CEHENNEMİN DİLİ

Şu günlerde İstanbul’da Arapça Kitap Fuarı var. (*) Geç kalmış bir başlangıç. İlki geçen sene yapıldı; büyük de ilgi gördü. Bu sene daha geniş katılımlı olarak yapılıyor. Sultanahmet Camii’nin minarelerinin gölgesinde güzel bir kültürel faaliyet.

Arapça bizim için mühim; bütün Müslümanlar için de elbette. Kur’an’ın dili Arapça. Din ilimleri Arapça üzerinden yürüyor. Arapçanın değerini, önemini, ehemmiyetini… uzun boylu anlatmaya gerek var mı?

Kısaca söyleyelim: Lüzumsuzluk veya gayretkeşlik!

Bu fuarın açılışında konuşanlardan biri, her hâlde sözüne kuvvet vermek için “Cennetin dili Arapçadır” diye buyurmuş!

Bu çok tekrarlanan, gereksiz ve hakikatsiz beyanı duyunca, cehennemin dilini bilhassa merak ettim. Hele de cennetin dili konusunda ahkâm kesen zât-ı şerif için.

Diyelim ki umduğumuz cennete nail olamadık. Cehennemin dili de Arapça değil. Ne olacak şimdi? Bunun için karinemiz şu: Cennetin dili Arapça olursa, cehennemin dili asla Arapça olmaz!

İslâmı, bütün insanlığa şâmil rahmet dinini, basit kavmiyetcilik malzemesi yapmakla Allah’ın cennetine yaklaşılmaz; aksine uzak düşülür.

Aslında bu ve buna benzer bazı konular var ki kolaycılık ve düşünmeden kaçmakla doğrudan alâkalı. Gerçekten düşünsek, Kur’an’ın hakikatlerini esas alsak, yaşanılanları göz önüne getirsek ve doğru dürüst târih okusak, lüzumsuz iddialar ve tartışmalarla vakit zâyi etmeyeceğiz.

Mevzumuza dönersek; yazıya, dile ilâhîlik atfetmek, satıhta kalmak, meselenin farklı boyutlarını düşünmemektir. Öyleyse elifle alfa, b ile beta, dal ile delta vs. benzerliğini nasıl açıklayacağız? Uzakdoğu’da Çin, Japon yazıları var, tamamen farklı bir sistem. Şimdi Ortadoğu denilen bölgeden kaynaklanan alfabeler var. Fenike yazısı, Yunan harfleri, Latin harfleri, Kiril alfabesi... hepsi aynı kökten türemiş. Arap elifbası da bunun dışında değil. Allah, bütün alfabelerin sâhibi; çünkü ilim onun! Böyle görmezsek, dili putlaştırırız, alfabeyi putlaştırırız.

Peki, Kur’an’ın dilini, yazısını ne yapacağız? Başımızın üstünde yeri var. O dili önemseriz, o alfabenin bizim de millî alfabemiz olduğunu savunuruz. O alfabe ile yazılmış bin yıllık metrûkatımız var çünkü.

Kur’an’ın başımızın üstünde yeri var. Gerçek hadislerin değeri tartışılmaz; fakat bir kavmi yüceltmek, böylece kendini üstün göstermek kastıyla uydurulmuş ibarelerin hadis muamelesi görmesini de akletmemek olarak görürüz. “Niçin akletmezsiniz?”den sorulmayacak mıyız?

Bu hadislerin küllîsi mevzu, yani uydurma! Bu hadislerle ilgili Dücane Cündioğlu’nun yazdıkları, yerli yerinde ve sonuç net (bkz. Anlamın Buharlaşması). Arapça için uydurulmuş hadislere karşı Farsça adına düzülmüş hadisler de var. Türkçe için uydurulanları en masumları. (Arapçayı övmek için hadis düzenlerin Farsça ve Türkçeyi yermekten geri kalmadıklarını da hatırlatalım.)

Nedir işin esası? İslâmiyete beş sıfır önde başlamak, Araplara, Arapça konuşanlara mahsus bir imtiyaz olabilir mi?

Bunun hakikat temeli olmadığını şöyle hatırlayalım. Bu mantık bize şunu söyler: Hz. Peygamber’den sonra onun erkek çocukları, İslâm devletinin tabiî yöneticileri olmalıydı.

Hz. Muhammed’in erkek çocukları, O’nun sağlığında ve bebek yaşlarda dünyaya veda etti (3 çocuktan en uzun yaşayanı İbrahim, 1.5 yaşında). Böylece kutsal soy esasına dayanan “Muhammed hanedanı” denilebilecek devlet, imkânsız hâle geldi. Burada hikmet aramamalı mıyız?

