ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER

Nasıl ki insanın hayati organı kalp ise hiç kuşkusuz Türkistan’a da hayat veren Semerkand’dır.

Öyle ki; Timur kapısına varanlar; Taşkent’ten geçtikten sonra Semerkand’la karşılaştıklarında derhal büyüsüne kapılıp öyle geçtiklerini dile getirirler.

Düşünsenize Semerkand’ı görmekle hemen insan kendinden geçer hale giriyorsa, kim bilir birde ilminden ve feyzinden istifade edilse ne hale gelinir. Baksanıza hayatının büyük bölümünü seferden sefere, gazadan gazaya geçiren Timur bile bu kadim şehre girdiğinde manevi etkisine kapılıp Semerkand’ı başkent yapmakta gecikmez. İyi ki de başkent yapmış,

Bu sayede Semerkand dün olduğu gibi bugünde aynı ihtişamıyla halen insanlığa soluk olma için vardır. Hele bir insanın Registan Meydanına yolu düşmeye dursun karşısına ilk çıkacak üç şahika esere gözü iliştiğinde büyük bir gıpta içerisinde seyre dalacağı muhakkak. Ki; bu üç şahika eser Seyyid Ahmed Arvasi’nin penceresinden bakıldığında medeniyetlerin ilim, sanat ve din ekseninde üç sütun üzere inşa edilmiş taş medreselerden başkası değil elbet.

Nitekim Arvasi Hoca bu meyanda ilim sütununun mutlak objektiviteyi, sanat sütununun sübjektif gerçeği, din sütununun ise mutlak hakikati temsil ettiğini dile getirmekten kendini alamaz da.

Evet, gerçektende Registan Meydanında ruhumuzu terennüm eden bu üç şahika eser (üç medrese-bugünkü manada üniversite) hem mutlak objektivemiz olmakta, hem sübjektif gerçeğimiz olmakta, hem mutlak hakikatimiz olup Semerkand’a değer katmakta da.

Nasıl değer katmasın ki, baksanıza Semerkand’ın bu üç külliyesinden biri Uluğ Bey’in adını almış da. Bilhassa Uluğ Bey için ne yapılsa yeridir. Çünkü o kurduğu rasathanelerle adından söz ettiren bilge dehamızdır. Bu arada sakın ola ki bu üç şahika medreseyi hafife almayın, bir kere tarihi süreç içerisinde gerek Selçuklu Nizamiye Medresesi olsun, gerekse günümüz Paris,Oxford, Montpelier ve Cambridge gibi üniversiteleri olsun hemen hepsinin kuruluşuna örnek teşkil etmiş taş medreselerimizdir. Kaldı ki tarih boyunca nice şairlerimiz, nice ulemalarımız ve nice gönül erenleri bu medreselerden insanlığa ışık saçmışlardır.

Buhara

Buhara ışık kaynağı olmanın ötesinde tek başına İmam Buhari’nin bizatihi varlığını hatırlatması önemini ortaya koymaya yetiyor. Düşünsenize ismi bile ruh dünyamıza esenlik buharı olabiliyor.

Sadece ismi mi, hiç kuşkusuz kendine has hoş kokusu da bir başka esenlik rayiha buharımızdır. Bu gayet tabii durum. Çünkü kendi toprak bağrında medfun Tabiin ve Saadat-ı Kiram ve İmam Buhari’nin teninden buharlaşan Gül Rayihayı taşımakta..

Zaten o Gül Rayihadır ki; İslam’la şereflenen Türk’ü Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan Nizam-ı âleme doğru kanatlandırırda. Tâ ki Türk’ün ruh dünyasında aşınmalar başlar, işte o zaman rayihasız kalmak Türk’e çığlık attıracaktır.

Nitekim Yavuz Bahadıroğlu da ‘Elveda Buhara’ romanında Buhara’nın yanışına çığlık atar da. Ama yinede bizim içimizden Buhara’ya elveda demek gelmiyor. Bize düşen nice gül şehirlerimizi yakıp yıkan Moğol serdarlarının yaptıklarına öfke duyaraktan takılmak değil, bu şehirlerimizi iri ve diri tutaraktan kıyamete dek gönüllerde yaşatmaktır, buna mecburuz da.

Şu iyi bilinsin ki Buhara’sız Türk, Türk’süz Buhara kuru meşe odunu gibidir. İşte bu duygular eşliğinde Gavs-ı Bilvanisi'nin ismini verdiği Menzil’e çoktan Buhara deyip adını yeşerttik bile..

Evet, Uluğ Bey medresesi Semerkand için neyse, Mir-i Arab medresesi de Buhara için odur. Belki merak etmişsiniz Mir-i Arab’da kimdir diye, şayet bilmeyen varsa mutlaka bildirmek gerek. Çünkü Mir-i Arab Allah Resulünün on birinci göbekten torunudur. Hatta bir rivayete göre gördüğü rüya üzerine buralara gelip tasavvufla yüzleşmiş, derken onun isteği doğrultusunda medrese inşa edilip kendi adı verilmiş. Vefat ettiğinde ise inşa ettiği medresede defnedilir.

İşte bu yüzden pek çok hükümdarın bu külliye içerisinde medfun Mir-i Arab’ın ayakucunda yatmak için neden can attıklarını şimdi daha iyi anlıyoruz. Tıpkı Timur’unSemerkand’da hocasının merkadı ayakucunda yatmaya can atmasında ki duygu seli hal gibidir bu.

Üstelik bu duygu selinde Mir-i Arab’ın Arab kökenli olmasına bakılmaz, tam aksine bilhassa Özbekler için Peygamber torunu olması en büyük rehber zat olmaya yetiyor. Zaten bu durum batılıların da dikkatini çekmiş olsa gerek ki Buhara için Müslümanların Roma'sı demişlerdir. Keza Buhara’yı önemli kılan bir başka kayda değer yanı da; Gavs-ı Sani (k.s)’e gelen şecerede yer alan Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s), Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s), Hoca Ali Râmîtenî (k.s), Muhammed Baba Semmâsî (k.s), Hace Muhammed Parse, Seyyid Emir Külâl (k.s), Şah-ı Nakşibend (k.s) gibi pek çok meşayihi kiramın Buhara’da ebedi istirahatgahın damedfun olmalarıdır.

Besbelli ki uzak diyarlardan buralara merkatlarını ziyarete gelenler turistik amaçlı gelmiyorlar bilakis ismini zikrettiğimiz Gönül Sultanlarına duyulan muhabbetten dolayı gelmekteler. Bu öyle muhabbet yönelişidir ki sevgi seli yetmiyor da.

Nasıl yetsin ki, ata ocağında madde manalaşmış durumda. Buhara var oldukça kıyamete dek hem Peygamber nefesi, hem de nübüvvet gülün kokusu (rayihası) olmaya devam edecek de.

Taşkent

Şüphesiz İpek yolunun can damarı diyebileceğimiz bir başka göz bebek diyarımız. Her ne kadar Zerdüştler döneminde adına Çaçkent, Arapların hâkimiyeti altındayken Şaşkent, Türk’ün elindeyken Bilkent denilmiş olsa da bikere şehrin taştan yapılmış olması Taşkent olarak anılmasına yetmiştir. Madem öyle, şöyle zaman tünelinde bir turlayalım Taşkent’i kimler gelmiş kimler gitmiş bir görelim.

Kimler yok ki, Kuteybe İbn Müslim’in Zerdüştlerin saltanatına son veren fütuhatından tutunda Cengiz’in bir savaş esnasında attan düşüp yaralanmasına kadar bir dizi ilginç hadiselerin yaşandığı ve Timur’un altı kez gelip sonrasında torunu Uluğ Bey’e emanet ettiği süreçte pek çok hatıraları bağrında taşıyan bir şehrimiz.

Tüm bunlardan öte Uluğ Beyin elinde bu şehir yeni bir veçhe kazanır da. Ve bu kadim şehri daha da ilginç kılan tarihi süreç içerisinde birkaç el değiştirmesine rağmen günümüze kadar varlığını koruyabilmiş olmasıdır. Hele ki Sovyet-Rusya’nın dağılmasıyla birlikte 4,5 milyon nüfusuyla adeta insanlığa sörf yapacak şekilde hızla toparlanır hale gelir de.

Gorbaçov’un hakkını yememek gerekir, glasnost ve perestreoika politikaları Türkî Cumhuriyetlerin doğuşunu beraberinde getirecektir. Nitekim 1917 Bolşevik ihtilalinde dikilen Lenin heykellerinin yerini bundan böyle Emir Timur heykelleri alacaktır, derken bu kadim şehir kendini bulur da. Geldiğimiz noktada Türkî iller sil baştan yeniden yeni ufuklara doğru yürüyor gibi de.

Zaten Taşkent’in de canına minnet ileriye doğru yürüdükçe Semerkand’tan sonra Özbekistan’ın en gözde ikinci başkent şehir olarak adından söz ettirirde. Baksanıza daha şimdiden hızla artan nüfusuyla adeta Ankara ile yarışır konuma geldi bile.

Şu da var ki Taşkent’i sadece taş mimarisiyle anmak olmaz, edebiyatıyla da dikkat çeken şehir. İşte, Ali Şir Nevai bunun en bariz göstergesi. Özbekler ona hürmeten gereğini yapıp her bulduğu boşluk alana onun ismini vermişler bile. Her ne kadar Özbekçe bağ ‘bahçe’ demekse de Ali Şir Nevai’yi gönüllerde yaşatmak için bağ bahçeye Nevai bağı demekteler. Zaten Ali Şir Nevai'ye Türkçe'nin mümtaz savunucusu şairimiz, O’nu ne kadar yâd etsek azdır.

İşte bu duygular eşliğinde adına yakışır Taşkent’in göbeğinde büyük bir anıt dikilmiş de. Bu da yetmez Ali Şir Nevai adına birçok yerde kurulan Navoy Kütüphane, Navoy Opera vs. gibi kuruluşlar gözden kaçmaz da. Dedik ya Özbekler böyle bir ülkü şahsiyeti unutturmamak için elinden gelen her ne varsa esirgememekte. Bu yüzden unutulmazda.

Hiva

Bu şehir Allah dostlarının mekân tuttuğu, sevgi ocaklarının yeşerdiği bereket topraklar olarak dikkat çeker. Hatta İbn-i Batuta, Yakubi, İbn Fadlan gibi şahsiyetler burada soluklamışlar da. Soluklamaları da gerekir, çünkü Hiva’ya ilk temel taşı Âdem (a.s)'dan sonra ikinci ata Nuh (a.s)'ın üç oğlundan Sam'ın mekanlığı söz konusu..

Bu yüzden Sam bu toprakların temel harcıdır. Peki, Sam temel harç olurda Allah Resulünün akrabası Şahı Zinde bu temel harç üzerine bina olmaz mı? Hem de alası olur. Üstelik Şahı Zinde nübüvvet gülü olarak bu topraklarda medfun halde nur içinde yatmakta da.

Velhasıl; yukarıda adını hasretle yâd ettiğimiz her bir nübüvvet kokan altın şehirleri anlatmaya ne dil, ne kitap, ne bir kelam izah edebilir. Bu şehirleri sadece ruhunda hisseden idrak edebilir, bunun dışında her şey lafügüzaftır.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/815/orta-asyanin-isik-kandili-sehirler.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar