Aynur Algül


Dünyada ve Ülkemizde Erişilebilirlik Serüveni -1-

Dünyada ve Ülkemizde Erişilebilirlik Serüveni -1-


Erişilebilirlik Yine Uzatmalara Kaldı

Geçtiğimiz günlerde mecliste kabul edilen torba yasadaki bir maddeyle, ülkemizde erişilebilirlikle ilgili sorumluluklarını yerine getirmemiş olan kişi ya da kurumlara, bazı düzenlemeleri tamamlamaları için bir yıl daha ek süre verilebilmesine imkan tanındı. Böylelikle, bu sorumsuzluk ve vurdumduymazlığa, diğer yandan da ilgili hizmetleri kullanacak olan insanların yaşayabilecekleri mağduriyetlere bir yıl daha göz yumulmuş oldu. Aslında bu süre uzatılması ilk değildi ve korkarım son da olmayacak. Kanun teklifinin ilk halinde üç yıl olan uzatma süresi, ilgili STK ve toplum kesimlerinden gelen tepkilerden sonra bir yıla düşürüldü. Önemli olan, bu sürenin bir daha kesinlikle uzatılmamasıydı; uzatma yapıldıktan sonra üç yıl ile bir yılın çok farkı yok esasen. Çünkü bu meclis tablosunda seneye de nasıl olsa en az bir yıl daha uzatmak teknik olarak mümkün ve tepkiler bunu durdurmaya yetmiyor. Bu durumun rahatlığıyla üçü bir yapmakta sakınca görülmediğini tahmin etmek güç değil.

Peki yıllar önce temel bir hak olarak ülke gündemimize ve mevzuatımıza giren erişilebilirlik kavramı neyi amaçlıyor, dünyada ve ülkemizdeki gelişim süreci nasıl gerçekleşmiş ve neden süreç tamamlanamayıp devamlı süre uzatarak zaman kazanılmaya çalışılıyor, bu hakka sahip olması gereken insanlar neden mağduriyet yaşıyor, gelin bu yazı dizimizde birlikte bakalım...

Tabiattaki doğal yaşam düzenine baktığımızda, şartlar ne kadar çetin gözükse de canlı türlerinin bu şartlarla başa çıkabilecek biçimde donatıldıklarını ya da ihtiyaçları doğrultusundaki mekanizmaların bir biçimde oluşturulduğunu görürüz.

Etrafımızda rahatlıkla gözlemleyebileceğimiz kuş türleri, yuva yaparken, yavrularını büyütürken, yiyecek ararken ve tehlikelerden korunurken birbirlerine hep destek olurlar ve birinin yetersiz kaldığı bir konuda diğeri onun işini kolaylaştırır ya da şartları onun için daha uygun hale getirmeye çalışır.

Dünya yolculuğumuzun ana rahmindeki misafirliğimizle başlayan ve bebeklik dönemiyle devam eden ilk birkaç yılında, şartlar bizim için ilmek ilmek dokunuyor ve dünya ihtiyaçlarımız doğrultusunda adeta yeniden şekilleniyor.İsteklerimizi belirtmek için ağlamaya dahi gücümüzün yetmediği anne karnındaki karanlık dünyada, beslenmemizden fiziksel konforumuza kadar gereken her şey bize uygun biçimde sunuluyor. Doğduğumuz andan itibaren ihtiyacımız olan gıdaya tam da bize uygun biçimde erişebilmemiz için gönderilen anne sütü, ihtiyaç duyduğumuz sevgiye erişebilmemiz için her daim bizi sarmalamaya hazır, sıcacık şefkatli anne kucağı ve bizim için seferber edilen birçok imkan, kendi doğal süreci içersinde hayatımızı gerektiği şekilde yaşamamızı sağlıyor.

Bütün bunlar olurken bir yandan büyüyor, bir yandan da bazı yeti ve özelliklerimizi keşfediyoruz. Bu keşifle birlikte bazı şeyleri yapabilme gücüne erişiyor ve daha fazlasını yapmayı talep ediyoruz. İşte tam da bu noktada, yeti ve özelliklerimiz bakımından birbirimizden bir kısım farklılıklarımızın bulunduğunu idrak ediyoruz. İçinde yaşadığımız ortam bu durumu eksiklik ya da üstünlük olarak tanımlıyorsa biz de doğal olarak böyle algılamaya başlıyoruz. Artık etrafımızdan öğrendiğimiz 'normal'i referans alarak normal dışı olanları belirlemeye ve etiketlemeye başlıyoruz.

Sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan insan gücü ihtiyacını belirlemek ve karşılayabilmek için 'normal' kavramı hayatımıza giriyor. Sanayi üretiminin gereksinimlerini karşılayabilecek yeterliliklere sahip insan, 'ortalama insan' yani 'normal insan' olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla normali yani sağlam insanı belirleyince, bu tanımın dışında kalanlar, normal olmayanlar yani sağlam olmayanlar da ortaya konmuş oluyor.

Sanayiyle birlikte elde edilen yeni imkanlar, teknolojiler, şehirleşme ve diğer bütün gelişmelerde ortalama insanın ihtiyaçları göz önüne alınıyor. Üretimin temel öznesi olan ortalama insan, tüketimin de hedef kitlesi olarak kabul görüyor.Normalin dışında kalan insanların ihtiyaçları pek hatırlanmıyor, elde edilen bazı küçük kazanımlarsa zorlu mücadelelerin ardından ortaya çıkıyor.

Görme engelli insanların bilgiye erişimlerinin en temel aracı olan ve bugün yaygın biçimde kullanılan Braille yani kabartma yazının gelişim seyride böyle bir mücadeleyi içeriyor. Braille yazının ortaya çıkışı görme engelliliğe oldukça uzak bir alandan, askeri bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Napolyon ordularında görev yapmış bir Fransız topçu subayı olan Charles Barbier, 1800'lü yılların başlarında, askerlerin gece karanlıkta haberleşmeleri için 'gece yazısı' adını verdiği bir şifre yazı geliştirdi. Barbier, 1815'te bir dergide bu yazıyı tanıttığı bir makale yayınladı ve bu yazının görme engelliler için nota yazımında kullanılabileceğini ifade etti. İlk geliştirildiği şekliyle karton üzerine çizilen çizgi ve noktalardan oluşan bu sistem, harfler yerine sesleri esas alıyor, 30 sesi belirtmek üzere 6 yatay 5 de dikey nokta kullanıyordu. Barbier, bu yazı sistemini görme engelliler için kullanılması amacıyla Paris’teki körler okuluna gönderdi. Okul müdürünün bu sistemden öğretmen ve öğrencileri haberdar etmesinin ardından, okul yönetimi bu yazının kullanışlı olmadığına karar vererek öneriyi reddetti. İlgili otoritenin bu dar görüşlü kararıyla hikaye burada son bulacakken, okulun öğrencilerinden o sıralarda 15 yaşlarındaki Louis Braille, bu yazıyı öğrenerek pratik zekası sayesinde sistemi görme engellilerin ihtiyaçlarına uygun biçimde daha kullanışlı hale getirdi. Bu yeni sistemde harfler, rakamlar ve noktalama işaretleri 6 nokta ile yazılabiliyordu.

Louis Braille, okuduğu okulunda öğretmen olarak göreve başlamasının ardından 6 noktalı yazı sistemi öğrenciler arasında yaygınlaşmaya başladı ancak okul yönetimi bu alfabeyi bir türlü kabul etmiyordu. Louis Braille'in son yılları sıkıntı ve hastalıklarla geçen ömrü, ne yazık ki, alfabesinin okulu tarafından kabul edilmesi mutluluğunu yaşayamadan 9 Ocak 1852'de 43 yaşında verem hastalığı nedeniyle sona erdi. Geliştirdiği yazı sistemi, ölümünden iki yıl sonra Fransa'da Braille alfabesi adıyla görme engellilerin resmi yazısı olarak kabul edildi ve yıllar içinde bütün dünyaya yayıldı.

Louis Braille'in, ölümünden sonra da olsa kazandığı bu erişim mücadelesi artarak sürdü ve 1900'lü yıllarda yaşanan iki büyük dünya savaşıyla birlikte çok fazla sakatlığın ortaya çıkması nedeniyle erişimle ilgili sorunlar daha fark edilir oldu. Sayıları artmaya başladığı ve taleplerini daha yüksek sesle dile getirebildikleri için, normalin dışında kalan insanların ihtiyaçları, ortalama insanın daha çok gündemine girmeye başladı. Üstelik bu mücadeleler sonucunda elde edilen kazanımlar sadece engellilere değil, ortalama insan olarak ifade ettiğimiz bireylerede büyük avantajlar getirdi.

Bu dönemde neler yaşandı, erişim yolunda başka nasıl mücadeleler verilerek yasal haklar nasıl kazanıldı, evrensel tasarım, kapsayıcılık, erişilebilirlik kavramları nasıl ortaya çıktı ve neleri ifade ediyor, yazı dizimizin sonraki bölümünde sunmaya çalışacağız.

Erişiminizin kısıtlanmadığı günler dileğiyle.