Kız çocuklarından sâdece Fatıma, Peygamberimizden sonra irtihal etti (6 ay sonra, 24 yaşında). Onun eşi, Hz. Peygamber’in emmioğlu Hz. Ali’nin riyaseti üstlenmesi görüşü –ki daha sonra Şiiliği doğurmuştur- akla gelir. Tarihin böyle cereyan etmediğini biliyoruz. Sahabeler, “kutsal”a göre değil, akla göre hareket ettiler. Hz. Peygamber’in ilk halefi/halifesi Hz. Ebubekir oldu. Sonra Ömer ve Osman ve nihayet Hz. Ali. Sonrası ızdıraplı bir târih…

Bütün bunlardan mezhep (veya ideoloji) çıkarmaktansa, hikmet tahsil etmekten yanayım. Hz. Ali’den sonra gönlümüz onun oğullarının, yani Hz. Peygamberin sevgili torunlarının hilafet emanetini üstlenmesi arzu ederdi... Hz. Ömer’in Şam valisi Muaviye, entrikalara başvurarak Hz. Ali’den sonra halife olan Hz. Hasan’dan hilafeti devraldı. Muaviye, ölümüne yakın oğlu Yezid’i halefi olarak tayin etti. Hz. Ali’nin küçük oğlu Hz. Hüseyin, bu hilafeti tanımadı ve kanlı Kerbelâ olayı yaşandı. Müslüman zihnini hâlâ derin hüzünlere gark eden bu vak’adan sonra Emevî Devleti, 67 yıl daha devam etti. Emevî hanedanına son veren Abbas bin Abdülmuttalib’in soyundan gelen Abbasiler, 5 asırlık bir döneme ad verdi.

Özet: Emevî Devleti, reşid halifelerden sonra Müslümanları temsil eden devlet hâline geldi; kabul edilsin edilmesin. Sonra da Peygamberimize daha yakın bir soydan, Abbasoğullarından gelen bir hilafet devleti var oldu.

Nereye kadar? Selçuklular Bağdat’taki halifeyi Büveyhîlerden kurtarıncaya kadar! Tuğrul Bey, Abbasî halifesi Kaim Biemrillah’ın tekrar Bağdat'a dönmesini sağladı (1058). Halifenin kızı Seyyide Fâtıma Betül ile evlendi. Halife, Tuğrul Bey'e  Rükneddin (Dinin direği) ve Melikü’l-Maşrik ve’l-Mağrib (Doğu'nun ve Batı'nın Sultanı) unvanlarını verdi.

Artık Selçuklular dünya sultanı, Abbasoğulları halife idi. Bu da Bağdat’ın Moğollar tarafından tahrib edilmesine kadar devam etti. Memlûkler, Abbasî soyundan birini Kahire’de sembolik halife ilan ettikten sonra da Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethine kadar sürdü. Tam beş asır önce Sultan Selim, hilafet emanetini tevâzuyla üstlendi, Hadimü’l Haremeyn ve’ş-şerifeyn olarak! (Mekke’nin ve Medine’nin hadimi, hizmetçisi).

Ezcümle: Mukaddes bir İslâm devleti olmadığı gibi, kutsal bir İslâm dili de yok. Arapça eğer kutsal dil olsa idi, onunla ancak kutsala müteallik metinler yazılabilirdi. Süflî metinlerin Arapçada işi olmazdı. Biliyoruz ki diğer dillerde olduğu gibi Arapçayla da en ulvî şeyler yazılabildiği gibi en süflî şeyler de yazılıyor.

Arapçanın cennet ehlinin dili olabileceği iddiası, hâşâ Allah’a yol göstermek gibi bir şey. Takdir Allah’ındır ve o cennet ehlini bambaşka bir dille de anlaştırabilir. Belki de bu dilde, kelimeler, sözler olmaz.

(*)  İlk olarak geçen sene Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi ile Haşimî Yayınevi’nin ortaklaşa düzenlediği fuar, bu yıl İstanbul Sultanahmet Vakfı (İSVA)’nın katılımı ile Sultanahmet Medresesi’nde düzenleniyor.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/887/cehennemin-dili.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Halil Bıçak
24.02.2017 18:07
Diller ve renkler Allah cc 'nın ayetlerindendir. Ayetten haberdar olmayanlar, Arapça' yı bize dayatanlar "DİNİ" de Araplara has din olarak kabul ettikleri için arapçılık yapıyorlar. Yazık

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar