Ali Osman Gündoğan

Tarih: 11.02.2018 11:29

Milliyetçilik mi? Ama Nasıl Bir Milliyetçilik?

Facebook Twitter Linked-in

Milliyetçilik, dönem dönem yükselen değer olarak karşımıza çıkar. Gelişen olaylar karşısında alınacak tavırlar çok farklı biçimlerde tezahür edebilir. Olayların gelişimine göre üretilen bir duygu hali olarak milliyetçilik, sadece hamasete neden olur. Böyle bir durumda milliyetçilik, olay/ların üstesinden gelmek için bir araç durumunda kalır. Olay/lar geçip gittikten sonra milliyetçilik de, tekrar üstesinden gelinecek olaylar ortaya çıkıncaya kadar el altında bulunsun diye stoklarımızdan birisi olarak evrak ya da alet çantasına konur. Böyle bir milliyetçilik anlayışı kadar tehlikeli ve toplumu geri götürücü bir milliyetçilik anlayışı olamaz.

Gözünden akıllı milletler, ancak gözlerini kör edecek derece gözüne sokulan olaylar karşısında akıllarını başlarına alabilirler. Yukarıda bahsedilen milliyetçilik anlayışı da, ancak aklı başa almanın en son çaresi olarak görüldüğünde ortaya çıkar. Böyle bir durumda milliyetçilik, en son sığınılan bir mevzi gibi düşünülür. Oysa akıl, tecrübeden beslenmekle birlikte tecrübeyi aşan niteliği sayesinde doğru olanı ortaya koyar.

Oysa milliyetçilik doğal duygunun ötesinde bir ideal olarak düşünüldüğünde bir anlam ifade eder. Ancak bir ideal olarak düşünülmesi gereken milliyetçiliğin lokal bir seviyede folklorik bir malzemeyi kullanan tören malzemesi olarak düşünülemeyeceği gayet açıktır. Yerel ve millilik önemli olmakla birlikte yerel ve milli seviyede bizi çivileyip hareketsiz bırakacak bir milliyetçilik, millete yapılacak iyilik olarak düşünülemez ve hatta bu, milliyetçilik değildir. Milliyetçilik, yerel ve milli olanı evrensel olana taşıyacak olan bir hamle olarak düşünülmelidir.

Milliyetçilik, öncelikle kendini tanımayı gerektirir. Millet olarak kendini tanımak; tarihe müracaat etmeyi, sağlam bir tarih bilincini; edebiyatını, mitolojisini, kültürünü, dilini, kendi kültürü içinde vücut bulmuş inancını ve imanını bilmeyi ve tanımayı gerektirir. Bu tanıma, kendi başına yeterli değildir. Özellikle iki husus daha, oldukça önemlidir. Birincisi; kendini tanımak, başkasını tanımakla, ötekini bilmekle ilgili olarak gerçekleştirilebilir. Ötekine yönelmeyen, ona açık olmayan bir kendini tanıyış mümkün olamaz. Çünkü kendini tanımak; kendine sınır çizmektir; kendi yeteneklerini, gücünü, başarılarını, zaaflarını, korkularını, erdemlerini bilmektir. Böyle bir bilme, sınır çizmenin mantığı gereği içinde kalınan alan ile birlikte sınırın öte tarafını, ötede olanı yani ötekini de bilmeyi ve tanımayı gerektirir. Aynı zamanda kendini bilme, bir mukayeseyi zorunlu kılar. Kendinden menkul olan, boştur ve ciddiyete alınmaz. Zira Tanrı dışında kendinden menkul yoktur. Mukayese, farklı ve başka olan ile mümkündür. Öyleyse başka, farklı olan öteki kendimizi tanımamızın ve hatta var oluşumuzun garantisidir. Bu açıdan bakıldığında milliyetçilik, öteki olanı ötekileştirme hakkına sahip olamaz. Tam tersine; öteki olana açık olmayı, onu tanımayı ve ufkunda ona yer vermeyi gerektirir. Milliyetçilik, ötekileştirdiği bir ötekinin varlığını savunamaz. Hatta şunu söylemek gerekir: Milliyetçiliğin kendisini meşrulaştırdığı başka ve farklı olan vardır ama ötekisi yoktur. Ötekileştirilmiş bir başka ve farklı olan milliyetçiliğin düşmanıdır.

Öyleyse milliyetçilik, tarihe dönük yönüyle muhafazakâr olarak ortaya çıktığı gibi ötekine açık olmak şartına da bağlı olduğu için kendini aşmaya yönelik devrimci ve yenilikçi bir özelliğe de sahip olması gerekir. Bu şartı yerine getirmeyen bir milliyetçilik, kavmiyetçilikten öteye geçemez ve kavmiyetçilik de, milleti tarihin geleceğine taşıyamaz. Çünkü kavmiyetçilik, bir tür ilkelliktir.

Milliyetçilik, kendini tanımanın yanında kendini tanıtmayı gerektirir. Başkasına kapalı olanın kendisini tanıtması mümkün değildir. Kendi yerel dünyasında kalan hiçbir fikir ve hareket, milliyetçi olamaz. Kendini tanıtmak, başkasıyla olan iletişim sayesinde gerçekleşir. Ötekileştirilen, iletişimi kesilendir de.

Millet fertlerini kavmiyetçilik ve maziperestlikten kurtaracak, onu geleceğe taşıyacak olan milliyetçilik, milletin bütün tarih sahnesindeki yürüyüşüne eşlik etmesi gereken yaratıcı bir düşünme fiilini gerektirir. Düşünmeyenin, sadece duyguları ve eğilimleriyle hareket edenin kendisini tanıması mümkün değildir. Yaratıcı düşünme fiili kendisini bilimde, felsefede, sanatta, dinde, ahlakta, hukukta, dilde kısacası medeniyette gösterir. Öyleyse milliyetçiliğin bir medeniyet tasavvuru olmalıdır. Medeniyet tasavvuru, öncelikle her şeyin kendisinden çıkarılabileceği bir varlık anlayışını, metafiziği gerektirir. Metafiziğiniz yoksa bütün bir varlık, evren hakkında sistematik bir bakışa sahip değilseniz, medeniyet iddianız da olamaz. Çünkü nazariye oluşturamazsınız. Bilgi, değer bağlantılı hukuk, eğitim, ahlak, din, sanat, bilim görüşüne ulaşamaz ve bütün insanlığa hitap edecek evrensel bir mesaj sahibi olamazsınız.

Bugün sormak gerekir: Türk milliyetçiliğinin bir medeniyet tasavvuru var mıdır? Bu tasavvur nedir ve hangi metafiziğe dayanmaktadır? Bu medeniyet tasavvurunu dile getiren ve bütün insanlığa hitap eden felsefe, sanat, bilim eserleri nelerdir? Hangi edebi eserler ile bu tasavvur dile getirilmektedir? İçi boşalmış kavramları kullanarak medeniyet tasavvuru oluşturulamayacağını bilmek ve mümkün olduğunca da değerli kavramları popüler manada kullanarak içini boşaltmamak gerekir.

Popüler olan; felsefe, bilim, sanat gibi disiplinlerin önüne geçtiyse, medeniyet tasavvurundan oldukça uzakta olunduğunu bilmek gerekir. Kavramları ve fikirleri popülerleştirmek yerine felsefileştirmek gerektiğini bilmek zorundayız.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —