Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Selim Gürbüzer
Köşe Yazarı
Selim Gürbüzer
 

Ekolojik Mucize

Ekoloji kavramın kaynağı eski Yunancada ‘oikos’ ev ve mülk kökünden gelip, ‘logia’ ise bilim demektir zaten.  Ekoloji terimi ilk defa 1869 yılında Alman Hoeckel tarafından kullanılmakla beraber çevre bilimiyle ilgili ciddi manada çalışmalar 1900 yılından sonra başlamıştır. Bu çalışmalar sonucunda üretici konumda, tüketici konumda, ayrıştırıcı konumda diyebileceğimiz canlılar ile abiyotik maddeler arasında sıkı bir ilişki olduğu ve aynı zamanda bu dört unsurun ekosistemin sacayağını oluşturduğu belirlenmiştir. Böylece tüm canlıların cansız âlemle bütünleşmesine şahit olacağımız tabiat mucizesiyle karşı karşıya kaldığımızın farkına varırız. Tabii farkı fark edince de ister istemez tabiatta var olan canlıların yaşadığı ortama biyosfer olarak tanımlandı. Nitekim biran uzaya yolculuk yapıp orada yaşamaya karar verdiğimizde şayet hava, su, ateş ve toprak gibi dört unsurun ortaya koyduğu çeşitlilik yoksa böylesi uzay yolcusunun güneşten gelen ışınları kendi yaşam alanına kararlı bir şekilde uyarlaması mümkün gözükmemektedir. Bu demektir ki tabiat tüm canlıların üreyip gelişeceği ve yaşayabileceği donanımla donatılmıştır. İşte bu donanım sayesinde basit bir canlıdan kompleks canlıya doğru işleyen mükemmel bir organizasyonun hiç şüphesiz ki mükemmel biyolojik nizam-ı âlem çerçevesinde donatılarak yürüdüğüne şahit oluruz. Allah muhafaza bu mükemmel donatılmış denge âlemin ve nizamın sarsılması veya tepetaklak yörüngesinden kayması bir anda ekolojik hayatın durması demektir. Bunun neticesinde de hayatın büsbütün sona ermesi demektir.           Ekolojinin esas konusu tüm organizmaların hem birbirleriyle hem de çevreleri ile olan münasebetlerini incelemektir. Böylece ekoloji canlı cansız varlıkların kendi aralarında olduğu kadar çevresel ortamlarıyla da olan münasebetlerini araştıran bir bilim olarak tarif edilir. Anlaşılan o ki tabiatta topyekûn olarak birbirleriyle ilintili işleyen ekolojik sistem kâinat yaratıldığı günden beri bir saniye bile dur durak bilmeksizin tüm canlı cansız varlıklarla birlikte hayat yolculuğuna devam etmektedir. Devam etmesi de son derece gayet tabiidir. Çünkü maddenin en küçük birimi atomlardır.  Ve tabiatta organik ve inorganik her ne madde varsa bunun görünmeyen kısmın her defasında bir takım hidrolojik ve biyolojik döngülerin bir saat kadranı misali işleyişinin arka planında hep atomlar vardır.  İşte dur durak bilmeksizin işleyen bu söz konusu atom gerçeğinden hareketle şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; kâinatta var olan her bir döngünün temelinde çekirdek ve etrafında elektronların seyri âlem eylediği bir atom gerçeği var olup bu sayede her bir döngü enerjisini kendi içinde israf etmeksizin deveran eylemekte.            Bu söz konusu alanlarda iyi yetişmiş bir ekolojiste tabiatta olan biten her ne varsa sorduğumuzda da genel itibariyle genetik, taksonomi, fizyoloji, klimoloji, jeoloji, toprak bilimi, fizik ve kimya gibi birçok kaynaktan edindiği bilgilere dayanaraktan canlı cansız tüm toplulukların yaşayış biçimleriyle izah etmeye çalışacaktır. Hatta sadece izah etmekle kalmaz, mesela tabiatın bir küçük profilini temsilen seracılık üzerinden çalışmalara koyulmakla ya da serada yetiştireceği bitkiler üzerinde çalışmalar yaparaktan bile tabiatta ki ekolojik dengeyi okumaya çalışacaktır. Dahası bir ekolojist için bir akvaryum, bir orman alanı, bir göl veya bir havuz her halükarda bilimsel çalışmalarına ışık tutacak alanlardır. Öyle ki inceleyeceği ekolojik alan ne kadar çok büyük ne kadar ekosistem bakımdan zengin flora ve fauna yapısına sahip ne kadar kararlı tali sistemlerle donatılmışsa o ölçüde tabiat okumalarına daha da bir derinlik katacağı muhakkak. Ayrıca ekolojinin birçok ilim dallarıyla olan bağlantılarını da keşfedip bağlantılı olan dallarla ilgili dallardan da destek alma ihtiyacı duyacaktır. Böylece bütünüyle meseleye vakıf olunduğunda tüm ekolojik okumalar tam anlamıyla anlam kazanacaktır                                                  Ekolojinin bölümleri        Evet,  çevremiz cıvıl cıvıl hayat kaynamakta. Ve dahi hayat kaynayan çevremiz hakkında başlı başına bir mucizedir eseridir dersek yeridir.   Nasıl mucize demeyelim ki, hayat kaynayan çevrenin işleyen tüm döngü safhalarına baktığımızda işleyişinin tüm matematiksel hesapların üstünde Yüce Allah’ın hayat sıfatın tecellisinin bir mucize eser olduğunu gayet çok rahatlıkla görebiliyoruz. Öyle ya, madem çevremiz başlı başına bir mucize eseri, o halde bu mucizevi âleme üstün körü seyirci kalamayız. Nitekim bakar kör olmamak içinde hele bilhassa çevre bilinci üst düzeyde olan bir takım ekolojistler hayat kaynayan ekolojik sistemi şu iki ana başlık altında tasniflemişlerdir:         -Autekoloji,      -Sinekoloji diye.        Autekoloji tek bir türe ait bireylerin veya ortamlarıyla olan münasebetlerini inceleyen ekoloji dalıdır. Sinekoloji ise çeşitli türden meydana gelen hem bir grubun hem de bireylerin ortamları arasındaki münasebetleri inceleyen bir ekoloji dalıdır.      Bu arada habitatla ekoloji arasındaki doğrudan ilişkisini gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü habitat, biyolojik türlerin biyosferin yapısına uygun yaşayacağı tabiat mekânının adı veya doğal olarak konaklayabileceği ortam manasına bir kavramdır.  Böylece bu kavramların kavramsal anlamlarından hareketle biyolojik türlerin yaşanabilir ölçekte ki habitatın cinsine göre ekolojik adlandırması;          -Deniz ekolojisi,      -Kara ekolojisi,      -Tatlı su ekolojisi diye üç bölümde incelenir:     Her üç ekolojik incelemelerin ortaya koyduğu verilere baktığımızda kendi ekolojik ortamlarında hayat bulan insanların, hayvanların, sürüngenlerin, kuşların, balıkların vs. her türden canlıların birbirleriyle olan ilişkide bulunarak ortak yaşayacağı veya her türün kendi genetik yapısına özgü yaşayacağı habitatlarının rengârenk olduğu gözlemlenmiştir. Örnek mi? Mesela kara ekosisteminde mesela bir çimen sahasının (bitki habitatının)  birlikte ortaklaşa toprak katmanını oluşturması ve her ikisine de adeta gök kubbe tabaka olan atmosfer katmanının varlığı bunun bariz tipik misallerini teşkil eder.  Derken arz (yeryüzü)  ve gök kubbe (atmosfer)  kendilerine özgü birlikte abiyotik bir bileşen oluşturmuş olurlar. Öyle ki abiyotik bileşenler tüm olumsuzluklara geçit vermeyecek şekilde bir denge âlem olup o şekilde canlıların yaşayabileceği ortam hale gelir.  Nitekim üzerinde yaşadığımız yerkabuğu şayet büsbütün 1–2 metre yükseklikte zemin katman halde olsaydı, canlıların devamlı solukladığı oksijen tamamen ortadan kaybolup asla hayattan söz edemeyecektik. Hakeza atmosfer tabakası mevcut halinden çok daha ince olsaydı adeta gök kubbe başımıza çökecekti.         Su ekosisteminde ise malum okyanuslar, denizler, göller, akarsular, dereler vs. bir ilahi çevreyle ilgili planlamanın eseri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bakın konuk olduğumuz dünyanın yaratılışına,  Yüce Allah (c.c) yeryüzünü yaratırken kuzey kısmını güneyden yüksek olarak yarattığını görürüz. Besbelli ki kuzey suları bulunduğu yerleri suladıktan sonra güneye doğru aksın diye böyle programlanmış. Zaten kutuplardan birinin eğimli olması sayesinde tıpkı bir demlikten bardağa çay aktarılmasında olduğu gibi aynen okyanuslar, denizler, göller, akarsular ve dereler arasında bağlantı alanları oluşup akma olayı gerçekleşmekte. Aksi halde hiçbir su ekosistemi kendine özgü akış koridoru oluşturamayacağı gibi kendine akma yatağı da bulamayacaktı. Derken küçükten büyüğe tüm su ekosistemi arasında bağlantı yollar kesilmiş olup bunun sonucu olarak da tüm canlı âlem ihtiyaçlarını gideremeyeceklerdi. Hakeza okyanuslar mevcut durumundan fazla değil 1–2 metre daha derinliklerde olsaydı oksijenle karbondioksit tamamen yutulmuş olacaktı ki; bu tamamen bitki hayatına soluk olacak kılcal damarların kesilmesi anlamında bitkilerin ölümü demek olacaktır.  Şurası muhakkak; su ekosisteminin abiyotik bileşeninin tabanını çökeltiler ve sular oluşturmaktadır. Çökelti halindeki toprak ekosisteminin bileşenleri genellikle omurgasızlar grubundan saprofitler (çürükçül canlıları) kapsamakta, su ekosisteminin deniz tabanını ise omurgasız canlılar oluşturmaktadır. Dolayısıyla her iki faunanın ortak özelliği tabanlarının heterotrof canlılarla donatılmış olması ve aynı zamanda bunlarla bir arada bulunmalarıdır. Nitekim karaların üst katmanının yüzeyini bitki ve ağaçlar oluştururken, su katmanın yüzeyini de okyanus, deniz ve tatlı su ekosisteminde olduğu gibi plankton topluluğunun bileşenlerinden ototrof fitoplanktonlar oluşturmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla ister adına kara üst katmanı densin, ister su katmanı densin hiç fark etmez sonuçta her iki üst katmanın tipik özelliği ototrof canlılara ev sahipliği yapmasıdır. İşte bu ev sahipliği sayesinde karada çayır çekirgeleri ve fare gibi hayvanlar, sular da ise zooplankton ve balık gibi tüketici hayvanlar istifade etmekteler,  böylece bizler de bu arada hayatın yardımlaşma olduğunun farkına varmış oluruz. Şöyle ki toprak altındaki solucanlar, köstebekler, böcekler, yılanlar, çıyanlar inanılmaz derecede faaliyetlerde bulunarak ölmüş olan tüm organik çürükçül canlıları ayrıştırıp hem besleniyorlar hem de doğurgan toprağı bereketlendiriyorlar da. Sadece toprak altındakiler mi? Elbette ki hayır, Akbabalar ne güne duruyor, onlarda havadan paraşüt misali uçuşuyla birlikte yere iniş yaparak vahşi havyanlar tarafından arta kalan leşleri yiyip çöllerimizi temizlemekteler habire.  Nitekim su altı dünyasına bir bakıyorsun büyük balık küçük balıktan besleniyor, büyük olanda kendisinden büyük olana gıda oluyor. Derken karasıyla, havasıyla, ırmağıyla,  deniziyle ve okyanusuyla dünyamızda kurt, kuş, böcek her ne varsa tüm canlılar topyekûn olarak birbirlerine yem olaraktan rızıklanmaktalar.  İşte hayatın cilvesi bu ya, elbette ki birbirlerine yem olmak bir anlamda birbirlerinden istifade edip yardımlaşmak demektir.  Nitekim canlılar arasında hem avlayan hem de avlanan olacak ki rızık dengesi sağlanabilsin. Dahası sıkça dillendirdiğimiz   “Hayat yardımlaşmadır”  sözü bunun böyle olmasını gerektirir. Zira arılar bir bakıyorsun çiçek çiçek dolaşarak bir ömür boyunca toplayacağı bir çay kaşığının 1/12 kadarı nektar balı toplamak için daldan dala konduğu bitkiden istifade ederek hayatını sürdürmekte. Sadece arı mı, hiç kuşkusuz i buna çoban eşliğinde gün boyunca meralarda beslenen tüm sığır, koyun, kuzu gibi nice ahır hayvanları da dâhildir.  Sakın ola ki, ahır hayvanları da neyin nesi deyip dalga geçercesine gülüp geçmeyin. Düşünsenize o gülüp geçeceğiniz varlıklar nice kimyagerlere taş çıkartırcasına, hatta kimya fabrikalarının bile yapımında aciz kaldığı süt gibi bir mamulü dere, tepe, çay bayır demeden otlayıp hem yavrularını beslemekteler hem de insanoğluna ikram etmek için canhıraş koşturmaktalar.  Hakeza insan, balina, aslan, tavşan, fare, inek, kanguru, goril, fil, yarasa gibi daha nice bilemediğimiz memeli grubundan hayvanlarda doğum yaparak yavrularını sütle beslemekteler. İşte bu nedenledir ki tüm memelileri birbirinden farklı özellikleriyle tanır ve bağrımıza basarız da. Zira aralarından bir tanesinin bile yok olması ekolojik dengenin bir anda rayından çıkması demek olacaktır. Malumunuz ekonominin arz talep dengesi neyse tüketici konumda olan hetetrofik canlılarla üretici ototrof canlılar arasındaki trofik yapı (besin yapısı)  ilişkisi de aynen onun gibidir.   Nasıl ki üretimle tüketim arasında dengesizliklere yol açan faktörler ne kadar elimine edilirse ekonomik istikrar hale geliyorsa aynen canlılar arasındaki üretici ve tüketici canlılar arasındaki ilişkilerde ne kadar dengeleri altüst edecek ortam şartları bertaraf edilirse bir o kadarda çevre problemleri azalacak demektir.        Ekolojik niş       Ekolojik niş organizmanın ekosistem içerisindeki duruşu demektir.  Bir organizmanın ekolojik nişi sadece yaşadığı yere bağlı bir olay olmayıp aynı zamanda ne yapacağıyla da ilgili de bir husustur. Bunu bir benzetmeyle ifade edecek olursak habitat canlıların yaşadığı adresi belirleyen ortam olarak addedilirken, çevreyle ilgili nişte adreste barınan canlıların faaliyetleri demektir. Mesela canlılar kendi aralarında ki ilişkilerde rekabeti azaltmak adına benimsedikleri davranış, besleniş ve yaşayış tarzları onların bir anlamda ekolojik nişini teşkil eder. Nitekim ekolojik niş faaliyetine katılan her canlının gerek terleme yoluyla gerekse boşaltım sistemi yoluyla açığa çıkarttıkları buharın havaya karışmasıyla birlikte döngüsü devaran eylemiş olur. Tabiî bu arada cansız âlemde boş durmamakta, bu cenahtan mesela deniz suyu kara örtüsüne nisbeten çok daha atmosfere buhar transfer ederekten dikkatimizi celb etmekte.  Hem nasıl dikkatimiz celb etmesin ki, baksanıza karaların buhar nisbeti topraktaki nem oranıyla sınırlı kalıp hatta bu oran denizin buharlaşma oranıyla mukayese edildiğinde %1 gibi çok düşük oranlarda güdük kalmaktadır diyebiliriz. Düşünsenize yeryüzünde bir saniye içerisinde 17 milyon ton suyun kısmını okyanuslarda buharlaşıp tekrar aynı miktarda suyun tekrar dünyamıza döndüğü artık bir sır değil, bilakis gerçeğin ta kendisi bir gerçekliktir.  Böylece bu bilinen gerçeklik sayesinde bizde bu arada böylesi bir devridaimin bizatihi ekosistem döngünün ta kendisi olduğunu idrak etmiş oluruz.        Ekosistem  Bitkilerin bütünü  ‘flora’ olarak addedilirken hayvanların bütünü de ‘fauna’ olarak addedilir.  Her neyse, ister adına flora densin isterse fauna, hiç fark etmez, sonuçta her iki alanda da hayatiyetlerini devam ettiren tüm bitki ve hayvanların bir arada oluşturdukları birliktelikler bir şekilde yaşadıkları çevre veya habitatıyla kontrol edilmektedir. Kontrol edilmeleri de gerekiyor zaten.  Çünkü canlıların hemen hepsi ancak bulundukları ortamlarda çevreye uyum sağladıkları müddetçe hayatiyetlerini devam ettirebilmekteler. Derken böylesi bir uyumlulukla hayvan, bitki ve çevre birlikte üçlü sacayağı oluşturmuş olurlar. Ki, bu üçlü sacayağı üzerine kurulu canlı varlıkların kendi sınırları dâhilinde tabiatla birlikte deveran eyleyen uyumlu olan döngü sistemine ekosistem adı verilmektedir. Hiç şüphesiz insan ise bu ekosistem içerisinde hayvanlardan farklı olarak Yüce Allah tarafından eşrefi mahlûkat olarak ilan edilmiş haliyle yerini alır. İşte bu nedenledir ki insanı da bu söz konusu ekosisteme dâhil ettiğimiz de tüm canlı varlıkların ekosistemin bulunduğu yeryüzü, hatta havayı da kapsayan büyük bir yaşama alanı biyosfer olarak karşılık bulur.  Nitekim biyosfer denen âlem adına uygun davranıp masmavi denizleriyle, koyu mavi okyanuslarıyla, bembeyaz kutuplarıyla, buzullarıyla, çölleriyle, ırmaklarıyla, ormanlarıyla vs. hala bugün olmuş gelinen noktada yıkılmadım ayaktayım dercesine hayat döngüsünde durmak yok yoluna devam etmekte de. Her ne kadar gelinen noktada yaşanılan hayat bir bakıyorsun durağan halde, bir bakıyorsun hızla değişim eğiliminde, bir bakıyorsun bozulma eğiliminde bir yapı görünümünde olsa da ta ki kıyamet kopana kadar bir şekilde hayatın devam ettiği gerçeğini değiştiremeyecektir. Yüce Allah (c.c) bakın bu hususta  “Ey Muhammed, sana indirdiğimiz bu kitap kutludur. Ayetlerini düşünsünler, aklı olanlar ibret alsın”(Sad, 29) diye beyan buyurarak yarattığı kullara tüm âlemlerin döngüsünün deveranını sürdürebilirliğinin bizatihi küllü iradesine tabii olduğunu mesajını vermektedir.        Ekolojik faktörler        Bütün canlı cansız varlıklar bulundukları ortamın klimatif, edatif, biyotik, fiziki ve kimyevi gibi ekolojik faktörlerin etkisi altındadır. Dolayısıyla canlı cansız varlıkların hayat devrelerinin en az bir fazını direk olarak etkileyen çevrenin her elemanına ekolojik faktör denmektedir. Bu tariften de anlaşıldığı üzere çevreyle alakalı tüm etken unsurlar da başıboş değildir, etken unsurlarda külli iradenin kanunlarına tabiidir.  Bu kanunlar genel itibariyle iki kategoride tasnif edilir:       1-Minumum Kanunu       Bu kanun 1840 yılında Liebig tarafından ortaya atılmış olup, kanun gereği ortamdaki esas maddelerden hangisi en az miktarda ise o madde sınırlayıcı olarak kabul edilmektedir. Yüce Yaratıcının yarattığı bu söz konusu kanunun kendi hal lisanıyla anlayana der ki,  Ey canlılar! Hayatta yaşayabilmeniz için elde avuçta almanız gereken besin kaynağınız minimum seviyelerde olsa bile mutlaka o maddenin alınması icap etmektedir. Ki; bu noktada fotosentez sizin en büyük desteğiniz olacaktır. Gerçekten de öyle değil mi,   fotosentez sistemi sayesinde bir bakıyorsun kazanılan hayat enerjisi tüm canlıların can simidi olmaktadır. Hem nasıl can simidi olmasın ki,  baksanıza bitkiler aldıkları ışığın ancak yarısı kadarını yapraklarında ki yeşil tanecikli klorofil tanecikleriyle özümlemekte olup (asimilasyon), böylece emilen ışığın sadece az bir bölümünü hammadde besin kaynağı olarak glikoza dönüştürüvermekteler. Tabii sadece bununla da kalınmayıp elde edilen glikozla da karbonhidrat, aminoasit, yağ, vitamin gibi organik maddelere çevrilmektedir. İşte görüyorsunuz başlangıçta bitki bünyesi içerisinde bir takım gerçekleşen değişim ve dönüşüm işlemleriyle elde edilen ürünün brüt miktarın bir kısmını bitki bizatihi kendisi için kullanmakta, diğer geriye kalanını ise heterotrof canlılara hayatlarını idame etmelerine yardımcı olmak içinde kendi iç bünyesinde depo etmektedir. İlginçtir depo edilen bu ürün brüt ürünün  % 90’nına tekabül etmektedir ki,  insanoğlu pratik hayatta kendi aralarında  “Önce can, sonra canan” derken,  bitkiler ise tam aksine ürettiklerinin büyük bir bölümünü kendi dışındakiler için  “Önce canan sonra can” diyerekten üretmekteler. Madem öyle,  insanoğlu da bitkilerden ibret alıp; “Halka hizmet, Hakka hizmet” için kendini adaması icap eder.       2-Ekolojik hoş görürlülük (Tolerans kanunu)       Tolerans fikri ilk defa 1911 yılında Shelford tarafından ileri sürülmüştür. Bu kanuna göre canlı varlıklar optimum (uygun olan) şartlarda maksimum ve minimim tolerans değerlerinin sınırlarının dışına çıkmayacak şekilde ancak hayatlarını normal standartlar çerçevesinde hayatiyetlerini devam ettirebileceğini öngören bir kanundur. Hatta tolerans değerleri canlıların davranış içgüdüleriyle ve stresle olan ilişkisine göre de karşılık bulabiliyor.  Şöyle ki; gerek bitkiler gerekse heterotrof canlıların alt kademelerinde yer alan canlıların üst kademede bulunan canlılara nisbeten hoşgörü seviyesinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Nitekim onların üretkenliği sayesinde üst tabakadakiler beslenip moral bulmaktalar. Asla ortada memnuniyetsizlik söz konusu değildir. Tüm yaratıklar hayat yardımlaşmadır gerçeğinden hareketle ilahi kanuna tabii olaraktan belli bir program dâhilinde birbirlerine gıda olup hayat bulmaktalar da. Hayat bulurken de bu arada hayatın sistematik bir şekilde doğmak, büyümek, çoğalmak ve ölmek olduğu gerçeği ile de yüzleşiriz. Derken ölümle sonlanan bir hayatın ardından bırakılan besin zinciri mirası nesilden nesile devrolunur da.  Baksanıza konuk olduğumuz şu fani dünyada öyle bir sistem kurulmuş ki ölen canlıların cesetleri bile israf edilmeksizin toprak altında bakteriler tarafından parçalanıp ayrıştırılıp bir başka yaşayan canlı âleme gıda olabiliyor.  Hadi diyelim ki çürümüş bedenler hayatta yaşayan bir canlıya gıda olmasa bile en azından çürümüş organların etrafa yayacağı ait pis kokuların toprak altı faaliyetleriyle bertaraf edilmesi bile az buz bir iş değil elbet, böylece bu sayede çevremiz korunmaya da alınmış oluyor. Nitekim Yüce Allah (c.c) kullarına hitaben  “Gerek diriler ve gerek ölüler için biz dünyayı toplantı yeri olarak kılmadık mı?” (Mürselât, 25) diye beyan buyurarak bu hususlara dikkatimizi çekmekte. İşte ayet-i celile biz aciz kullara adeta besin zincirinin ilk ayağını fotosentez kanuna tabii gıda maddesi üreten yeşil bitkilerin oluşturduğunu,    ikinci ayağını bitkilerden beslenen canlıların oluşturduğunu,  üçüncü ayağını ise her iki kanaldan da beslenen canlılar oluşturduğunu, derken en nihayetinde tüm canlı cansız varlıkların toplanacağı yerin toprağın kara bağrı olacağını bildirmektedir. Hatta bunların dışında gözle göremeyeceğimiz elle tutamayacağımız trofik zincirin dördüncü halkasını oluşturacak bir başka boyutta var ki adına berzah âlem mi, yoksa bekleme salonu mu ya da kabir âlemi mi denir, bilinmez ama böyle bir boyutun içeriği bizi aşacağından en iyisi mi biz aklımızın ereceği hususlara kafa yoraraktan satırlarımıza devam etmekte fayda vardır elbet.      Canlıların trofik kademelerinde enerji transfer edilirken hiç kuşkusuz maksimum ve minimum seviyelerde seyreden hoşgörülülük sınırlarını aşmayacak şekilde hayat döngüsünün deveran eylemesi kanun gereğidir. Malum kanun gereği bu sınırlar aşıldığında enerji ısıya dönüşebilmektedir ki, bu durum bize Yüce Allah’ın yarattığı Termodinamiğin ikinci kanununu hatırlatmaktadır. Zaten tolerans sınırlar aşılınca ister istemez trofik (beslenme yapısı) zincirin her bir halkasında enerji kayıpları yaşanacaktır.  Kaldı ki enerji naklinde sadece minimum miktarlar değil maksimum miktarlar da sınırlayıcıdır. Nitekim buna fazla yükseklik, fazla sıcaklık, fazla ışık, fazla su (H2O) gibi etken unsurlarda dâhildir. Mesela sürekli olarak atmosferden yeryüzüne normal sınırların dışında yağışlar gerçekleşseydi ortalık sel seli götürüp ağaçları bile köklerinden koparacak şekilde tüm bitkiler, molozlar bir yerde yığın halde kümelenmesiyle birlikte oluşacak gaz birikimleriyle etrafı çok kötü kokular saracaktı. Neyse ki Yüce Allah (c.c)  biyolojik nizamın devamı için kâinatın yaratılış öncesinden yarattığı ilahi program gereği yağmurun yağış miktarından tutunda güneşten yararlanılacak enerji miktarı gibi daha nice bir dizi Allah’ın ‘Ol’ emri doğrultusunda programlanmış kodlarla birlikte hayat programı yaratılışından bugüne dek yoluna devam etmektedir. Hiç kuşkusuz kâinat programının formatında insanında yaşayabileceği tek gezegen olarak da dünyamız seçilmiştir. Zira dünya insanın yaşayabileceği donanımda yaratılmıştır. Malumunuz diğer gezegenler ya çok sıcak ya da tam tersi bumbuz halde yörüngesinde seyretmekteler,  bu yüzden oralarda nefes alınacak veya gıdalanacak bir hayat söz konusu değildir. Kaldı ki konuk olduğumuz dünyada sadece insan değil, diğer canlılar içinde programlanmış hayat söz konusudur.  Dünyada zaman zaman bir takım olağan üstü felaketler cereyan etse de ya da bir takım olumsuz faktörler zaman zaman nüksetse de tüm olumsuzlukları bertaraf edebilecek yeteneğe sahip canlılar olabildiği gibi aynı zamanda yaşadıkları çevreye anında adapte olabilecek canlılar da çıkabiliyor. Ancak şu da var ki bu tip canlılar birinci transfer zincirinde başarılı oldukları halde iki veya üç transfer dönüşümlerinde bazı olumsuz etken unsurların devreye girmesiyle birlikte sekteye uğrayıp aynı başarı sergilenemeyebiliyor. Bunun nedenlerini şöyle açıklayabiliriz:          -Bu tür canlılarda ardı ardına gerçekleşen trofik transfer zincirin yol açtığı gıda tüketimine bağlı olarak enerji kayıpları söz konusu olabiliyor. Bu itibarla ekosistem içerisinde trofik zincir üç veya dört döngü ile sınırlı kalmakta.               -Bazı canlılar bir takım etken unsurlara karşı son derece geniş toleranslı tavır sergilerken, bir kısım etken unsurlara karşıda kısmi tolerans duyarlılık sergileyebiliyor.  Mesela yıllık bitkilerin çoğu hava sıcaklığına ve toprak nemine karşı daha geniş toleranslı oldukları gözlemlenmiştir.    -Yüksek toleransa sahip canlılar değim yerindeyse engin hoşgörü olmanın içgüdüsüyle bir bakıyorsun geniş sahalara yayılabilme özelliği ile dikkat çekebiliyorlar. Dolayısıyla geniş sahalara yayılamayan canlıların bu durumdan olumsuz etkilenmeleri kaçınılmaz olacaktır. Anlaşılan o ki optimum ekolojik tolerans sınırları içerisinde manevra yapabilen bitkiler aynı zamanda daha gür bir şekilde gelişme kayd edip rekabet bakımdan da üstün konuma geçme avantajına sahip olabiliyorlar. Ta ki, optimal sınırların maksimum ve minimum sınır değerlerinde sapmalar nükseder o zaman rekabetten düşüp üstün avantaj konumlarını kaybedebiliyorlar.  Değim yerindeyse elden ayaktan düşmüş halde kendi kabına çekilmiş konumda olacaklardır.          -Şayet bir canlı için hayatı öneme haiz optimum şartlardan mahrumsa biliniz ki o canlı için tolerans sınırlarını aşan engel bir durum ortaya çıkacak demektir. Nasıl mı?  Mesela çayırlarda azot noksanlığı bir canlı için sınırlayıcı solma faktörü olarak karşı karşıya kalması bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Yine de bu durumun önüne geçmek için azot bakımdan fakir mera ve çayırlar susuz bırakmayaraktan solma faktörü kısmen önlenebiliyor.          -Canlılar sadece tek bir faktörün çekim alanının etki altısı altında değil birçok faktörün çekim etkisi altında hayatiyetlerin devam ettirmekteler. Tabii bu etken faktörlerin etkisi canlıdan canlıya değişmekte de. Keza bölge farklılıkları da öyledir.   Nitekim her hangi bir bitki için hem fiziki faktörler hem de optimum şartlarda yetişeceği minimum ve maksimum tolerans değerleri bölgeden bölgeye değişebiliyor. Mesela çay, fındık gibi mamuller Karadeniz’e özel has bitki toplulukları olup başka bölgelerde yetiştirilmeye çalışılsa da aynı verimliliği ve tolerans değerini sürdürebilirliği pek mümkün gözükmemekte.  -Ekolojik tolerans bakımdan sınır değerleri geniş olan canlılar ekseriyetle her habitat ortamında boy verebiliyor, malum toleransı kısıtlı olan canlılar ise bir araya gelip birliktelikler oluşturduklarında ancak bulunduğu habitata sadık kalabiliyorlar. Mesela kefal ve tekir balıkları Ege’ye mahsus sadık canlılar olup, bu türlere Karadeniz’de pek rastlanmaması bunun tipik örneğini teşkil eder.            -Çevre faktörleri canlıları sınırlayıcı olduğu zaman verim peryodu ekseriyatla kritik periyod olarak tezahür etmekte. Nitekim bitki ve hayvanların çiçek, tohum, fide, yumurta ve larva gibi üreme devrelerine ait tolerans sınırları diğer gelişme devrelerine göre daha minimum kalmaktadır. Mesela bitkilerin çiçeklenme devrelerinde ki düşük sıcaklığa karşı tolerans sınırları çiçeksiz devrelerine nazaran daha azdır.         Yine toleransla ilgili vereceğimiz bir başka örnekte böcek ve bitki ilişkisine baktığımızda bir bakıyorsun böcekler daldan dala konduğu birbirinden güzel rengârenk renk çiçeklerin adeta cazibesine kapılaraktan konduğu bitkinin tolerans cazibesine muhatap kaldıklarını görürüz. Şayet bazı bitkilerin renkleri bir kısım canlıların ilgisini çekmiyorsa çokta dert değil,  bu kez etrafa salacakları misk kokular sayesinde tekrardan kendilerini çekim merkezi konuma getirebiliyorlar. Böylece ister renk cazibeliyi, isterse koku cazibeliyi olsun hiç fark etmez sonuçta böcek ve çiçek ilişkisinin doğurduğu işbirliği sayesinde bitkilerin döllenmesi hadisesinin gerçekleşmesine zemin hazırlanmış olur. Oldu ya, hem renk hem de koku yetersiz kaldı, bu kez rüzgârlar ne güne duruyor,  yani tohumunu taşıttırmak için vasıta kılıp, böylece her halükarda bir şekilde döllenme olayı gerçekleşebiliyor. Hatta bir kısım bitkiler de var ki, bir bakıyorsun hiç bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın yanlarından gelip geçen hayvanların tüylerine yapışaraktan bile tohumlarını uzak diyarlara aktararaktan döllenme hadisesini gerçekleştirmekteler.  Öyle anlaşılıyor ki; alternatifli üreme yöntemleri bitkilere has bir hüner olsa gerektir.        Ekotip  (ekolojik ırk) ve fizyoljik ırk kavramları        Bir bitki türünün belirli bir coğrafi alanda oluşturduğu lokal gruplara ekotip denir. Yani belli bir ortama genetik olarak uyumlu türlerin oluşturduğu biyotipler; ekotip veya ekolojik ırk olarak addedilirken mevcut adaptasyon mekanizması dışında bir genetik yatkınlığı olmayan türlerin teşkil ettiği gruplar ise fizyolojik ırk olarak tanımlanır. Şurası muhakkak hangi ekotip ya da hangi ekolojik ırktan olunursa olsun, sonuçta Allah’a çok şükürler olsun ki yaşadığımız bu gezegende başta aş, su ve enerji vs. olmak üzere her ne ararsan diyebileceğimiz türden tüm canlıların ihtiyaçlarını giderecek her şey fazlasıyla var zaten. Nitekim toprak altında ki mikro canlıların dışkıları ve atmosferde on binde 3 (% 003) nisbetinde bulunan karbondioksit bitkilerin ana esas gıdaları olmaktadır. Hayvanlara ise gıda olarak ekseriyetle bitkiler olmakta. İnsan ise karada, denizde ve havada her ne varsa tüm canlılarla beslenebilen varlıktır. Kaldı ki tüm canlılar ister etçil olsun ister otçul olsun isterse her ikisinden olsun hiç fark etmez sonuçta ihtiyacını karşıladığı tüm gıdalar inorganik maddelerden oluşmakta.  Ki, bu inorganik maddeler arasında bilhassa an hidrojen, fosfor, azot, potasyum, kalsiyum, magnezyum gibi elementler tüm canlılara hayatiyet kazandıran maddelerdir. Kelimenin tam anlamıyla biyolojik hayat bu tür elementlerin belirli oranlarda ve belirli sıcaklık şartlar altında bir araya gelmesiyle hem hayat bulmaktayız hem de hayatın dengesi sağlanmakta. Dikkat edin denge dedik,  niye derseniz tabiatın denge ayarlarıyla oynandığında başımıza nice felaketlerin geldiğini tüm insanlık olarak görüp geçirdiğimiz için elbet.  Dolayısıyla bitkinin doğal ortamına etki edecek tüm ekolojik faktörleri göz ardı edemeyiz. Nitekim bu söz konusu ekolojik faktörleri genel anlamda sıraladığımızda:       -Isı faktörü,       -Su faktörü,       -Işık faktörü,       -Mekanik faktörü (rüzgâr vs.)  gibi birkaç faktörün devreye girdiğini görürüz.         Isı faktörü        Hiç kuşkusuz hayatın temelinde enerji vardır, enerji olmadan bir yaprağın bile kıpırdamayacağı muhakkak.  Ancak şu da var ki enerji de başıboş değildir,  cana can katmasına rağmen enerjide başlı başına kanuna tabiidir. Nitekim enerjiyle aklınıza gelebilecek her türden oluşumların dayandığı veya tabi olduğu kanun termodinamik kanunu olarak karşılık bulmakta.  Mesela bitkiler için yetişme yerinden ziyade ısı (kalori) miktarı çok mühim bir yer teşkil ettiğinden, bu duruma sıcaklık veya temparetür denmesi bu kanunun temel öğesi olması dolayısıyladır elbet. Bilindiği üzere canlılar tarafından kullanılan enerji ısıya dönüşüp ekosistem içinde yok olmuş gibi gözükebiliyor. Oysa ağzımıza aldığımız bir lokmayı solunumla yaktığımızda sözkonusu o besin yok olmamakta sadece proteine, yağa, şekere vitamine dönüşmektedir. Böylece tekrar açlık hissettiğimizde yeniden bir başka besin kaynağına başvurarak aynı döngü devam etmekte de.  Zira yeniden enerji kazanmanın birinci yolu beslenmekten geçmektedir. İşte bu nedenledir ki enerjinin mevcut durumdan değişikliğe uğrayarak farklı bir konuma geçmesi olayı termodinamiğin birinci kuralının yerine getirilmesinin sonucu bir konumlamadır.  Nasıl ki kütle ve enerjinin korunumu kanunu gereği madde biçim değiştirdiğinde o madde sil baştan yeniden eski konumuna dönmediği gibi dönüşen maddede yok olmamaktadır,  bilakis enerji halde ya buharlaşmakta ya da tabiatta işleyen pek çok döngü mekanizmalarının içerisinde moleküler düzeyde döngü halde işlev görmektedir. Yani bu demektir ki, buharlaşıp kaybolduğunu sandığımız pek çok madde işleyen enerji madde dönüşüm döngüsü içerisinde devri daim yaparaktan bir şekilde termodinamiğin birinci kanunuyla koruma altına alınmakta.  Öyle ya, madem tabiatta hemen her şey değişikliğe uğramasına rağmen Yüce Allah’ın yarattığı korunma kanunuyla koruma altına alındığına göre o halde şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki termodinamiğin temel kanunları aslında bize tabiatın kendi kendini yaratamayacağı gerçeğini de kendi hal lisanıyla söylemiş olmaktadır. İnsanoğlunun buradaki katkısı kanun yaratmak değil, sadece yaratılmış olan kanunun keşfetmiş olmasıdır.  Hiç kuşkusuz mutlak manada kanun koyucu yüce Allah’tır, bunun dışında iddiada bulunan (haşa)  kendisini Yaratıcı konuma koymak olur ki,  bu noktada böylelerine bize Allah hidayet versin demekten başka elimizden birey gelmez de.  Oysa biz biliyoruz ki Yüce Allah’ın yarattığı kanunlar sayesinde ışık enerjisi biranda potansiyel enerji biçimi olan besin enerjine dönüşebilmektedir ki, bu durum tek yönlü enerji akımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik hiç bir şey de israf olmamakta. Nasıl mı? Mesela bir bakıyorsun enerjisi tükenen canlılar toprağa karıştığında azot olmakta, petrol olmakta, mineral olmakta ya da bir başka canlıya gıda olmakta. Nitekim söz konusu hayatı sonlanan canlılar sonbaharda dökülen sararmış yapraklar misali toprağa karışıp, sonra toprak altında ki mikro çürükçül canlılar tarafından (saprofitlerce)  ayrışmaya tabii tutulmasıyla birlikte bitki köklerini besleyeceklerdir.           Peki ya Termodinamiğin ikinci kanunu ne işe yarar derseniz,  malum ikinci kanun enerjinin kaybolması manasına gelip termodinamiğin birinci kanununun tam aksine korunum, dönüşüm ve değişim olayların hiçbirinin yaşanmadığı bir kanundur. Kelimenin tam anlamıyla ikinci kanun bize enerjinin mütemadiyen daha minimum kullanılabilme düzeyine doğru ilerlediğini ve bununla birlikte entropinin artacağını öngörmektedir.  Dahası değim yerindeyse mevcut sisteme ait nizamın bir şekilde bozulacağını bize kendi hal lisanıyla bildirmektedir. Hakeza ikinci kanun bize yararlı bir iş yapmak adına dönüşmüş enerjinin tekrardan kullanılabilir enerji hale getirilme aşamasında net düşüşlerin yaşanacağını, hatta ve hatta iş gücünün azalacağını da hal lisanıyla bildirmektedir.           Evet, eşyanın da kendine has dili vardır. Sakın ola ki eşyada konuşur mu deyip kanun manun tanımazlık yapmayalım. İşte görüyorsunuz ikinci kanun bize hal lisanıyla başlangıçta orijinal olan her ne varsa bir şekilde zaman içerisinde rotasının bozulma yönünde tezahür edeceğini bildirmekte.  Kaldı ki, her şeyin bir yükselişe olduğu gibi düşüşü de olmakta. Nasıl ki ölen bir insanın entropisi artarak çürümeye yüz tutup vücut sistemi en küçük parçalara ayrışmasıyla birlikte orijinal ten kafesinden hızla uzaklaşıyorsa, aynen onun gibi madde de enerjisi halinde uzaklaşıp eski haline geriye dönmeme işlemi gerçekleştirmektedir. Bu tıpkı sobadan etrafa yayılan duman ve ısının tekrar sobaya dönmemesi gibi benzer bir durumun ta kendisi geri dönmemektir. Tabii burada sözü edilen kaybolma mutlak anlamda değil elbet. Bilakis bir başka halden bir başka hale geçiş manasına ortadan kaybolmaktır bu. Bilindiği üzere transformasyona giren herşey özüne uygun davranıp sürekli olarak sıcak cisimden soğuk cisme doğru geçiş yapmakta, soğuktan sıcağa asla geçiş olmamaktadır. Dolayısıyla sıcaktan soğuğa tek yönlü olarak gerçekleşen ısı geçişi geriye döndürülemeyecek şekilde ilerleyip ardından hararetin eşitlenme noktasına gelindiğinde bir anda iş enerjisine dönüşmektedir. Mesela ayrı ayrı kaplarda bulunan sıvılar birbirlerine karıştırıldığında ortaya homojen bir sıvı çıkıp, artık bu noktadan sonra geriye dönülemeyecek şekilde bir iş eylemi gerçekleşmiş olur ki, bu ve buna benzer daha pek çok örnekler verilebilir de. Herşeyden öte tüm bu geriye dönüşü olmayan diye misal getirdiğimiz örneklerin tamamında toplam enerji miktarının sabit kaldığını, ancak entropinin artmasına bağlı olarak mekanik ve termodinamik yönden ısı kayıpların yaşanması veçhiyle sayıca değiştiği gözlemlenmiştir. Anlaşılan o ki enerji her halükarda total halinden değişikliğe uğramamakta, sadece mekanik yönden geri döndürülemeyecek şekilde (mesela ısı enerjisi tekrar mekanik enerjiye dönüşemez) bir değişim süreci geçirmektedir. Hakeza her ne kadar evren şuan itibariyle uzay, kütle ve zamandan ibaret üç sacayaktan oluşan muhteşem düzene sahip yapısını korusa da bir gün gelecek termodinamiğin ikinci kanunun gereği evren bünyesinde taşıdığı tüm enerjisini tüketecektir. Bir başka ifadeyle var olan enerji işe yaramaz halde ısı enerjisine indirgendiğinde veya evreni kuşatan atomların düzensiz ve düşük sıcaklıkta hareket ettiği zaman,  şu iyi bilisin ki kâinat kendi kıyametini yaşayacaktır.  İşte olası bu kıyametin adı; kozmosun kendi kendine ısı ölümünü ilan etmesi demek olan büyük tufandan başkası değildir.          Bu arada şunu belirtmekte yarar var: üreticiler, tüketiciler, organik ve inorganik maddeler arasında ilişki zinciri sağlansa da bu demek değildir ki hayat denen iksir tam takır ebedi yoluna devam edecektir. Baki olan sadece Allah’tır. Dolayısıyla hayatı etkileyen pek çok unsur Yaratıcının dışında her şeyin fani olduğunu ispatlıyor zaten. Zira ısı, ışık, nem, yağış, basınç gibi fiziki unsurlar optimal şartlarda cereyan etmesi gerekir ki hayat döngüsü tamamlanabilsin. Aksi takdir de ne hava, ne su, ne de toprak tek unsur olarak canlılara eksiksiz bir hayat sunamayacaklardır. O halde tüm unsurlar mutlaka bir döngü içerisine girmek mecburiyetindedir. Nitekim bu döngü âlemi çerçevesinde toprak sathına ulaşan ışınların belirli bir kısmı bir şekilde kayba uğramaksızın aşağıdaki şekillerde tekrar transfer olabiliyor. Şöyle ki;       -Atmosfere geri verilerek,       -Toprağın alt tabakalarına iletilerek,       -Toprağı saran hava tabakaları arasında alışveriş şeklinde,       -Toprak nemli ise buharlaşma ısısı şeklinde,       -Doğrudan ısınma şeklinde,       -Yansıma şeklinde tezahür etmekte.      Dünya sathında hayat denen yolculuğun devam etmesi için öncelikle sıcaklığın pek fazla değişmeyecek şekilde ayarlı tutulması gerekmektedir. Yeryüzü sathının ortalama sıcaklığı fazla değil, iki veya üç derece artmış olsa kim bilir kaç ülke karlar ve buzların erimesiyle birlikte Nuh tufanına benzer bir durumla sulara gark olup haritadan siliniverecektir. Bunun için sıcaklığın belirli derecelerde muhafaza tutulduğunu gösteren en bariz gösterge çizelgesi güneş sabitesidir. Bilindiği üzere yeryüzüne ulaşan güneşin yaydığı radyasyon enerji miktarı güneş sabitesi ölçüm tablosu ile tayin edilmektedir.  Şöyle ki;  bir radyan enerji bir cisim tarafından absorbe edilirse ısıya dönüşmekte. Dolayısıyla Güneş sabitesi ölçümleri atmosferin dış kısmında 1cm2’lik (bir santimetre karelik)  dilimine tekabül eden yüzeyin toplam 24 saatte aldığı radyasyon enerjisinden açığa çıkan ısı kalori cinsinden hesap edilerek belirlenir. Bu hesaptan hareketle güneş ışınlarının atmosferin üst sınırına denk gelen enerjisi 1,94 cal/cm2 dakika (gün) olduğu tespit edilmiştir. Ki; buna güneş sabitesi denmektedir. Bir başka ifadeyle bir yüzeyin bir dakikada aldığı ısı veya enerji değeri güneş sabitesi olarak bilinip, bu değer takriben 2 kaloriye tekabül etmektedir. Hatta güneş sabitinin kısa dalga boylu radyasyonlarını  %100 birim olarak kabul edersek, bu durumda radyasyon ışınları atmosferden geçtiğinde bulutlar vasıtasıyla % 24’ü uzaya (fezaya)  yansıtılır ki, bu olay geri devir döngüsü olarak ifade edilmektedir. Zaten ortada geri dönmeyen bir enerji akımı olayı yoksa bir müddet sonra döngüsüz kalan bitkiler özümleme yapamayacaklarından bir anda hayatın dengesi allak bullak olacaktır.  İşte görüyorsunuz ışık ışın olarak kalmamakta, bilakis canlı cansız varlık her ne varsa herkesim kendi payına düşeni alıp hayat yolculuğuna devam etmektedir. Derken ışığın %1,5 oranı bulut denilen hava molekülleri ve toz parçaları veya su damlaları tarafından emilmekte, geriye kalan  % 25’i atmosfer tarafından (Bunun %14’ü atmosfer içinde dağılarak,  diğeri  % 10,5 ise yine atmosfer tarafından doğrudan kullanılır) yeryüzü için ulaştırılmış olup, % 7’si ise atmosfer tarafından uzaya gönderilen ışınlar olarak sahne almaktadır. Ayrıca ışınların % 15’i atmosferdeki gazlar (%3’ü ozon tabakası, %13 troposfer tabakası) tarafından emilmektedir (yutulur). Böylece gökyüzünden doğrudan yeryüzüne ulaşan kısa dalga boylu radyasyon ışınların yer aldığı istatiksel oran   % 22,5’a tekabül eder ki, diğerlerini de buna ilave edip topladığımızda %100 rakamına ulaşmış oluruz. Anlaşılan o ki; direk veya diffuzyona (dağılma, yayılma) uğramış ışınlar gök kubbeden hoş seda ile yeryüzüne ulaştığında arz sathını ısıtıp akabinde toprağın bağrından yayılan % 4’lük arta kalan radyasyon ışınlarının yansıması sonucunda tekrar atmosfere dönmektedir. Ayrıca son araştırmaların ortaya koyduğu verilere göre de yeryüzünde bulunan % 114,5 oranında uzun dalga boya sahip radyasyonlar yukardakine benzer bir tablonun başka versiyonunu andırır aşamalarla geri gönderildiği tespit edilmiştir. Böylece atmosfer hem güneşten gelen hem de arzdan gelen radyasyonlara maruz kalarak sıcaklık kazanmaktadır. İşte bu model üreticilere örnek teşkil etmiş olsa gerek ki bu uğurda seralar kurularak güneşten gelen ışınlar camdan geçirilip toprağın ısıtılması sağlanmıştır. Yani toprak ısınınca radyasyon kanunların gereği olarak uzun dalga boy ışınları yaymaya başlayacaktır. Böylece bu ışınlar camdan geçemeyeceklerinden dolayı toprakla cam arasında kalan hava sıcaklığı turfanda sebzelerin yetişmesine fazlasıyla yetecektir.              Isının alt tabakalara geçişi        Yüce Allah (c.c) yeryüzü sathını kuruluk oranı ve soğukluk oranını belli bir ayarda yaratmıştır. Belli ki kuruluk oranı olması gerekenin dışında gelişi güzel boyutlarda olsaydı bir anda dengeler allak bullak olup yaşadığımız âlem kaskatı kesilecekti. Şurası muhakkak; normal fiziki şartlarda ısının alt tabakalara geçmesi toprağın ısı geçirgenliğine bağlı olarak seyretmektedir. O halde bu durumda toprağın özelliğini dikkate almak gerekiyor. Çünkü her yerde toprağın yapısı aynı değildir. Dolayısıyla bir maddenin ısı geçirgenliği ne kadar büyükse maddenin yüzeyi o oranda az ısınacak demektir.  Hatta bir toprağın ısı geçirgenliği toprağın bileşimine ve taşıdığı su miktarına bağlı olarak bile değişebiliyor. Zira kuru ve havalandırılmış topraklarda geçirgenlik az olması nedeniyle sıcaklık üst tabakalarda tavan yapmaktadır. Bu yüzden sıcaklığın maksimum seviyeye ulaştığı ‘tepe noktası inversion’ olarak tanımlanırken, bunun tam aksine alt seviyede yer alan değer de ‘yer iniversin’ olarak tanımlanır. Nitekim ıslak topraklar ışığı aşağıya doğru ilettiklerinden dolayı toprağın üst yüzeyi devamlı olarak soğuk kalmaktadır. Bu arada topraktaki su miktarı değiştikçe hem ısı geçirgenliği hem de spesifik ısı değişecektir. Çünkü H2O havaya göre 30 kat daha büyük ısıyı iletmektedir.        Isı tekrar atmosfere geri verilmez        Yeryüzü güneşten aldığı enerjinin yanısıra aynı zamanda aldığı ışığı kızıl ötesi enerjisi (radyasyon-ışıma) şeklinde atmosfere transfer ederek atmosferin ısınması sağlanır. Normalde yeryüzüne gönderilen ışınlar tekrar atmosfere geri verilmemesi gerekir, ancak yeryüzünde ısı ışınlarının yansıması bazı faktörlere bağlı olarak gerçekleşmesi söz konusudur ki, bu faktörleri özetle şöyle sıralayabiliriz de:        a-Havanın nem miktarı        Bilindiği üzere güneş etkisiyle yeryüzünde buharlaşarak yükselen nem, havada sıvı haline (yoğunlaşma) dönüşmektedir. Böylece havadaki su molekülleri çoğaldıkça yeryüzünden gelen ışınları absorbe etme gücü daha da artmaktadır. Ancak fabrika bacalarından ve evlerimizin kalorifer kazanlarından yükselen dumanlar ve eksoz gazları atmosferin dengesini bozmaktadır. Çünkü her tür yanma hadisesi karbondioksit gazının yayılması demektir. Böylece yanan alevlerin ardından atmosferde aşırı gaz birikiminin tetiklediği dengesizlik güneşten gelen ışınları ister istemez değişime uğratarak günümüzde adından çok söz ettiren ozon tabakasının delinmesi gibi bir probleme zemin hazırlamakta.  İşte bu tür problemler yumağı eşliğinde bir anda Yüce Allah; “Artık Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz” (Rahman,40) diye beyan buyurduğu ayeti celilenin mana ve ruhunun idrakiyle tabiat dengesinin başlı başına büyük bir nimet olduğunun farkına varırız.        b-Gökyüzünün berrak veya bulutlu olma durumu        Nemle yüklü sıcak havanın gök kubbede belirli bir yüksekliğe yükselmesiyle birlikte önce soğumaya başlar, akabinde su damlacıklarına dönüşür ve en nihayetinde dolu hale bürünür ki bu zincirlemesine gelişen oluşuma bulut denmektedir. İyi ki de bulut gibi doğal şemsiyemiz var. Hele bilhassa bulutların üst tabakası öyle muhteşem donanımla donatılmış ki,  bir bakıyorsun güneşten gelen ışınları kendine has manevrasıyla uzaya geri yansıtıp dünyanın aşırı derecede ısınmasının önüne geçmektedir. Hiç kuşkusuz bulut bu manevrasını yaparken,  yani yansıta bilirlik anlamında albedo görevi üstlenirken yalnız da değildir. Onun yanında aynı zamanda adeta gökyüzünü kapatırcasına konumlanan dağ yamacı, ağaç dalları gibi engellerde yansıyan ışınları azaltarak albedo olayına katkıda bulunurlar. Malumunuz açık çayırlarda hiçbir engelin olmaması dolayısıyla ormanlara göre alberdo oranı yüksek seviyelerde seyretmektedir. Hakeza kar yüzeyleri de öyledir.        c-Isınan yüzeyin cinsi ve renk durumu         Yeryüzüne düşen ışınların % 88’i yağan kar üzerinde tekrar atmosfere geri yansımaktadır. Tabii bu değer kışın müjdecisi kar beyaz tanelerin marifetiyle gerçekleşen bir değer ölçüsüdür. Toprak taneleri öyle değil elbet, Nitekim söz konusu yansıma ölçüsü kuru toprakta  % 15–40,  çayırda % 12–30, ormanda % 5–20, su yüzeyinde ise % 3–10 arasında vuku bulmaktadır.        d-Işınların yüzey durumu        Bilindiği üzere ıslak toprak kuru ve içerisi hava dolu topraktan daha fazla ısıyı iletme kabiliyetiyle donatılmıştır. Mukayese yaptığımızda mesela iletim kabiliyeti az olan topraklarda ısı sadece yüzeyde toplandığından mevcut olan ısı ancak geceleri atmosfere iade edilebildiklerini müşahede ederiz. Derken geceleri toprak yüzeyinin çabucak soğumasıyla birlikte fazla ısı kayıplarının varlığına şahit oluruz.               Toprağı saran hava tabakaları arasında yaşanan ısı alışveriş durumu          Toprak nedir diye sual edildiğinde hiç kuşkusuz taş ve topraktan meydana gelmiş 50 km’lik kalınlıkta litosfer üzerinde ki örtü tabakasına toprak denildiği herkesin malumu bir tariftir.  Tabii tariften ziyade bizi daha çok toprağı saran hava tabakaları arasında yaşanan ısı faaliyetleri daha çok meraklandırıyor dersek yeridir. Öyle ya madem litosfer tabakası toprak örtüsüyle kaplı, o halde toprak arasında ısı akımını sağlayacak bir donanımın var olup olmadığı merak etmek son derece gayet tabii bir durumdur.  Hiç kuşkusuz merak ettiğimiz o donanım var zaten. Şöyle ki toprağı saran hava tabakaları arasında cerayan eden ısı alışverişi doğrudan doğruya daha soğuk veya daha ağır olan hava tabakalarla birlikte hafif veya daha sıcak olan tabakaların üzerine uzandığı artık bir sır değil. Derken bu tabakalar arasında ısı alışverişi sayesinde ısı dengelenmiş olur. Bu arada ısı alışverişi bize aynı zamanda toprakta enerjinin var olduğunu hatırlatmaktadır. Böylece bu hatırlamanın akabinde toprağın bağrında külli irade tarafından elektrik yüklenmiş nizami enerjinin farkına varmış oluruz.                                        Buharlaşma ısısıyla ilgili olan ısı kaybı         Hiç kuşkusuz buharlaşma enerjisi güneş sayesinde gerçekleşen bir hadisedir.  Güneş ışınlarının toprak yüzeyinin ısındırmasına paralel olarak buharlaşmayla birlikte ister istemez nem oranı değerleri de değişebiliyor. Yani bu demektir ki toprağın ısı geçirgenliği ve kendine has özel ısısı azaldıkça o nisbet de toprak ortamı daha da fazla ısınmaktadır. Keza bir yandan toprak tarafından emilen ısının büyük bir kısmı buharlaşıp atmosfere yükselirken diğer yandan da çöllerden yükselen tozlar, karasal kaynaklı humuslar, volkan dumanları ve deniz kaynaklı tuz kristalleri ve daha pek çok zerrecikler havaya karışarak yoğunlaşmış bir halde çekirdek oluşturabiliyorlar. Derken buharlaşan nem ve yoğunlaşmış çekirdeklerin atmosferde bir araya gelip reaksiyona girmesiyle birlikte buluta dönüşmektedir. Böylece atmosferde bulutlaşmanın tüm fiziki şartlarının tamamlanmasıyla birlikte yeryüzü bir anda rahmet yağmuruna kavuşmaktadır. Ayrıca bir başka dikkati çeken husus ise yeryüzü sathından geri dönen uzun dalga boylu ışınlarının havadaki nem sayesinde yutulup arta kalanının ise uzaya salınması olayıdır. Her ne kadar bu olay bize sıradan bir faaliyet gibi gelse de aslında kazın ayağı hiçte öyle değil,   tam aksine bu durum güneş ve dünyanın birlikte ele ele verip gerçekleştirdiği muhteşem devr-i âlem denge turu mucizesinin ta kendisi bir hadisedir. Zira Yüce Allah (c.c) “Göğü o yüceltti ve dengeyi koydu” (Rahman, 7) diye beyan buyurmakta.           Vesselam.       
Ekleme Tarihi: 10 Eylül 2021 - Cuma

Ekolojik Mucize

Ekoloji kavramın kaynağı eski Yunancada ‘oikos’ ev ve mülk kökünden gelip, ‘logia’ ise bilim demektir zaten.  Ekoloji terimi ilk defa 1869 yılında Alman Hoeckel tarafından kullanılmakla beraber çevre bilimiyle ilgili ciddi manada çalışmalar 1900 yılından sonra başlamıştır. Bu çalışmalar sonucunda üretici konumda, tüketici konumda, ayrıştırıcı konumda diyebileceğimiz canlılar ile abiyotik maddeler arasında sıkı bir ilişki olduğu ve aynı zamanda bu dört unsurun ekosistemin sacayağını oluşturduğu belirlenmiştir. Böylece tüm canlıların cansız âlemle bütünleşmesine şahit olacağımız tabiat mucizesiyle karşı karşıya kaldığımızın farkına varırız. Tabii farkı fark edince de ister istemez tabiatta var olan canlıların yaşadığı ortama biyosfer olarak tanımlandı. Nitekim biran uzaya yolculuk yapıp orada yaşamaya karar verdiğimizde şayet hava, su, ateş ve toprak gibi dört unsurun ortaya koyduğu çeşitlilik yoksa böylesi uzay yolcusunun güneşten gelen ışınları kendi yaşam alanına kararlı bir şekilde uyarlaması mümkün gözükmemektedir. Bu demektir ki tabiat tüm canlıların üreyip gelişeceği ve yaşayabileceği donanımla donatılmıştır. İşte bu donanım sayesinde basit bir canlıdan kompleks canlıya doğru işleyen mükemmel bir organizasyonun hiç şüphesiz ki mükemmel biyolojik nizam-ı âlem çerçevesinde donatılarak yürüdüğüne şahit oluruz. Allah muhafaza bu mükemmel donatılmış denge âlemin ve nizamın sarsılması veya tepetaklak yörüngesinden kayması bir anda ekolojik hayatın durması demektir. Bunun neticesinde de hayatın büsbütün sona ermesi demektir.  

        Ekolojinin esas konusu tüm organizmaların hem birbirleriyle hem de çevreleri ile olan münasebetlerini incelemektir. Böylece ekoloji canlı cansız varlıkların kendi aralarında olduğu kadar çevresel ortamlarıyla da olan münasebetlerini araştıran bir bilim olarak tarif edilir. Anlaşılan o ki tabiatta topyekûn olarak birbirleriyle ilintili işleyen ekolojik sistem kâinat yaratıldığı günden beri bir saniye bile dur durak bilmeksizin tüm canlı cansız varlıklarla birlikte hayat yolculuğuna devam etmektedir. Devam etmesi de son derece gayet tabiidir. Çünkü maddenin en küçük birimi atomlardır.  Ve tabiatta organik ve inorganik her ne madde varsa bunun görünmeyen kısmın her defasında bir takım hidrolojik ve biyolojik döngülerin bir saat kadranı misali işleyişinin arka planında hep atomlar vardır.  İşte dur durak bilmeksizin işleyen bu söz konusu atom gerçeğinden hareketle şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; kâinatta var olan her bir döngünün temelinde çekirdek ve etrafında elektronların seyri âlem eylediği bir atom gerçeği var olup bu sayede her bir döngü enerjisini kendi içinde israf etmeksizin deveran eylemekte.  

         Bu söz konusu alanlarda iyi yetişmiş bir ekolojiste tabiatta olan biten her ne varsa sorduğumuzda da genel itibariyle genetik, taksonomi, fizyoloji, klimoloji, jeoloji, toprak bilimi, fizik ve kimya gibi birçok kaynaktan edindiği bilgilere dayanaraktan canlı cansız tüm toplulukların yaşayış biçimleriyle izah etmeye çalışacaktır. Hatta sadece izah etmekle kalmaz, mesela tabiatın bir küçük profilini temsilen seracılık üzerinden çalışmalara koyulmakla ya da serada yetiştireceği bitkiler üzerinde çalışmalar yaparaktan bile tabiatta ki ekolojik dengeyi okumaya çalışacaktır. Dahası bir ekolojist için bir akvaryum, bir orman alanı, bir göl veya bir havuz her halükarda bilimsel çalışmalarına ışık tutacak alanlardır. Öyle ki inceleyeceği ekolojik alan ne kadar çok büyük ne kadar ekosistem bakımdan zengin flora ve fauna yapısına sahip ne kadar kararlı tali sistemlerle donatılmışsa o ölçüde tabiat okumalarına daha da bir derinlik katacağı muhakkak. Ayrıca ekolojinin birçok ilim dallarıyla olan bağlantılarını da keşfedip bağlantılı olan dallarla ilgili dallardan da destek alma ihtiyacı duyacaktır. Böylece bütünüyle meseleye vakıf olunduğunda tüm ekolojik okumalar tam anlamıyla anlam kazanacaktır

                                                 Ekolojinin bölümleri

       Evet,  çevremiz cıvıl cıvıl hayat kaynamakta. Ve dahi hayat kaynayan çevremiz hakkında başlı başına bir mucizedir eseridir dersek yeridir.   Nasıl mucize demeyelim ki, hayat kaynayan çevrenin işleyen tüm döngü safhalarına baktığımızda işleyişinin tüm matematiksel hesapların üstünde Yüce Allah’ın hayat sıfatın tecellisinin bir mucize eser olduğunu gayet çok rahatlıkla görebiliyoruz. Öyle ya, madem çevremiz başlı başına bir mucize eseri, o halde bu mucizevi âleme üstün körü seyirci kalamayız. Nitekim bakar kör olmamak içinde hele bilhassa çevre bilinci üst düzeyde olan bir takım ekolojistler hayat kaynayan ekolojik sistemi şu iki ana başlık altında tasniflemişlerdir:   

     -Autekoloji,

     -Sinekoloji diye.  

     Autekoloji tek bir türe ait bireylerin veya ortamlarıyla olan münasebetlerini inceleyen ekoloji dalıdır. Sinekoloji ise çeşitli türden meydana gelen hem bir grubun hem de bireylerin ortamları arasındaki münasebetleri inceleyen bir ekoloji dalıdır.

     Bu arada habitatla ekoloji arasındaki doğrudan ilişkisini gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü habitat, biyolojik türlerin biyosferin yapısına uygun yaşayacağı tabiat mekânının adı veya doğal olarak konaklayabileceği ortam manasına bir kavramdır.  Böylece bu kavramların kavramsal anlamlarından hareketle biyolojik türlerin yaşanabilir ölçekte ki habitatın cinsine göre ekolojik adlandırması;    

     -Deniz ekolojisi,

     -Kara ekolojisi,

     -Tatlı su ekolojisi diye üç bölümde incelenir:

    Her üç ekolojik incelemelerin ortaya koyduğu verilere baktığımızda kendi ekolojik ortamlarında hayat bulan insanların, hayvanların, sürüngenlerin, kuşların, balıkların vs. her türden canlıların birbirleriyle olan ilişkide bulunarak ortak yaşayacağı veya her türün kendi genetik yapısına özgü yaşayacağı habitatlarının rengârenk olduğu gözlemlenmiştir. Örnek mi? Mesela kara ekosisteminde mesela bir çimen sahasının (bitki habitatının)  birlikte ortaklaşa toprak katmanını oluşturması ve her ikisine de adeta gök kubbe tabaka olan atmosfer katmanının varlığı bunun bariz tipik misallerini teşkil eder.  Derken arz (yeryüzü)  ve gök kubbe (atmosfer)  kendilerine özgü birlikte abiyotik bir bileşen oluşturmuş olurlar. Öyle ki abiyotik bileşenler tüm olumsuzluklara geçit vermeyecek şekilde bir denge âlem olup o şekilde canlıların yaşayabileceği ortam hale gelir.  Nitekim üzerinde yaşadığımız yerkabuğu şayet büsbütün 1–2 metre yükseklikte zemin katman halde olsaydı, canlıların devamlı solukladığı oksijen tamamen ortadan kaybolup asla hayattan söz edemeyecektik. Hakeza atmosfer tabakası mevcut halinden çok daha ince olsaydı adeta gök kubbe başımıza çökecekti.  

      Su ekosisteminde ise malum okyanuslar, denizler, göller, akarsular, dereler vs. bir ilahi çevreyle ilgili planlamanın eseri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bakın konuk olduğumuz dünyanın yaratılışına,  Yüce Allah (c.c) yeryüzünü yaratırken kuzey kısmını güneyden yüksek olarak yarattığını görürüz. Besbelli ki kuzey suları bulunduğu yerleri suladıktan sonra güneye doğru aksın diye böyle programlanmış. Zaten kutuplardan birinin eğimli olması sayesinde tıpkı bir demlikten bardağa çay aktarılmasında olduğu gibi aynen okyanuslar, denizler, göller, akarsular ve dereler arasında bağlantı alanları oluşup akma olayı gerçekleşmekte. Aksi halde hiçbir su ekosistemi kendine özgü akış koridoru oluşturamayacağı gibi kendine akma yatağı da bulamayacaktı. Derken küçükten büyüğe tüm su ekosistemi arasında bağlantı yollar kesilmiş olup bunun sonucu olarak da tüm canlı âlem ihtiyaçlarını gideremeyeceklerdi. Hakeza okyanuslar mevcut durumundan fazla değil 1–2 metre daha derinliklerde olsaydı oksijenle karbondioksit tamamen yutulmuş olacaktı ki; bu tamamen bitki hayatına soluk olacak kılcal damarların kesilmesi anlamında bitkilerin ölümü demek olacaktır.  Şurası muhakkak; su ekosisteminin abiyotik bileşeninin tabanını çökeltiler ve sular oluşturmaktadır. Çökelti halindeki toprak ekosisteminin bileşenleri genellikle omurgasızlar grubundan saprofitler (çürükçül canlıları) kapsamakta, su ekosisteminin deniz tabanını ise omurgasız canlılar oluşturmaktadır. Dolayısıyla her iki faunanın ortak özelliği tabanlarının heterotrof canlılarla donatılmış olması ve aynı zamanda bunlarla bir arada bulunmalarıdır. Nitekim karaların üst katmanının yüzeyini bitki ve ağaçlar oluştururken, su katmanın yüzeyini de okyanus, deniz ve tatlı su ekosisteminde olduğu gibi plankton topluluğunun bileşenlerinden ototrof fitoplanktonlar oluşturmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla ister adına kara üst katmanı densin, ister su katmanı densin hiç fark etmez sonuçta her iki üst katmanın tipik özelliği ototrof canlılara ev sahipliği yapmasıdır. İşte bu ev sahipliği sayesinde karada çayır çekirgeleri ve fare gibi hayvanlar, sular da ise zooplankton ve balık gibi tüketici hayvanlar istifade etmekteler,  böylece bizler de bu arada hayatın yardımlaşma olduğunun farkına varmış oluruz. Şöyle ki toprak altındaki solucanlar, köstebekler, böcekler, yılanlar, çıyanlar inanılmaz derecede faaliyetlerde bulunarak ölmüş olan tüm organik çürükçül canlıları ayrıştırıp hem besleniyorlar hem de doğurgan toprağı bereketlendiriyorlar da. Sadece toprak altındakiler mi? Elbette ki hayır, Akbabalar ne güne duruyor, onlarda havadan paraşüt misali uçuşuyla birlikte yere iniş yaparak vahşi havyanlar tarafından arta kalan leşleri yiyip çöllerimizi temizlemekteler habire.  Nitekim su altı dünyasına bir bakıyorsun büyük balık küçük balıktan besleniyor, büyük olanda kendisinden büyük olana gıda oluyor. Derken karasıyla, havasıyla, ırmağıyla,  deniziyle ve okyanusuyla dünyamızda kurt, kuş, böcek her ne varsa tüm canlılar topyekûn olarak birbirlerine yem olaraktan rızıklanmaktalar.  İşte hayatın cilvesi bu ya, elbette ki birbirlerine yem olmak bir anlamda birbirlerinden istifade edip yardımlaşmak demektir.  Nitekim canlılar arasında hem avlayan hem de avlanan olacak ki rızık dengesi sağlanabilsin. Dahası sıkça dillendirdiğimiz   “Hayat yardımlaşmadır”  sözü bunun böyle olmasını gerektirir. Zira arılar bir bakıyorsun çiçek çiçek dolaşarak bir ömür boyunca toplayacağı bir çay kaşığının 1/12 kadarı nektar balı toplamak için daldan dala konduğu bitkiden istifade ederek hayatını sürdürmekte. Sadece arı mı, hiç kuşkusuz i buna çoban eşliğinde gün boyunca meralarda beslenen tüm sığır, koyun, kuzu gibi nice ahır hayvanları da dâhildir.  Sakın ola ki, ahır hayvanları da neyin nesi deyip dalga geçercesine gülüp geçmeyin. Düşünsenize o gülüp geçeceğiniz varlıklar nice kimyagerlere taş çıkartırcasına, hatta kimya fabrikalarının bile yapımında aciz kaldığı süt gibi bir mamulü dere, tepe, çay bayır demeden otlayıp hem yavrularını beslemekteler hem de insanoğluna ikram etmek için canhıraş koşturmaktalar.  Hakeza insan, balina, aslan, tavşan, fare, inek, kanguru, goril, fil, yarasa gibi daha nice bilemediğimiz memeli grubundan hayvanlarda doğum yaparak yavrularını sütle beslemekteler. İşte bu nedenledir ki tüm memelileri birbirinden farklı özellikleriyle tanır ve bağrımıza basarız da. Zira aralarından bir tanesinin bile yok olması ekolojik dengenin bir anda rayından çıkması demek olacaktır. Malumunuz ekonominin arz talep dengesi neyse tüketici konumda olan hetetrofik canlılarla üretici ototrof canlılar arasındaki trofik yapı (besin yapısı)  ilişkisi de aynen onun gibidir.   Nasıl ki üretimle tüketim arasında dengesizliklere yol açan faktörler ne kadar elimine edilirse ekonomik istikrar hale geliyorsa aynen canlılar arasındaki üretici ve tüketici canlılar arasındaki ilişkilerde ne kadar dengeleri altüst edecek ortam şartları bertaraf edilirse bir o kadarda çevre problemleri azalacak demektir.

       Ekolojik niş

      Ekolojik niş organizmanın ekosistem içerisindeki duruşu demektir.  Bir organizmanın ekolojik nişi sadece yaşadığı yere bağlı bir olay olmayıp aynı zamanda ne yapacağıyla da ilgili de bir husustur. Bunu bir benzetmeyle ifade edecek olursak habitat canlıların yaşadığı adresi belirleyen ortam olarak addedilirken, çevreyle ilgili nişte adreste barınan canlıların faaliyetleri demektir. Mesela canlılar kendi aralarında ki ilişkilerde rekabeti azaltmak adına benimsedikleri davranış, besleniş ve yaşayış tarzları onların bir anlamda ekolojik nişini teşkil eder. Nitekim ekolojik niş faaliyetine katılan her canlının gerek terleme yoluyla gerekse boşaltım sistemi yoluyla açığa çıkarttıkları buharın havaya karışmasıyla birlikte döngüsü devaran eylemiş olur. Tabiî bu arada cansız âlemde boş durmamakta, bu cenahtan mesela deniz suyu kara örtüsüne nisbeten çok daha atmosfere buhar transfer ederekten dikkatimizi celb etmekte.  Hem nasıl dikkatimiz celb etmesin ki, baksanıza karaların buhar nisbeti topraktaki nem oranıyla sınırlı kalıp hatta bu oran denizin buharlaşma oranıyla mukayese edildiğinde %1 gibi çok düşük oranlarda güdük kalmaktadır diyebiliriz. Düşünsenize yeryüzünde bir saniye içerisinde 17 milyon ton suyun kısmını okyanuslarda buharlaşıp tekrar aynı miktarda suyun tekrar dünyamıza döndüğü artık bir sır değil, bilakis gerçeğin ta kendisi bir gerçekliktir.  Böylece bu bilinen gerçeklik sayesinde bizde bu arada böylesi bir devridaimin bizatihi ekosistem döngünün ta kendisi olduğunu idrak etmiş oluruz.

       Ekosistem

 Bitkilerin bütünü  ‘flora’ olarak addedilirken hayvanların bütünü de ‘fauna’ olarak addedilir.  Her neyse, ister adına flora densin isterse fauna, hiç fark etmez, sonuçta her iki alanda da hayatiyetlerini devam ettiren tüm bitki ve hayvanların bir arada oluşturdukları birliktelikler bir şekilde yaşadıkları çevre veya habitatıyla kontrol edilmektedir. Kontrol edilmeleri de gerekiyor zaten.  Çünkü canlıların hemen hepsi ancak bulundukları ortamlarda çevreye uyum sağladıkları müddetçe hayatiyetlerini devam ettirebilmekteler. Derken böylesi bir uyumlulukla hayvan, bitki ve çevre birlikte üçlü sacayağı oluşturmuş olurlar. Ki, bu üçlü sacayağı üzerine kurulu canlı varlıkların kendi sınırları dâhilinde tabiatla birlikte deveran eyleyen uyumlu olan döngü sistemine ekosistem adı verilmektedir. Hiç şüphesiz insan ise bu ekosistem içerisinde hayvanlardan farklı olarak Yüce Allah tarafından eşrefi mahlûkat olarak ilan edilmiş haliyle yerini alır. İşte bu nedenledir ki insanı da bu söz konusu ekosisteme dâhil ettiğimiz de tüm canlı varlıkların ekosistemin bulunduğu yeryüzü, hatta havayı da kapsayan büyük bir yaşama alanı biyosfer olarak karşılık bulur.  Nitekim biyosfer denen âlem adına uygun davranıp masmavi denizleriyle, koyu mavi okyanuslarıyla, bembeyaz kutuplarıyla, buzullarıyla, çölleriyle, ırmaklarıyla, ormanlarıyla vs. hala bugün olmuş gelinen noktada yıkılmadım ayaktayım dercesine hayat döngüsünde durmak yok yoluna devam etmekte de. Her ne kadar gelinen noktada yaşanılan hayat bir bakıyorsun durağan halde, bir bakıyorsun hızla değişim eğiliminde, bir bakıyorsun bozulma eğiliminde bir yapı görünümünde olsa da ta ki kıyamet kopana kadar bir şekilde hayatın devam ettiği gerçeğini değiştiremeyecektir. Yüce Allah (c.c) bakın bu hususta  “Ey Muhammed, sana indirdiğimiz bu kitap kutludur. Ayetlerini düşünsünler, aklı olanlar ibret alsın”(Sad, 29) diye beyan buyurarak yarattığı kullara tüm âlemlerin döngüsünün deveranını sürdürebilirliğinin bizatihi küllü iradesine tabii olduğunu mesajını vermektedir.

       Ekolojik faktörler

       Bütün canlı cansız varlıklar bulundukları ortamın klimatif, edatif, biyotik, fiziki ve kimyevi gibi ekolojik faktörlerin etkisi altındadır. Dolayısıyla canlı cansız varlıkların hayat devrelerinin en az bir fazını direk olarak etkileyen çevrenin her elemanına ekolojik faktör denmektedir. Bu tariften de anlaşıldığı üzere çevreyle alakalı tüm etken unsurlar da başıboş değildir, etken unsurlarda külli iradenin kanunlarına tabiidir.  Bu kanunlar genel itibariyle iki kategoride tasnif edilir:

      1-Minumum Kanunu

      Bu kanun 1840 yılında Liebig tarafından ortaya atılmış olup, kanun gereği ortamdaki esas maddelerden hangisi en az miktarda ise o madde sınırlayıcı olarak kabul edilmektedir. Yüce Yaratıcının yarattığı bu söz konusu kanunun kendi hal lisanıyla anlayana der ki,  Ey canlılar! Hayatta yaşayabilmeniz için elde avuçta almanız gereken besin kaynağınız minimum seviyelerde olsa bile mutlaka o maddenin alınması icap etmektedir. Ki; bu noktada fotosentez sizin en büyük desteğiniz olacaktır. Gerçekten de öyle değil mi,   fotosentez sistemi sayesinde bir bakıyorsun kazanılan hayat enerjisi tüm canlıların can simidi olmaktadır. Hem nasıl can simidi olmasın ki,  baksanıza bitkiler aldıkları ışığın ancak yarısı kadarını yapraklarında ki yeşil tanecikli klorofil tanecikleriyle özümlemekte olup (asimilasyon), böylece emilen ışığın sadece az bir bölümünü hammadde besin kaynağı olarak glikoza dönüştürüvermekteler. Tabii sadece bununla da kalınmayıp elde edilen glikozla da karbonhidrat, aminoasit, yağ, vitamin gibi organik maddelere çevrilmektedir. İşte görüyorsunuz başlangıçta bitki bünyesi içerisinde bir takım gerçekleşen değişim ve dönüşüm işlemleriyle elde edilen ürünün brüt miktarın bir kısmını bitki bizatihi kendisi için kullanmakta, diğer geriye kalanını ise heterotrof canlılara hayatlarını idame etmelerine yardımcı olmak içinde kendi iç bünyesinde depo etmektedir. İlginçtir depo edilen bu ürün brüt ürünün  % 90’nına tekabül etmektedir ki,  insanoğlu pratik hayatta kendi aralarında  “Önce can, sonra canan” derken,  bitkiler ise tam aksine ürettiklerinin büyük bir bölümünü kendi dışındakiler için  “Önce canan sonra can” diyerekten üretmekteler. Madem öyle,  insanoğlu da bitkilerden ibret alıp; “Halka hizmet, Hakka hizmet” için kendini adaması icap eder.

      2-Ekolojik hoş görürlülük (Tolerans kanunu)

      Tolerans fikri ilk defa 1911 yılında Shelford tarafından ileri sürülmüştür. Bu kanuna göre canlı varlıklar optimum (uygun olan) şartlarda maksimum ve minimim tolerans değerlerinin sınırlarının dışına çıkmayacak şekilde ancak hayatlarını normal standartlar çerçevesinde hayatiyetlerini devam ettirebileceğini öngören bir kanundur. Hatta tolerans değerleri canlıların davranış içgüdüleriyle ve stresle olan ilişkisine göre de karşılık bulabiliyor.  Şöyle ki; gerek bitkiler gerekse heterotrof canlıların alt kademelerinde yer alan canlıların üst kademede bulunan canlılara nisbeten hoşgörü seviyesinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Nitekim onların üretkenliği sayesinde üst tabakadakiler beslenip moral bulmaktalar. Asla ortada memnuniyetsizlik söz konusu değildir. Tüm yaratıklar hayat yardımlaşmadır gerçeğinden hareketle ilahi kanuna tabii olaraktan belli bir program dâhilinde birbirlerine gıda olup hayat bulmaktalar da. Hayat bulurken de bu arada hayatın sistematik bir şekilde doğmak, büyümek, çoğalmak ve ölmek olduğu gerçeği ile de yüzleşiriz. Derken ölümle sonlanan bir hayatın ardından bırakılan besin zinciri mirası nesilden nesile devrolunur da.  Baksanıza konuk olduğumuz şu fani dünyada öyle bir sistem kurulmuş ki ölen canlıların cesetleri bile israf edilmeksizin toprak altında bakteriler tarafından parçalanıp ayrıştırılıp bir başka yaşayan canlı âleme gıda olabiliyor.  Hadi diyelim ki çürümüş bedenler hayatta yaşayan bir canlıya gıda olmasa bile en azından çürümüş organların etrafa yayacağı ait pis kokuların toprak altı faaliyetleriyle bertaraf edilmesi bile az buz bir iş değil elbet, böylece bu sayede çevremiz korunmaya da alınmış oluyor. Nitekim Yüce Allah (c.c) kullarına hitaben  “Gerek diriler ve gerek ölüler için biz dünyayı toplantı yeri olarak kılmadık mı?” (Mürselât, 25) diye beyan buyurarak bu hususlara dikkatimizi çekmekte. İşte ayet-i celile biz aciz kullara adeta besin zincirinin ilk ayağını fotosentez kanuna tabii gıda maddesi üreten yeşil bitkilerin oluşturduğunu,    ikinci ayağını bitkilerden beslenen canlıların oluşturduğunu,  üçüncü ayağını ise her iki kanaldan da beslenen canlılar oluşturduğunu, derken en nihayetinde tüm canlı cansız varlıkların toplanacağı yerin toprağın kara bağrı olacağını bildirmektedir. Hatta bunların dışında gözle göremeyeceğimiz elle tutamayacağımız trofik zincirin dördüncü halkasını oluşturacak bir başka boyutta var ki adına berzah âlem mi, yoksa bekleme salonu mu ya da kabir âlemi mi denir, bilinmez ama böyle bir boyutun içeriği bizi aşacağından en iyisi mi biz aklımızın ereceği hususlara kafa yoraraktan satırlarımıza devam etmekte fayda vardır elbet.  

   Canlıların trofik kademelerinde enerji transfer edilirken hiç kuşkusuz maksimum ve minimum seviyelerde seyreden hoşgörülülük sınırlarını aşmayacak şekilde hayat döngüsünün deveran eylemesi kanun gereğidir. Malum kanun gereği bu sınırlar aşıldığında enerji ısıya dönüşebilmektedir ki, bu durum bize Yüce Allah’ın yarattığı Termodinamiğin ikinci kanununu hatırlatmaktadır. Zaten tolerans sınırlar aşılınca ister istemez trofik (beslenme yapısı) zincirin her bir halkasında enerji kayıpları yaşanacaktır.  Kaldı ki enerji naklinde sadece minimum miktarlar değil maksimum miktarlar da sınırlayıcıdır. Nitekim buna fazla yükseklik, fazla sıcaklık, fazla ışık, fazla su (H2O) gibi etken unsurlarda dâhildir. Mesela sürekli olarak atmosferden yeryüzüne normal sınırların dışında yağışlar gerçekleşseydi ortalık sel seli götürüp ağaçları bile köklerinden koparacak şekilde tüm bitkiler, molozlar bir yerde yığın halde kümelenmesiyle birlikte oluşacak gaz birikimleriyle etrafı çok kötü kokular saracaktı. Neyse ki Yüce Allah (c.c)  biyolojik nizamın devamı için kâinatın yaratılış öncesinden yarattığı ilahi program gereği yağmurun yağış miktarından tutunda güneşten yararlanılacak enerji miktarı gibi daha nice bir dizi Allah’ın ‘Ol’ emri doğrultusunda programlanmış kodlarla birlikte hayat programı yaratılışından bugüne dek yoluna devam etmektedir. Hiç kuşkusuz kâinat programının formatında insanında yaşayabileceği tek gezegen olarak da dünyamız seçilmiştir. Zira dünya insanın yaşayabileceği donanımda yaratılmıştır. Malumunuz diğer gezegenler ya çok sıcak ya da tam tersi bumbuz halde yörüngesinde seyretmekteler,  bu yüzden oralarda nefes alınacak veya gıdalanacak bir hayat söz konusu değildir. Kaldı ki konuk olduğumuz dünyada sadece insan değil, diğer canlılar içinde programlanmış hayat söz konusudur.  Dünyada zaman zaman bir takım olağan üstü felaketler cereyan etse de ya da bir takım olumsuz faktörler zaman zaman nüksetse de tüm olumsuzlukları bertaraf edebilecek yeteneğe sahip canlılar olabildiği gibi aynı zamanda yaşadıkları çevreye anında adapte olabilecek canlılar da çıkabiliyor. Ancak şu da var ki bu tip canlılar birinci transfer zincirinde başarılı oldukları halde iki veya üç transfer dönüşümlerinde bazı olumsuz etken unsurların devreye girmesiyle birlikte sekteye uğrayıp aynı başarı sergilenemeyebiliyor. Bunun nedenlerini şöyle açıklayabiliriz:

         -Bu tür canlılarda ardı ardına gerçekleşen trofik transfer zincirin yol açtığı gıda tüketimine bağlı olarak enerji kayıpları söz konusu olabiliyor. Bu itibarla ekosistem içerisinde trofik zincir üç veya dört döngü ile sınırlı kalmakta.     

         -Bazı canlılar bir takım etken unsurlara karşı son derece geniş toleranslı tavır sergilerken, bir kısım etken unsurlara karşıda kısmi tolerans duyarlılık sergileyebiliyor.  Mesela yıllık bitkilerin çoğu hava sıcaklığına ve toprak nemine karşı daha geniş toleranslı oldukları gözlemlenmiştir.

   -Yüksek toleransa sahip canlılar değim yerindeyse engin hoşgörü olmanın içgüdüsüyle bir bakıyorsun geniş sahalara yayılabilme özelliği ile dikkat çekebiliyorlar. Dolayısıyla geniş sahalara yayılamayan canlıların bu durumdan olumsuz etkilenmeleri kaçınılmaz olacaktır. Anlaşılan o ki optimum ekolojik tolerans sınırları içerisinde manevra yapabilen bitkiler aynı zamanda daha gür bir şekilde gelişme kayd edip rekabet bakımdan da üstün konuma geçme avantajına sahip olabiliyorlar. Ta ki, optimal sınırların maksimum ve minimum sınır değerlerinde sapmalar nükseder o zaman rekabetten düşüp üstün avantaj konumlarını kaybedebiliyorlar.  Değim yerindeyse elden ayaktan düşmüş halde kendi kabına çekilmiş konumda olacaklardır.

         -Şayet bir canlı için hayatı öneme haiz optimum şartlardan mahrumsa biliniz ki o canlı için tolerans sınırlarını aşan engel bir durum ortaya çıkacak demektir. Nasıl mı?  Mesela çayırlarda azot noksanlığı bir canlı için sınırlayıcı solma faktörü olarak karşı karşıya kalması bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Yine de bu durumun önüne geçmek için azot bakımdan fakir mera ve çayırlar susuz bırakmayaraktan solma faktörü kısmen önlenebiliyor.

         -Canlılar sadece tek bir faktörün çekim alanının etki altısı altında değil birçok faktörün çekim etkisi altında hayatiyetlerin devam ettirmekteler. Tabii bu etken faktörlerin etkisi canlıdan canlıya değişmekte de. Keza bölge farklılıkları da öyledir.   Nitekim her hangi bir bitki için hem fiziki faktörler hem de optimum şartlarda yetişeceği minimum ve maksimum tolerans değerleri bölgeden bölgeye değişebiliyor. Mesela çay, fındık gibi mamuller Karadeniz’e özel has bitki toplulukları olup başka bölgelerde yetiştirilmeye çalışılsa da aynı verimliliği ve tolerans değerini sürdürebilirliği pek mümkün gözükmemekte.

 -Ekolojik tolerans bakımdan sınır değerleri geniş olan canlılar ekseriyetle her habitat ortamında boy verebiliyor, malum toleransı kısıtlı olan canlılar ise bir araya gelip birliktelikler oluşturduklarında ancak bulunduğu habitata sadık kalabiliyorlar. Mesela kefal ve tekir balıkları Ege’ye mahsus sadık canlılar olup, bu türlere Karadeniz’de pek rastlanmaması bunun tipik örneğini teşkil eder.  

         -Çevre faktörleri canlıları sınırlayıcı olduğu zaman verim peryodu ekseriyatla kritik periyod olarak tezahür etmekte. Nitekim bitki ve hayvanların çiçek, tohum, fide, yumurta ve larva gibi üreme devrelerine ait tolerans sınırları diğer gelişme devrelerine göre daha minimum kalmaktadır. Mesela bitkilerin çiçeklenme devrelerinde ki düşük sıcaklığa karşı tolerans sınırları çiçeksiz devrelerine nazaran daha azdır.

        Yine toleransla ilgili vereceğimiz bir başka örnekte böcek ve bitki ilişkisine baktığımızda bir bakıyorsun böcekler daldan dala konduğu birbirinden güzel rengârenk renk çiçeklerin adeta cazibesine kapılaraktan konduğu bitkinin tolerans cazibesine muhatap kaldıklarını görürüz. Şayet bazı bitkilerin renkleri bir kısım canlıların ilgisini çekmiyorsa çokta dert değil,  bu kez etrafa salacakları misk kokular sayesinde tekrardan kendilerini çekim merkezi konuma getirebiliyorlar. Böylece ister renk cazibeliyi, isterse koku cazibeliyi olsun hiç fark etmez sonuçta böcek ve çiçek ilişkisinin doğurduğu işbirliği sayesinde bitkilerin döllenmesi hadisesinin gerçekleşmesine zemin hazırlanmış olur. Oldu ya, hem renk hem de koku yetersiz kaldı, bu kez rüzgârlar ne güne duruyor,  yani tohumunu taşıttırmak için vasıta kılıp, böylece her halükarda bir şekilde döllenme olayı gerçekleşebiliyor. Hatta bir kısım bitkiler de var ki, bir bakıyorsun hiç bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın yanlarından gelip geçen hayvanların tüylerine yapışaraktan bile tohumlarını uzak diyarlara aktararaktan döllenme hadisesini gerçekleştirmekteler.  Öyle anlaşılıyor ki; alternatifli üreme yöntemleri bitkilere has bir hüner olsa gerektir.

       Ekotip  (ekolojik ırk) ve fizyoljik ırk kavramları

       Bir bitki türünün belirli bir coğrafi alanda oluşturduğu lokal gruplara ekotip denir. Yani belli bir ortama genetik olarak uyumlu türlerin oluşturduğu biyotipler; ekotip veya ekolojik ırk olarak addedilirken mevcut adaptasyon mekanizması dışında bir genetik yatkınlığı olmayan türlerin teşkil ettiği gruplar ise fizyolojik ırk olarak tanımlanır. Şurası muhakkak hangi ekotip ya da hangi ekolojik ırktan olunursa olsun, sonuçta Allah’a çok şükürler olsun ki yaşadığımız bu gezegende başta aş, su ve enerji vs. olmak üzere her ne ararsan diyebileceğimiz türden tüm canlıların ihtiyaçlarını giderecek her şey fazlasıyla var zaten. Nitekim toprak altında ki mikro canlıların dışkıları ve atmosferde on binde 3 (% 003) nisbetinde bulunan karbondioksit bitkilerin ana esas gıdaları olmaktadır. Hayvanlara ise gıda olarak ekseriyetle bitkiler olmakta. İnsan ise karada, denizde ve havada her ne varsa tüm canlılarla beslenebilen varlıktır. Kaldı ki tüm canlılar ister etçil olsun ister otçul olsun isterse her ikisinden olsun hiç fark etmez sonuçta ihtiyacını karşıladığı tüm gıdalar inorganik maddelerden oluşmakta.  Ki, bu inorganik maddeler arasında bilhassa an hidrojen, fosfor, azot, potasyum, kalsiyum, magnezyum gibi elementler tüm canlılara hayatiyet kazandıran maddelerdir. Kelimenin tam anlamıyla biyolojik hayat bu tür elementlerin belirli oranlarda ve belirli sıcaklık şartlar altında bir araya gelmesiyle hem hayat bulmaktayız hem de hayatın dengesi sağlanmakta. Dikkat edin denge dedik,  niye derseniz tabiatın denge ayarlarıyla oynandığında başımıza nice felaketlerin geldiğini tüm insanlık olarak görüp geçirdiğimiz için elbet.  Dolayısıyla bitkinin doğal ortamına etki edecek tüm ekolojik faktörleri göz ardı edemeyiz. Nitekim bu söz konusu ekolojik faktörleri genel anlamda sıraladığımızda:

      -Isı faktörü,

      -Su faktörü,

      -Işık faktörü,

      -Mekanik faktörü (rüzgâr vs.)  gibi birkaç faktörün devreye girdiğini görürüz.  

      Isı faktörü

       Hiç kuşkusuz hayatın temelinde enerji vardır, enerji olmadan bir yaprağın bile kıpırdamayacağı muhakkak.  Ancak şu da var ki enerji de başıboş değildir,  cana can katmasına rağmen enerjide başlı başına kanuna tabiidir. Nitekim enerjiyle aklınıza gelebilecek her türden oluşumların dayandığı veya tabi olduğu kanun termodinamik kanunu olarak karşılık bulmakta.  Mesela bitkiler için yetişme yerinden ziyade ısı (kalori) miktarı çok mühim bir yer teşkil ettiğinden, bu duruma sıcaklık veya temparetür denmesi bu kanunun temel öğesi olması dolayısıyladır elbet. Bilindiği üzere canlılar tarafından kullanılan enerji ısıya dönüşüp ekosistem içinde yok olmuş gibi gözükebiliyor. Oysa ağzımıza aldığımız bir lokmayı solunumla yaktığımızda sözkonusu o besin yok olmamakta sadece proteine, yağa, şekere vitamine dönüşmektedir. Böylece tekrar açlık hissettiğimizde yeniden bir başka besin kaynağına başvurarak aynı döngü devam etmekte de.  Zira yeniden enerji kazanmanın birinci yolu beslenmekten geçmektedir. İşte bu nedenledir ki enerjinin mevcut durumdan değişikliğe uğrayarak farklı bir konuma geçmesi olayı termodinamiğin birinci kuralının yerine getirilmesinin sonucu bir konumlamadır.  Nasıl ki kütle ve enerjinin korunumu kanunu gereği madde biçim değiştirdiğinde o madde sil baştan yeniden eski konumuna dönmediği gibi dönüşen maddede yok olmamaktadır,  bilakis enerji halde ya buharlaşmakta ya da tabiatta işleyen pek çok döngü mekanizmalarının içerisinde moleküler düzeyde döngü halde işlev görmektedir. Yani bu demektir ki, buharlaşıp kaybolduğunu sandığımız pek çok madde işleyen enerji madde dönüşüm döngüsü içerisinde devri daim yaparaktan bir şekilde termodinamiğin birinci kanunuyla koruma altına alınmakta.  Öyle ya, madem tabiatta hemen her şey değişikliğe uğramasına rağmen Yüce Allah’ın yarattığı korunma kanunuyla koruma altına alındığına göre o halde şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki termodinamiğin temel kanunları aslında bize tabiatın kendi kendini yaratamayacağı gerçeğini de kendi hal lisanıyla söylemiş olmaktadır. İnsanoğlunun buradaki katkısı kanun yaratmak değil, sadece yaratılmış olan kanunun keşfetmiş olmasıdır.  Hiç kuşkusuz mutlak manada kanun koyucu yüce Allah’tır, bunun dışında iddiada bulunan (haşa)  kendisini Yaratıcı konuma koymak olur ki,  bu noktada böylelerine bize Allah hidayet versin demekten başka elimizden birey gelmez de.  Oysa biz biliyoruz ki Yüce Allah’ın yarattığı kanunlar sayesinde ışık enerjisi biranda potansiyel enerji biçimi olan besin enerjine dönüşebilmektedir ki, bu durum tek yönlü enerji akımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik hiç bir şey de israf olmamakta. Nasıl mı? Mesela bir bakıyorsun enerjisi tükenen canlılar toprağa karıştığında azot olmakta, petrol olmakta, mineral olmakta ya da bir başka canlıya gıda olmakta. Nitekim söz konusu hayatı sonlanan canlılar sonbaharda dökülen sararmış yapraklar misali toprağa karışıp, sonra toprak altında ki mikro çürükçül canlılar tarafından (saprofitlerce)  ayrışmaya tabii tutulmasıyla birlikte bitki köklerini besleyeceklerdir.

          Peki ya Termodinamiğin ikinci kanunu ne işe yarar derseniz,  malum ikinci kanun enerjinin kaybolması manasına gelip termodinamiğin birinci kanununun tam aksine korunum, dönüşüm ve değişim olayların hiçbirinin yaşanmadığı bir kanundur. Kelimenin tam anlamıyla ikinci kanun bize enerjinin mütemadiyen daha minimum kullanılabilme düzeyine doğru ilerlediğini ve bununla birlikte entropinin artacağını öngörmektedir.  Dahası değim yerindeyse mevcut sisteme ait nizamın bir şekilde bozulacağını bize kendi hal lisanıyla bildirmektedir. Hakeza ikinci kanun bize yararlı bir iş yapmak adına dönüşmüş enerjinin tekrardan kullanılabilir enerji hale getirilme aşamasında net düşüşlerin yaşanacağını, hatta ve hatta iş gücünün azalacağını da hal lisanıyla bildirmektedir.

          Evet, eşyanın da kendine has dili vardır. Sakın ola ki eşyada konuşur mu deyip kanun manun tanımazlık yapmayalım. İşte görüyorsunuz ikinci kanun bize hal lisanıyla başlangıçta orijinal olan her ne varsa bir şekilde zaman içerisinde rotasının bozulma yönünde tezahür edeceğini bildirmekte.  Kaldı ki, her şeyin bir yükselişe olduğu gibi düşüşü de olmakta. Nasıl ki ölen bir insanın entropisi artarak çürümeye yüz tutup vücut sistemi en küçük parçalara ayrışmasıyla birlikte orijinal ten kafesinden hızla uzaklaşıyorsa, aynen onun gibi madde de enerjisi halinde uzaklaşıp eski haline geriye dönmeme işlemi gerçekleştirmektedir. Bu tıpkı sobadan etrafa yayılan duman ve ısının tekrar sobaya dönmemesi gibi benzer bir durumun ta kendisi geri dönmemektir. Tabii burada sözü edilen kaybolma mutlak anlamda değil elbet. Bilakis bir başka halden bir başka hale geçiş manasına ortadan kaybolmaktır bu. Bilindiği üzere transformasyona giren herşey özüne uygun davranıp sürekli olarak sıcak cisimden soğuk cisme doğru geçiş yapmakta, soğuktan sıcağa asla geçiş olmamaktadır. Dolayısıyla sıcaktan soğuğa tek yönlü olarak gerçekleşen ısı geçişi geriye döndürülemeyecek şekilde ilerleyip ardından hararetin eşitlenme noktasına gelindiğinde bir anda iş enerjisine dönüşmektedir. Mesela ayrı ayrı kaplarda bulunan sıvılar birbirlerine karıştırıldığında ortaya homojen bir sıvı çıkıp, artık bu noktadan sonra geriye dönülemeyecek şekilde bir iş eylemi gerçekleşmiş olur ki, bu ve buna benzer daha pek çok örnekler verilebilir de. Herşeyden öte tüm bu geriye dönüşü olmayan diye misal getirdiğimiz örneklerin tamamında toplam enerji miktarının sabit kaldığını, ancak entropinin artmasına bağlı olarak mekanik ve termodinamik yönden ısı kayıpların yaşanması veçhiyle sayıca değiştiği gözlemlenmiştir. Anlaşılan o ki enerji her halükarda total halinden değişikliğe uğramamakta, sadece mekanik yönden geri döndürülemeyecek şekilde (mesela ısı enerjisi tekrar mekanik enerjiye dönüşemez) bir değişim süreci geçirmektedir. Hakeza her ne kadar evren şuan itibariyle uzay, kütle ve zamandan ibaret üç sacayaktan oluşan muhteşem düzene sahip yapısını korusa da bir gün gelecek termodinamiğin ikinci kanunun gereği evren bünyesinde taşıdığı tüm enerjisini tüketecektir. Bir başka ifadeyle var olan enerji işe yaramaz halde ısı enerjisine indirgendiğinde veya evreni kuşatan atomların düzensiz ve düşük sıcaklıkta hareket ettiği zaman,  şu iyi bilisin ki kâinat kendi kıyametini yaşayacaktır.  İşte olası bu kıyametin adı; kozmosun kendi kendine ısı ölümünü ilan etmesi demek olan büyük tufandan başkası değildir.

         Bu arada şunu belirtmekte yarar var: üreticiler, tüketiciler, organik ve inorganik maddeler arasında ilişki zinciri sağlansa da bu demek değildir ki hayat denen iksir tam takır ebedi yoluna devam edecektir. Baki olan sadece Allah’tır. Dolayısıyla hayatı etkileyen pek çok unsur Yaratıcının dışında her şeyin fani olduğunu ispatlıyor zaten. Zira ısı, ışık, nem, yağış, basınç gibi fiziki unsurlar optimal şartlarda cereyan etmesi gerekir ki hayat döngüsü tamamlanabilsin. Aksi takdir de ne hava, ne su, ne de toprak tek unsur olarak canlılara eksiksiz bir hayat sunamayacaklardır. O halde tüm unsurlar mutlaka bir döngü içerisine girmek mecburiyetindedir. Nitekim bu döngü âlemi çerçevesinde toprak sathına ulaşan ışınların belirli bir kısmı bir şekilde kayba uğramaksızın aşağıdaki şekillerde tekrar transfer olabiliyor. Şöyle ki;

      -Atmosfere geri verilerek,

      -Toprağın alt tabakalarına iletilerek,

      -Toprağı saran hava tabakaları arasında alışveriş şeklinde,

      -Toprak nemli ise buharlaşma ısısı şeklinde,

      -Doğrudan ısınma şeklinde,

      -Yansıma şeklinde tezahür etmekte.

     Dünya sathında hayat denen yolculuğun devam etmesi için öncelikle sıcaklığın pek fazla değişmeyecek şekilde ayarlı tutulması gerekmektedir. Yeryüzü sathının ortalama sıcaklığı fazla değil, iki veya üç derece artmış olsa kim bilir kaç ülke karlar ve buzların erimesiyle birlikte Nuh tufanına benzer bir durumla sulara gark olup haritadan siliniverecektir. Bunun için sıcaklığın belirli derecelerde muhafaza tutulduğunu gösteren en bariz gösterge çizelgesi güneş sabitesidir. Bilindiği üzere yeryüzüne ulaşan güneşin yaydığı radyasyon enerji miktarı güneş sabitesi ölçüm tablosu ile tayin edilmektedir.  Şöyle ki;  bir radyan enerji bir cisim tarafından absorbe edilirse ısıya dönüşmekte. Dolayısıyla Güneş sabitesi ölçümleri atmosferin dış kısmında 1cm2’lik (bir santimetre karelik)  dilimine tekabül eden yüzeyin toplam 24 saatte aldığı radyasyon enerjisinden açığa çıkan ısı kalori cinsinden hesap edilerek belirlenir. Bu hesaptan hareketle güneş ışınlarının atmosferin üst sınırına denk gelen enerjisi 1,94 cal/cm2 dakika (gün) olduğu tespit edilmiştir. Ki; buna güneş sabitesi denmektedir. Bir başka ifadeyle bir yüzeyin bir dakikada aldığı ısı veya enerji değeri güneş sabitesi olarak bilinip, bu değer takriben 2 kaloriye tekabül etmektedir. Hatta güneş sabitinin kısa dalga boylu radyasyonlarını  %100 birim olarak kabul edersek, bu durumda radyasyon ışınları atmosferden geçtiğinde bulutlar vasıtasıyla % 24’ü uzaya (fezaya)  yansıtılır ki, bu olay geri devir döngüsü olarak ifade edilmektedir. Zaten ortada geri dönmeyen bir enerji akımı olayı yoksa bir müddet sonra döngüsüz kalan bitkiler özümleme yapamayacaklarından bir anda hayatın dengesi allak bullak olacaktır.  İşte görüyorsunuz ışık ışın olarak kalmamakta, bilakis canlı cansız varlık her ne varsa herkesim kendi payına düşeni alıp hayat yolculuğuna devam etmektedir. Derken ışığın %1,5 oranı bulut denilen hava molekülleri ve toz parçaları veya su damlaları tarafından emilmekte, geriye kalan  % 25’i atmosfer tarafından (Bunun %14’ü atmosfer içinde dağılarak,  diğeri  % 10,5 ise yine atmosfer tarafından doğrudan kullanılır) yeryüzü için ulaştırılmış olup, % 7’si ise atmosfer tarafından uzaya gönderilen ışınlar olarak sahne almaktadır. Ayrıca ışınların % 15’i atmosferdeki gazlar (%3’ü ozon tabakası, %13 troposfer tabakası) tarafından emilmektedir (yutulur). Böylece gökyüzünden doğrudan yeryüzüne ulaşan kısa dalga boylu radyasyon ışınların yer aldığı istatiksel oran   % 22,5’a tekabül eder ki, diğerlerini de buna ilave edip topladığımızda %100 rakamına ulaşmış oluruz. Anlaşılan o ki; direk veya diffuzyona (dağılma, yayılma) uğramış ışınlar gök kubbeden hoş seda ile yeryüzüne ulaştığında arz sathını ısıtıp akabinde toprağın bağrından yayılan % 4’lük arta kalan radyasyon ışınlarının yansıması sonucunda tekrar atmosfere dönmektedir. Ayrıca son araştırmaların ortaya koyduğu verilere göre de yeryüzünde bulunan % 114,5 oranında uzun dalga boya sahip radyasyonlar yukardakine benzer bir tablonun başka versiyonunu andırır aşamalarla geri gönderildiği tespit edilmiştir. Böylece atmosfer hem güneşten gelen hem de arzdan gelen radyasyonlara maruz kalarak sıcaklık kazanmaktadır. İşte bu model üreticilere örnek teşkil etmiş olsa gerek ki bu uğurda seralar kurularak güneşten gelen ışınlar camdan geçirilip toprağın ısıtılması sağlanmıştır. Yani toprak ısınınca radyasyon kanunların gereği olarak uzun dalga boy ışınları yaymaya başlayacaktır. Böylece bu ışınlar camdan geçemeyeceklerinden dolayı toprakla cam arasında kalan hava sıcaklığı turfanda sebzelerin yetişmesine fazlasıyla yetecektir.      

       Isının alt tabakalara geçişi

       Yüce Allah (c.c) yeryüzü sathını kuruluk oranı ve soğukluk oranını belli bir ayarda yaratmıştır. Belli ki kuruluk oranı olması gerekenin dışında gelişi güzel boyutlarda olsaydı bir anda dengeler allak bullak olup yaşadığımız âlem kaskatı kesilecekti. Şurası muhakkak; normal fiziki şartlarda ısının alt tabakalara geçmesi toprağın ısı geçirgenliğine bağlı olarak seyretmektedir. O halde bu durumda toprağın özelliğini dikkate almak gerekiyor. Çünkü her yerde toprağın yapısı aynı değildir. Dolayısıyla bir maddenin ısı geçirgenliği ne kadar büyükse maddenin yüzeyi o oranda az ısınacak demektir.  Hatta bir toprağın ısı geçirgenliği toprağın bileşimine ve taşıdığı su miktarına bağlı olarak bile değişebiliyor. Zira kuru ve havalandırılmış topraklarda geçirgenlik az olması nedeniyle sıcaklık üst tabakalarda tavan yapmaktadır. Bu yüzden sıcaklığın maksimum seviyeye ulaştığı ‘tepe noktası inversion’ olarak tanımlanırken, bunun tam aksine alt seviyede yer alan değer de ‘yer iniversin’ olarak tanımlanır. Nitekim ıslak topraklar ışığı aşağıya doğru ilettiklerinden dolayı toprağın üst yüzeyi devamlı olarak soğuk kalmaktadır. Bu arada topraktaki su miktarı değiştikçe hem ısı geçirgenliği hem de spesifik ısı değişecektir. Çünkü H2O havaya göre 30 kat daha büyük ısıyı iletmektedir.

       Isı tekrar atmosfere geri verilmez

       Yeryüzü güneşten aldığı enerjinin yanısıra aynı zamanda aldığı ışığı kızıl ötesi enerjisi (radyasyon-ışıma) şeklinde atmosfere transfer ederek atmosferin ısınması sağlanır. Normalde yeryüzüne gönderilen ışınlar tekrar atmosfere geri verilmemesi gerekir, ancak yeryüzünde ısı ışınlarının yansıması bazı faktörlere bağlı olarak gerçekleşmesi söz konusudur ki, bu faktörleri özetle şöyle sıralayabiliriz de:

       a-Havanın nem miktarı

       Bilindiği üzere güneş etkisiyle yeryüzünde buharlaşarak yükselen nem, havada sıvı haline (yoğunlaşma) dönüşmektedir. Böylece havadaki su molekülleri çoğaldıkça yeryüzünden gelen ışınları absorbe etme gücü daha da artmaktadır. Ancak fabrika bacalarından ve evlerimizin kalorifer kazanlarından yükselen dumanlar ve eksoz gazları atmosferin dengesini bozmaktadır. Çünkü her tür yanma hadisesi karbondioksit gazının yayılması demektir. Böylece yanan alevlerin ardından atmosferde aşırı gaz birikiminin tetiklediği dengesizlik güneşten gelen ışınları ister istemez değişime uğratarak günümüzde adından çok söz ettiren ozon tabakasının delinmesi gibi bir probleme zemin hazırlamakta.  İşte bu tür problemler yumağı eşliğinde bir anda Yüce Allah; “Artık Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz” (Rahman,40) diye beyan buyurduğu ayeti celilenin mana ve ruhunun idrakiyle tabiat dengesinin başlı başına büyük bir nimet olduğunun farkına varırız.

       b-Gökyüzünün berrak veya bulutlu olma durumu

       Nemle yüklü sıcak havanın gök kubbede belirli bir yüksekliğe yükselmesiyle birlikte önce soğumaya başlar, akabinde su damlacıklarına dönüşür ve en nihayetinde dolu hale bürünür ki bu zincirlemesine gelişen oluşuma bulut denmektedir. İyi ki de bulut gibi doğal şemsiyemiz var. Hele bilhassa bulutların üst tabakası öyle muhteşem donanımla donatılmış ki,  bir bakıyorsun güneşten gelen ışınları kendine has manevrasıyla uzaya geri yansıtıp dünyanın aşırı derecede ısınmasının önüne geçmektedir. Hiç kuşkusuz bulut bu manevrasını yaparken,  yani yansıta bilirlik anlamında albedo görevi üstlenirken yalnız da değildir. Onun yanında aynı zamanda adeta gökyüzünü kapatırcasına konumlanan dağ yamacı, ağaç dalları gibi engellerde yansıyan ışınları azaltarak albedo olayına katkıda bulunurlar. Malumunuz açık çayırlarda hiçbir engelin olmaması dolayısıyla ormanlara göre alberdo oranı yüksek seviyelerde seyretmektedir. Hakeza kar yüzeyleri de öyledir.

       c-Isınan yüzeyin cinsi ve renk durumu 

       Yeryüzüne düşen ışınların % 88’i yağan kar üzerinde tekrar atmosfere geri yansımaktadır. Tabii bu değer kışın müjdecisi kar beyaz tanelerin marifetiyle gerçekleşen bir değer ölçüsüdür. Toprak taneleri öyle değil elbet, Nitekim söz konusu yansıma ölçüsü kuru toprakta  % 15–40,  çayırda % 12–30, ormanda % 5–20, su yüzeyinde ise % 3–10 arasında vuku bulmaktadır.

       d-Işınların yüzey durumu

       Bilindiği üzere ıslak toprak kuru ve içerisi hava dolu topraktan daha fazla ısıyı iletme kabiliyetiyle donatılmıştır. Mukayese yaptığımızda mesela iletim kabiliyeti az olan topraklarda ısı sadece yüzeyde toplandığından mevcut olan ısı ancak geceleri atmosfere iade edilebildiklerini müşahede ederiz. Derken geceleri toprak yüzeyinin çabucak soğumasıyla birlikte fazla ısı kayıplarının varlığına şahit oluruz.

              Toprağı saran hava tabakaları arasında yaşanan ısı alışveriş durumu

         Toprak nedir diye sual edildiğinde hiç kuşkusuz taş ve topraktan meydana gelmiş 50 km’lik kalınlıkta litosfer üzerinde ki örtü tabakasına toprak denildiği herkesin malumu bir tariftir.  Tabii tariften ziyade bizi daha çok toprağı saran hava tabakaları arasında yaşanan ısı faaliyetleri daha çok meraklandırıyor dersek yeridir. Öyle ya madem litosfer tabakası toprak örtüsüyle kaplı, o halde toprak arasında ısı akımını sağlayacak bir donanımın var olup olmadığı merak etmek son derece gayet tabii bir durumdur.  Hiç kuşkusuz merak ettiğimiz o donanım var zaten. Şöyle ki toprağı saran hava tabakaları arasında cerayan eden ısı alışverişi doğrudan doğruya daha soğuk veya daha ağır olan hava tabakalarla birlikte hafif veya daha sıcak olan tabakaların üzerine uzandığı artık bir sır değil. Derken bu tabakalar arasında ısı alışverişi sayesinde ısı dengelenmiş olur. Bu arada ısı alışverişi bize aynı zamanda toprakta enerjinin var olduğunu hatırlatmaktadır. Böylece bu hatırlamanın akabinde toprağın bağrında külli irade tarafından elektrik yüklenmiş nizami enerjinin farkına varmış oluruz.

                                       Buharlaşma ısısıyla ilgili olan ısı kaybı

        Hiç kuşkusuz buharlaşma enerjisi güneş sayesinde gerçekleşen bir hadisedir.  Güneş ışınlarının toprak yüzeyinin ısındırmasına paralel olarak buharlaşmayla birlikte ister istemez nem oranı değerleri de değişebiliyor. Yani bu demektir ki toprağın ısı geçirgenliği ve kendine has özel ısısı azaldıkça o nisbet de toprak ortamı daha da fazla ısınmaktadır. Keza bir yandan toprak tarafından emilen ısının büyük bir kısmı buharlaşıp atmosfere yükselirken diğer yandan da çöllerden yükselen tozlar, karasal kaynaklı humuslar, volkan dumanları ve deniz kaynaklı tuz kristalleri ve daha pek çok zerrecikler havaya karışarak yoğunlaşmış bir halde çekirdek oluşturabiliyorlar. Derken buharlaşan nem ve yoğunlaşmış çekirdeklerin atmosferde bir araya gelip reaksiyona girmesiyle birlikte buluta dönüşmektedir. Böylece atmosferde bulutlaşmanın tüm fiziki şartlarının tamamlanmasıyla birlikte yeryüzü bir anda rahmet yağmuruna kavuşmaktadır. Ayrıca bir başka dikkati çeken husus ise yeryüzü sathından geri dönen uzun dalga boylu ışınlarının havadaki nem sayesinde yutulup arta kalanının ise uzaya salınması olayıdır. Her ne kadar bu olay bize sıradan bir faaliyet gibi gelse de aslında kazın ayağı hiçte öyle değil,   tam aksine bu durum güneş ve dünyanın birlikte ele ele verip gerçekleştirdiği muhteşem devr-i âlem denge turu mucizesinin ta kendisi bir hadisedir. Zira Yüce Allah (c.c) “Göğü o yüceltti ve dengeyi koydu” (Rahman, 7) diye beyan buyurmakta.

          Vesselam.

      

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.