsile ağacında yer alan Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’in on iki usulünden ilham alınmış bir rakamdır.

Hiç kuşkusuz medeniyetler manevi sütunlar üzerine kurulur, aynen öyle de Timur da oluşturduğu toplumcu teşkilatlanma yapının temellerini İslam mayasıyla yoğurarak on iki sütunlu yöntem olarak ortaya koymuştur. Ve o maya tutar da. Derken on iki sütunlu inşa faaliyetleriyle başta Türkistan olmak üzere diğer hâkimiyeti altına aldığı tüm toprakları hem madden hem de manen ihya etmiş olur. Şayet bu mayadan yoksun bir yol takip etseydi, kendisinin ifadesiyle; devlet bir ev gibidir ki, onun üstü açık kapısı perdesi olmayacağından haramilerin hışmına uğrayıp paspas olacaktı.

İşte devletini paspas olmaktan kurtaracak maddi ve manevi inşa faaliyetleriyle birinci önceliğini Rabbani âlimlere kıymet vererek işe soyunmuş, hatta Rabbani âlimlerin bu dünyadan göç ettiklerinde kurduğu vakıf müesseseleri vasıtasıyla merkatlarını korumaya almış da. Nasıl korumaya almasın ki, baksanıza kıymet verdiği Meşayıh-ı Kiram ve âlimlerin desteği sayesinde fethettiği topraklar bir anda medreselerle ihya olup, ilim fen ve sanatta büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. Düşünsenize bugüne geldiğimizde yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından o Evliya-i izamın merkatları hala ziyaret edilir durumda ise biliniz ki bunda Timur’un yüzyıllar öncesinde başlattığı inşa girişimlerinin çok büyük katkı payı vardır.

Özetleyecek olursak, Timur’un hayatında bariz net iki dönem görülür. Birincisinde Şark’ın Türk Hakanı olarak Orta Asya’da Moğolların başına geçtikten sonra sırasıyla Maveraünnehir, Harizm, İran, Altın Ordu Devleti, Hindistan, Suriye ve Osmanlı’ya karşı üst üste kazandığı zaferlerle adını duyurduğu dönem vardır. İkincisinde ise imparatorluk dönem söz konusudur. Tabii bu iki dönemin nihayetinde yükselişinin en zirvesine eriştiğinde bile bu kadarı da yeter demeyip gözünü Çin’e dikecektir. Ama ne var ki ansızın gelen ölüm bu hedefinden alıkoyacaktır. Dahası kelebek misali ebedi âleme göç eyleyip imparatorluk mirasına göçebe Özbek topluluğundan Şeybaniler konacaktır. Her ne kadar o mirasın hakkı verilmese de yine de o büyük mirasın etkisiyle Timur oğulları saltanatı ilim kültür ve medeniyet olarak tarihin hemen her kesitinde bir şekilde meyvesini toplayacaktır. Nasıl mı? İşte Hindistan’da kurulan o meşhur Babür devletinin medeniyete katkıları bunun tipik misali. Ki, Babürlerin Avrupa Rönesans’ın doğuşunda katkısı inkâr edilemez. Malum olduğu üzere vahşi batı, doğuda yükselen İslam Işığı’ndan aldığı aşılarla uykusundan uyanabilmiştir. Yani, bugünkü medeniyetini doğuya borçludurlar. Cemil Meriç bu yüzden ‘Bir dünyanın eşiğinde’ adlı eserinde Hint’e apayrı bir önem atfetmiştir.

Gerçekten de Timur’un 15. yüzyılda Türkistan civarında başlattığı Rönesans alevini devr alan torunlarından Babür Şah, bu meşaleyi Hint’in alt kıtasına taşımıştır. Böylece Akdeniz’den Çin’e, Rusya’dan Hindistan’a uzanan imparatorluk doğa gelmiştir. İşte böyle bir doğuş karşısında Cemil Meriç ‘Babür biz, Babür Şah da biziz’ demekten kendini alamaz. Ne diyelim böylesi müthiş sözlerden anlaşılan o ki; Babür Şah’ı farklı kılan sadece hükümdar olması değil asıl O’nu farklı kılan nesiller boyu başucu kaynak olabilecek ‘Babürnâme’ adlı eser ortaya koymasıdır. Hiç şüphe yok ki o’nun eser verecek konuma gelmesinde beslendiği kaynak çok önem arz etmekte. O söz konusu kaynak adından çok övgüyle bahsettiği, hatta rüyada O’ndan manevi işaretler aldığından söz ettiği Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s)’dan başkası değil elbet. Gerçektende Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s)’ın himmet ve bereketiyle Hint’e yeni bir veçhe kazandırır da. Derken bu engin kaynak sayesinde oralara İslami medeniyeti bir güneş gibi doğar. Öyle ki o meşhur ‘Babürnâme’ eseriyle tarihin yönünü bir anda değiştirip hem bugünkü Pakistan’ın temelleri atılmış, hem de batı medeniyetine ışık olunmuştur. Otuz altı yıllık saltanatının ardından Cihangir Şah ve Ekber Şah gibi iki önemli ismi bırakıp Hakka yürüyecektir. Nasıl ki Babur Şah’a Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s) ilham kaynağı olmuşsa, Cihangir Şâh dönemine de  İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elfi Sani ışık kaynağı olacaktır. Ne mutlu Hind coğrafyasına ki böyle ilham kaynaklarına ev sahipliği yapmış..

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/773/sarkin-turk-hakani-timurlenk.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar