KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL

Yüzyıllar önce anavatanları doğudan kopup kendilerine Kafkas dağlarını vatan edinen Dağıstanlılar (Avar Türkleri diye de bilinen), Ruslara karşı şanlı bir direniş örneği sergilemişlerdi. Kimi onları Çeçen, kimi Şapsığ diye ansa da sonuçta Dağıstanlıların hepsi aynı soy ağacına mensup, dine dinimize ve dili dilimize iç içe geçmiş can yoldaşlarımızdır. Onlar öyle bir hürriyet aşığı yoldaşlarımız ki, yer yer kabileler halinde yaşadıkları yerlerde hür yaşamaktan gayri gayeleri olmamıştır.

Aynı zamanda son derece zeki ve atikler de. Belli ki onların bu atikliği ve zekiliyi birilerinin gözüne batmış olsa gerek ki,  XVI. asır ilk kez rahatsız edilmeye başladığı asır olacaktır. Ama hiç kimse Dağıstanlı mücahitlere karşı egemen güç olmanın zevkini tadamayacaktır. Kaldı ki Rus çarları kendi emelleri uğruna Dağlı alperenlere karşı Kazakları kullanmaya kalkışsalar da onları her türlü entrika yine mücadeleden alıkoyamayacaktır.

Nasıl mı? İşte XVI. asırda IV. İvan’ın korkunç zulmü karşısında boyun eğmemeleri bunun en tipik göstergesi.  Öyle ki her bir Dağıstanlı alperen,  Rus generallerinin korkulu kâbusu olur da.  Zira buralarda her bir alperen yiğit kendini hem Fenâfi’ş-şeyh Şamil, hem de Gazi Muhammed gibi canını fedaya hazır hissederek hareket eder.  Dahası ulvi değerler uğruna mücadele ederek ölmek hayatlarının parçası şeb-i arus’tur

İşte Kafkas dağlarının dillere destan bu ulvi davada yer alan mücadelesi tarihin altın sayfalarına geçerde. Düşünsenize dün kendilerinden beş on misli kalabalık Rus tümenlerini hallaç pamuğuna çeviren can yürek yiğitler, bu kez sil baştan Dudayev komutasında aynı ruh heyecanıyla tüm dünyanın gözü önünde Yeltsin ve ordusunu çileden çıkaracak yeni bir destan yazmışlardır.

Dün nasıl ki, Çariçe Katerina önderliğinde Moskof ordusu Kafkas dağlarının kahramanlığı önünde eğilmeye mecbur kalmışsa, aynı şaşkınlığı bu kez de Şeyh Şamil’in torunları karşısında yaşayarak tatmışlardır. Sonuçta karşılarında çelik çomak oynayan çocuk yok,  bilakis karşılarında Dağıstan’ın ve Karlı dağlarından bağrından çıkmış Manevi Başbuğu Şeyh Şamil’in torunları var,  dolayısıyla şaşkınlık yaşamaları gayet tabiidir. Üstelik bu şaşkınlık ilk değil, tarih boyunca çok kez yaşanmış da. Bakın XVI. XVII. ve XVIII. asırlar, Çarlara kök söktürülüp asla hatırlamak istemedikleri yıllardır.

Evet, o asırlar dudak ısırtacak kahramanlık örnekleriyle dopdoludur.  Bilhassa bu tarihi destanın içerisinde nde Gazi Muhammed, Şeyh Şamil ve Hacı Murat’tan tutunda birbirleriyle adeta şahadet şerbeti içmekte yarışırcasına sancağı yere düşürmeksizin mücadeleyi diri tutan alperenler vardır. Ne var ki unutmuş gözükmüş olsalar gerek ki, Rus zulmü dönem dönem gün yüzüne çıkabiliyor. Bakmayın siz onların öyle glasnost ve perestroyka ayağına yatmalarına, aslında bu tip yaldızlı laflar zulümlerini örtbas etmek içindir. Ama nereye kadar ört bas edilebilir ki, Çeçenlerin o mücadele azmi onların çirkin maskelerini düşürmeye yetmiştir.

Hani şair “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar,  hiç ibret alınsaydı tekerrür mü eder” diyor ya,  gerçektende huylu huyundan bir türlü vazgeçmiyor. Olsun, onlar hesap kitap içerisinde vazgeçmeye dursun, hiç kuşkusuz Allahın da tüm hesapların üstünde değişmez hesabı vardır. Çeçenlerde Allah bize yeter diyor zaten. Ve bu adanmışlık doğrultusunda Şeyh Şamil’i unutturmayacak müthiş bir direniş sergilemekten geri durmazlar da. Böylece  “Bir ölür, bin diriliriz” sözü Dağıstanlı mücahitlerin meşalesi olur. Hatta bir Çeçen yüz Rus öldürmeden gerçek şehit olamaz diye and içmişler bile. Bu yüzden Dudayev günümüzde Şeyh Şamil olmuş, Dağıstanlı kahramanlarda Alperen olmuştu.

Dün bugüne, bugün düne kavuşup vuslat hâsıl olur da.  İşte böylesi bir zaman tünelinde bir zamanlar dağa, taşa, suya yazdıkları destanı bu kez yenidünya düzeninin patronlarına Allah yolunda “Yeni İvan’lar asla bizi yıldıramaz” ültimatomla haykırarak Şeyh Şamili günümüze taşımışlardır.  Madem öyle, şimdi bu destanın başbuğ kahramanı Şeyh Şamil’de kimmiş artık söz edebiliriz. Her ne kadar Şamil’i bilmeyenler atasını ne bilir dense de anlatmakta yine de fayda var.

Aslında o nöbeti devraldığında gerçek anlamıyla bilinip tanınacaktır. Malum nöbeti devr aldığı zat, hem çocukluk arkadaşı, hem mektep şakirdi, aynı zamanda Hocası Şeyh Cemaleddin’in en büyük destekçisi konumunda Gazi Muhammed’den başkası değil elbet. Arkadaşlık bu ya, öyle gün gelir Gazi Muhammed son nefesinde üstlendiği emaneti  “Benim yerime o geçecek” vasiyet buyurarak hayata veda edecektir. Tabii emanet sahibini bulduğunda II. Katerina’da boş durmayacaktır, o da siyasi taktik icabı bir yandan Kazak Sultanlarına iltifatlarda bulunarak göz kırpacak, bir yandan da onları sinsice yatak odasında koynuna almayı kafasına koyacak kadar Dağıstanlıları yok etme hesabı içerisine girer. Neyse ki tüm entrikaları boşa çıkartacak güç devreye girdiğinde hevesi kursağında kalır. Öyle ki bu gücün tesirinde kalan Kazakların hatmanı Duruşenko “Yenilmeyen bir millet tanıyorum. O da Kafkasyalılar” demekten kendini alamaz da.

Hele birbiri ardına sıralı şu meşhur Kafkas dağlarımız bir dile gelse de gücü etkisinde gizli Kafkas halkının düşmana karşı siper olmuş göğsünü ne top, ne tüfek, ne süngü, ne de kılıçla aşılabildiğini söylese. Varsın dile gelmesin,  sonuçta Dağıstanlıların iman dolu göğsüyle “kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım” nidalarıyla nice Moskof generallerinin apoletlerinin sökülüp nişanlarının geri alınmasına şahit oldu ya,  bu yetmez mi?  İşte o amansız mücadeledir ki Bolşevik ihtilaline kadar Kafkas halkının hürriyet ve bağımsızlığını hiçbir güç elinden alamayacaktır. Hiç kuşkusuz bunda en büyük pay sahibi Kafkas Kartalı Şeyh Şamildir.

İyi ki de Avar Türklerinin bağrından kopup buraları mesken tutmuşlarda Çarlara saç baş yoldurmuş. Malum, soyu şu Avarların meşhur kahramanı Emir Han’a dayanıp Babası Muhammed Dengav, annesi Avar Beyi Pir Budah’ın kızı Aşiltalı Bahu Mesedo’dur. Gimri’ye yerleştiklerinde bu ailenin güzide iki çocuğundan biri Ali, diğeri Fatıma’dır. İlginçtir altı aylık bebekken hayatından ümit kesilen Ali dualar ve muskayla yaşatmaya çalışılır. Hatta dağda bayırda ot çiçek her ne varsa didik didik edilip şifa aranır da. Daha da olmadı Allah’ın sıfatlarından “korusun” manasına Şamil adı verilir ki,  bu ismin yüzü suyu hürmetine öldürmeyen Allah öldürmesin.  Gerçekten de sebeplere yapışıldıkça hayat iksiri Şamil ismiyle korunmaya alınır da. O bundan böyle köyün güzel kızlarını hayallerinde düşleyeceği yağız delikanlıdır.  Ancak onun bu yağızlığı arkadaşlarını kıskandıracaktır. Kıskanmaları da gayet tabiidir,  zira her yerde onun adı geçmekte. Kaldı ki Şeyh Şamil yeri geldiğinde babasına bile eyvallah etmezdi.

Öyle ki Şamil bir gün babasına:

—Baba bir daha artık şarap içtiğini görmeyeyim,  demiş.

—Ya içersem,   beni öldürecek değilsin ya.

Şamil’in verdiği cevap ilginçtir:

—Seni değil ama hemen şuracıkta bıçakla kendime kıyarım.

Baba bakmış ki; bu işin şaka götürür yanı yok, derhal oğlunun bu duruşu karşısında; bundan böyle şarap içmeyeceğine söz verir de. İşte baba oğul arasında yaşanan bu olay, aynı zamanda Şamil’in Kafkas kartalı olacağının bir işaret göstergesidir.  Düşünsenize delikanlı çağında böyle tuttuğunu koparan kararlılık sergilerse artık ilerisini siz düşünün. Gerçekten de gün gelecek Don’dan Volga’ya kadar herkes onun kartal kanatlarının altına sığınıp tanıyıp itaat eder de.

Tabii Şamil sadece gözü karalığıyla değil, arkadaşının eğitim gördüğü Betliha’da talebeliği ile de dikkat çeker.  Hiç kuşkusuz o’nun amacı dikkat çekmek değil, onun için kendisinden dört yaş büyük olan arkadaşıyla birlikte Şeyh Cemaleddin’in rahle-i tedrisatından geçmek çok önem arz eder. Nasıl ki Fatih’in yetişmesinde Molla Gürani’nin ve Şeyh Akşemseddin ne ifade ediyorsa aynen öyle de Şamil’in yetişmesinde de arkadaşı Gazi Muhammed ve Şeyh Cemaleddin o derece kıymet ifade eder.  Ki;  Şeyh Cemaleddin o’nun hakkında şöyle der:

—Öyle bir zaman gelecek buralar bu çocuğa dar gelip adından söz ettirecek çok büyük adam olacaktır!

Evet, bu övgü dolu sözler bir şekilde Şamil’in kulağına da geldiğinde Hocasını hayali kırıklığa uğratmamak adına;

—İnşallah eşiğine layık olmaya çalışacağım, sözünü verir de.

Hani Molla Gürani’ye Fatih’i babası teslim ederken,

—Eti senin kemiği benim demişti ya, Şamil’in babası da Şeyh Cemaleddin’e oğlunu teslim ettiğinde aynı duygu selini yaşayacaktır.

Şu da var ki Şamil, hayatı boyunca iki şeyi hep mukaddes bildi:  biri uğruna can vereceği İslâm dini, diğeri boyun boylansın soyun soylansın dediği milliyetidir. Hatta o beylik hayaline kapılmadan Avar milletini İslâm’ın kılıcı olması için ateşler de. Öyle ki hayatını İslam’a köle olmak için adar. Hele ki Resûlüllah (s.a.v.)’e öyle büyük bir aşk ve şevkle bağlıydı ki, ömrü boyunca Mescidi Nebeviye’nin eşiğine yüz süreceğinin heyecanını hep yüreğinde hissetti. İşte bu yönüyle o hem başbuğ veli hem de mücahit başbuğdur. Mücahitliği de bir bambaşkadır, bikere camiye kapanıp istihareye yatmadan sefere koyulmazdı. Çünkü biliyordu ki bu kutlu yolda ‘zaferle yükümlü değil seferle yükümlü olmak’ vardır.  O halde ‘sefer der vatan’ için istihare gerektir. Zaten de o’na da bu yaraşır.

Şimdi gel de böylesi bir ruh seciyesi zat karşısında müritleri tek yürek tek kalp olmasın, mümkün mü? Hem de Rus tümenlerinin süngüsüne karşı ölüme seve seve koşarak tek yürek olurlar. Ancak gün gelir, Kafkas dağlarından yankılanan kılıç ve top sesleri ansızın kesiliverir. Ahulgo kalesine beyaz bayrak çekilmişti çünkü. Artık ateşkes anlamına gelen bayrak çekmedir bu. Harekâtı bulunduğu yerden takip eden Şeyh Şamil bir şeyler görmüş olsa gerek ki bu kararı almıştı.  Yine düşünmüş olsa gerek ki bunca zamandır savaşan milletinin yorgun düşüp güç kaybına uğraması ilerisinde telafisi mümkün olmayan hadiselere yol açabilir. Bile bile bir milletin yok oluşuna gönlü razı gelmezdi.

Ancak Ruslar işi garantiye almak babından rehin talep edeceklerdir.  Tabii işin ucunda vatan ve millet söz konusu olunca Kafkas Kartalı Şeyh Şamil oğlu Cemaleddin’i rehin verecektir.  Fakat  ‘ayıdan post, Moskof’tan dost olmaz’ diye bir atasözümüz var ya, aynen öyle de Ruslar, daha Şamil oğlunu Moskof’a rehin verdiği günün hemen akşamı ahitlerini bozup Ahulgo’yu çoktan zapt etmişlerdi bile. Neyse ki bu hengâme içerisinde Şeyh Şamil, karısı, annesi, yakınları ve ikinci oğlu Ruslara yakayı kaptırmadan, gözden kaybolurlar.

Oysa Ruslar Şeyh Şamil’i sağ salim ele geçirmeyi düşlemişlerdi.  Ama o cesur imam beyaz atı üzerinde yüzlerce metre aşağısında Koysu deresinin köpüklü sularına kendini bırakarak heveslerini kursaklarında bırakacaktır.  Neyse ki Koysu deresi şerefli misafirini balığın karnında Yunus (a.s)’ı ağırladığı gibi ağırlayacaktır.  Öyle ki bu köpüklü sular,  öldü sanılan Şeyh Şamil’e ab-ı hayat olur da. Gerçekten de o coşkun sulardan kartal kanatlarını çırparaktan çıktığında yeniden diriliş muştumuz olur. Bıraktığı o suların üstünden on beş sene geçmişti ki, Hacı Murat bile bu dere olayını duyunca yerinden fırlamış ve:

—O tepeden atıyla sulara gömülen Şeyh Şamil mi? diye şaşkınlığını gizleyememişti. Belli ki bu olay Hacı Murat’ı öyle derinden etkilemiş ki,  Şeyh Şamil’le hasımlığa son verip barışır da. Böylece her iki tarafta güçlerini Moskof’a karşı birleştirmiş olurlar.

Tarihler 1843’ü gösterdiğinde müritler (alperenler) Unsokul kalesini Ruslardan geri alacaktır. Böylece 1849’a kadar bazen Rusların, bazen Dağlıların üstünlüğü ile bu uzunca mücadeleler devam edecektir.  Hiç kuşkusuz bu mücadeleler arasında en dikkat çekeni 1845’te Dağlı alperenler köşke ani baskın düzenleyip prensin zevcesi ve baldızını ele geçirme hadisede yaşanan mücadeledir. Bu hadise aynı zamanda Şeyh Şamil’i evladıyla buluşturacak koz olur da.  Nitekim Çar çıkış yolu bulamayınca:

“-Cemaleddin babasına iade edilsin” emrini vermek zorunda kalır. Böylece tahta köprünün bir ucunda baba, bir ucunda oğul tahta köprünün ortasına geldiklerinde baba-oğul kucaklaşmasına sahne olur. O an yer yarılsa kimin umurunda olur ki, dile kolay, tam tamına on beş senenin hasreti bir kucaklaşmaydı bu.

Şeyh Şamil, bu büyük buluşmayla birlikte bütün dikkatini Dargo Vidino üzerine odakladığında Moskof’un bu son kalesi düşmüş olur. Sadece düşen kale mi, bunun yanı sıra Yüzbaşı Likof ve beraberinde seksen kişi de esir düşer. Gazi dervişler Kafkas dağlarından şimşek gibi atılarak ilerliyordu sanki.  Moskof süngüsü bu azmin karşısında ne yapabilirdi ki. Her şey Dağlıların lehine gidiyordu ki,  bu arada baba oğul arasında savaş-barış tartışması her şeye tuz biber eker. Şeyh Şamil bir ara bu tartışmaya son vermek için oğlunu evlendirmekte çözüm arar, yani evliliğin oğlunu dağa çekmeye vesile olacağını düşünür. Düşündüğünü uygular da. Böylece oğlunu Dargo Vidino’lu naib Talgika’nın kızı Zulma’yla evlendirir.

Aradan bir sene geçmişti ki oğlunun bir anlık gafletiyle Rus subayının Dağlıların elinden kurtulması baba oğul arasında gerili mi yeniden tırmandırmaya yetecektir.  Öyle ki Şeyh Şamil oğluna sert çıkışıp:

—Bu düpedüz hıyanettir der.

Oğlu:

—Hayır! Baba, ben hıyanet etmiş değilim. Maksadım lüzumsuz kan dökülmesine mani olmaktır dese de, Şeyh Şamil:

— Yıkıl karşımdan! Bir daha seni gözüm görmesin diyerek oğlunu tard eder.

Tabii bu azarlanış Cemaleddin’i içini kemirip içten içe çökertecektir. Artık Cemaleddin ince bir hastalığın pençesine düşmüştü bile.  Hasta yatağında tek arzusu, babasını son kez görüp helallik dilemekti. Bu arzusunu mektupla babasına bildirir de. Son demleriydi, Şeyh Şamil hasta yatağında son nefesini vermekte olan oğlunun başucunda şöyle der:

— Oğul, sana hakkım helal olsun.

Cemaleddin artık son nefesini verebilirdi, çünkü duymak istediği son sözlerdi. Ve babasının göğsünde Allah’a ruhunu teslim eder.

Şeyh Şamil bir zaman sonra sevgili karısını da kaybeder. Şimdi akıllara bunca yaşanan acılardan sonra acaba o’nu savaşmaktan alıkoyacak mı sorusu düşer.  Ne mümkün, tüm acıları sinesine gömüp vücuduna işlemiş tam on dokuz süngü yaralarıyla durmak yok yola devam der.  İşte gönül yarası,  evlat acısı derken Kafkas Kartalı Şeyh Şamil gecenin bir karanlığında rotasını Günib’e doğru çevirir.  Ve coşkun çağlar gibi çağlayan müritlerine ve halkına şöyle seslenir:

—“Ey Dağıstan ve Çeçen halkı, parolamız ölünceye kadar Allah için savaşmaktır.”

Savaşla özdeşleşmiş Dağlı alperenlerinde canına minnet bu çağrı karşısında çoktan hep birlikte yemin etmişlerdi bile.

Ruslar bu kararlılık karşısında tutuşup Şeyh Şamil’le anlaşmayı deneyeceklerdir, ama söz ağızdan bikere çıkmıştı kim tutabilirdi ki Dağlıları. Allah’a giden yola ancak bizi çiğneyerek geçebilirler denilmişti.

Evet, Günip yüksek bir dağdı.  Ruslarsa bu dağın eteklerinde mevzilenmişlerdi. Tarihler 10 Ağustos 1859 yılını gösterdiğinde kıyasıya mücadele içerisinde Ruslar galip gelir. Tabii bu durum tüm moralleri altüst etmeye yetmişti. Sadece moraller alt üst olsa gam yemeyiz, etraftan mırıldanmalar başlayıp:

—Aholga alındı, Dargo Vidino alındı, Günib de alınacak diye herkesi bir telaş alır da.

Evet, Çarlara baş eğmeyen Dağlı bu kez sadece çarlarına teslim olmak şartıyla başını eğer.   Ve başını yerden kaldırdığında;

— Varın Rus generaline deyiniz ki;

Çarlara baş eğmeyen Dağlı şimdi baş eğiyor!

Hiç kuşkusuz bu sıradan bir çağrı değildi,  bir kararlılığın ifadesi çağrıydı. Çünkü halkını düşündüğü için baş eğiyordu.

Tabii Albay Lazarov bu kararlılık karşısında İmam’ı selamlayıp şöyle der:

—Şunu iyi biliniz ki baş eğmekle asla bizim esirimiz sayılmazsın, tam aksine bizim misafirimizsiniz artık. Emin olasınız ki şanınıza layık muamele göreceksiniz. Hiç endişeniz olmasın böyle yapmakla on binlerce, yüz binlerce dağlıyı da yurtlarında emin yaşamalarının önünü açmış oldunuz.

Şamil Albay’ın bu jesti karşısında:

—İnşallah dediğiniz gibi olur der.

Derken Şeyh Şamil savaş alanından alınıp iki günlük bir yolculuğun ardından kafile Petersburg’a vardığında halk sanki onun yolunu beklercesine:

—İşte büyük İmam! Geliyor geliyor diye karşılayacaktır.

Petersburg’da huzura vardığında Çar II. Aleksandr;

—Hoş geldiniz. Siz asla bizim esirimiz değil, bilakis şerefli misafirimizsiniz. Kendinizi asla burada yabancı hissetmenize herhangi bir engel durum yok tur, sizden bilhassa rahat olmanızı istirham ediyorum, diyerek karşılar. Sonra, Çar ayağa kalkıp meşhur çifte kartal nişanını, İmam’ın göğsüne takarak onurlandırır.

İmam Şamil her ne kadar şahsına yönelik iltifatlardan keyif almasa da yine de böylesi bir jest karşısında:

—Her şey için teşekkür ederim. Aile efradıyla beraber yaşayacağımız bu şehirde ölene kadar sesimiz çıkmayacak. Buna emin olabilirsiniz demekten kendini alamaz.

Derken Çar ve İmam Şamil son defa el sıkışırlar. Böylece Şeyh Şamil ve maiyeti Çar II. Aleksandr tarafından tahsis edilmiş olan Kaluğa’da bir konağa yerleştirilir. Dahası bundan böyle savaşsız geçecek bir hayatın içerisinde kendini bulacaktır. Her ne kadar Kaluğa’da savaşsız geçecek on yıllık süreç Şeyh Şamil için monoton bir hayat anlamına gelse de öteden beri içinde tuttuğu Resûlüllah (s.a.v.)’ın merkatına bir an evvel yüz sürme heyecanı onu diri tutmaya yetecektir.  Öyle ki içine kor ateş düşmüştü. Çar II. Aleksandr’a bu arzusunu bildirir de.  Nasıl olsa bir zamanların iki çetin hasmı, şimdi ikili samimi arkadaştır. O halde daha ne içinde saklı tutulsun ki, derhal özlemini Çar’a iletebilirdi. Nitekim bu konuyu Çar’a açtığında kendisi bir müddet düşündükten sonra nihai kararını vereceğini bildirir. İşte o müjdeli haber 1869 yılının son baharında geldiğinde, Şeyh Şamil o an kendini sanki dünyaya yeniden gelmiş gibi hissedecektir.

Madem öyle, şimdi Hac yolculuğu için hazırlıklara koyulabilirdi. Hatırlatmak bizim haddimize mi,  zaten durdurabilene aşk olsun,  hemen daha haftasında ışığın doğduğu yere doğru yolculuk başlar da. Tabii yolculuğunu sırasıyla Kırım, İstanbul, Mısır ve akabinde Cidde duraklarında solukladıktan sonra kutsal topraklara varır.  Tabii kendisini Vali ve Mekke Emiri muhabbetle kucaklaşıp karşıladığında tüm yorgunluğu üzerinden kalkar da. Belli ki bu kucaklaşma sırdan bir kucaklaşma değil,  muhabbetin etkisi etrafta bulunanları da sevince boğacaktır.

Şimdi sırada Haccın rükünlerini yerine getirmek vardır. Cidde’den Mekke’ye varınca ilk iş Hac farizası için ihrama girmek olur.    Hac farizasının bitiminde Medine’yi ziyaret etmek vardır. En nihayet yıllarca özlemini çektiği Peygamber (s.a.v.) merkadına yüz sürme şerefine nail olur da. Fakat bu arada ne oluyorsa amansız bir hastalığa yakalanır. Artık son demleriydi, öyle ki bedeninden boncuk boncuk terler döker de.  Derken bu kez özlemini duyduğu mübarek topraklarda Allaha ruhun teslim ederek göç eyleyecektir.  Hem de nasıl bir göç,  canından çok sevdiği Fahri Kâinat Efendimizin mekânında medfun göç olarak kabri şenlenir.

Ruhu şad olsun.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/861/kafkas-kartali-seyh-samil.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar