BİR ÂLİM ÖLDÜ DİYELER…

Bazı konular vardır, kalemin önüne gelir, diklenmeden dik durur ve ehl-i kalemi kendisini yazmaya icbar eder.

Gündem ne olursa olsun; içinde bulunulan dönemde kimler neleri tartışıyorsa tartışsın; dünya ve ülke kamuoyu neye odaklanmış olursa olsun, o konuyu yazmak durumunda, mecburiyetinde bırakır yazarı.

İşte böyle bir konu kişisel gündemimin en tepesine oturmuş vaziyette şu birkaç gündür. Ve ben bu konuyu, ilk yazı günümde yazmazsam, daha sonra yüz tane yazı yazsam da, vicdanımın baskısı altında kalacak, çok büyük bir ıstırap çekeceğim.

…..

Bir göçüşten söz etmek muradındayım. Pek güzel bir kişinin, kıymetli şahitlikler eşliğinde fânî âlemden bâkî âleme göçüşünden… Sınırlı olandan, sonsuz olana…

Prof. Dr. Adil Artukoğlu…

Üniversite öğrenimimin ilk yılında, ilk döneminde tanıma şerefine erişmiştim kendisini. Dersi ikinci dönemde de devam etmiş ve biz öğrencileri onu biraz daha yakından tanıma imkânı bulmuştuk.

Sadece dış görünüşüyle dahi karşınızda bir İstanbul beyefendisi olduğunu düşünebilirdiniz. Son derece şık ve uyumlu bir giyim… Tertemiz bir görünüş… Daima mütebessim bir yüz… Kırlaşmış saçları ve yüzüyle ahenkli bıyıklar. Yakışıklı bir adam...

Zaman içerisinde kolayca anlayacaktık ki, karşımızdaki, karakter olarak da, insanlık olarak da kelimenin tam anlamıyla bir adamdı. Sakin, anlayışlı, mutedil, sevecen...

Üniversite hocasıydı ve fakat kısa sürede anlamak mümkündü ki, bir hocadan çok ama çok fazlasıydı.

Sesiyle başlayan bir şefkat ve incelik gönlünüzün en derinine iner, fark etmeksizin öz babanızla sohbet ediyormuş gibi, samimi bir atmosfere giriverirdiniz. Yine aynı şekilde, babacan tavırlarla ve buna uygun bir ses tonuyla, hayata dair pek çok güzelliği dikte etmeksizin dile getirirdi.

Hayatın ve insanlığın, her zaman profesyonellikten önce geldiğini, gelmesi gerektiğini; kariyer vs. her şey sona erdiğinde, kalacak olanın sadece ama sadece insanlık ve iyilik olduğunu kolayca süzebilirdiniz yumuşacık cümleleri arasından.

Sımsıcak sesiyle, adeta bir şarkıyı seslendiriyormuşçasına, yumuşacık bir tonda seslenir; yüzündeki o bitimsiz gülümsemesi, bu harika şarkıya değer katarak sınıfın her köşesine yayılırdı.

O bir profesör, bizler ise, hayatın henüz başlarında, terütaze lisans öğrencileriydik. Buna rağmen her birimizi meslektaşı gibi görür ve her fırsatta, geleceğe dair yol gösterici anahtar ilkeler vermekten geri durmazdı. Bu anlamda, “mütevazı” kavramının ete kemiğe bürünmüş, vücut bulmuş haliydi.

Bir de özel anekdot…

Hazırladığım dönem ödevini incelemesinin ardından, dört yıl sonrasını öngörerek, bölümden nasıl mezun olmam gerektiğine dair iki cümlelik bir yol haritası vermiş; dört yıl sonra işaret buyurduğu hedefe ulaştığım zaman da, büyük bir memnuniyetle kucaklamıştı.

Mezuniyetimizin ardından, çeşitli mesleki toplantılar vesilesiyle meslektaş olarak görüşüyor; görüşme aramız uzadığında ise, telefonla arayıp, halini hatırını soruyordum.

Yaklaşık iki ay önce, bir vesileyle aramış, sesini gayet iyi duyunca da sevinmiştim. Ne ki, perşembe gecesi cep telefonuma düşen mesaj, içimden bir şeyleri koparıp aldı bir anda. Tarifi mümkün olmayan bir duygu…

…..

Seçkin bir cemaatin hazır bulunduğu cenaze namazını, çeşitli dönemlerde senatör ve milletvekili olarak da ülkesine hizmet etmiş olan çok kıymetli (eski) Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan kıldırdı. Namazı kıldırmakla da kalmayıp, epeyce ilerlemiş yaşına rağmen, onun şahsında, dünyaya ve ukbaya yönelik kıymetli bilgiler de verdi. Her türlü övgüye lâyık olan aziz hocamızın iyiliğine şehadet edişinin yanı sıra…

“Yüce Allah böyle bir ölümü, cümle iyi insanlara nasip etsin” diye dua ederek, işbu vefa yazısını sonlandırırken, siz kıymetli okurlardan ve dostlardan birer Fatiha rica ediyorum.

Allah rahmet eylesin.

Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/851/bir-lim-oldu-diyeler.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar