Mustafa Alimoğlu


12 Eylül Lokantalarında Bedava Yemek ve Günümüz Kurnazları

12 Eylül Lokantalarında Bedava Yemek ve Günümüz Kurnazları


Çocukluğum 12  Eylül darbesi ve ardından hüküm süren askeri tarassut altında geçti diyebilirim. Hiza istikamet ve yanaşık düzen uygulamalarını aratmayan bir okul dönemi ile zaten her Türk asker doğar pratiğini yaşamış oldum. Daha ilkokul çağında okul sıralarında yaşadığım bu tektipçi uygulamaların tek faydası, askerlik sırasında verilen komutlara hiç yabancılık duymamam  oldu.  Haa bir de mili güvenlik derslerinde onbaşıdan orgenerale kadar tüm rütbe ve işaretleri ezberlemiş olmanın verdiği özgüven ile dayanılmaz bir gurura da kapılmıyor değildim.

 

Neyse uzatmadan esas konuya geleyim.

İşte tam bu dönemde bir akrabamız İstanbul’a çalışmaya gelmiş ve yaşadığımız iki göz evde  bizimle beraber kalmaya  başlamıştı. O zamanlar büyük şehirlere önceden göçenlerin evi, köyden yada kasabadan gelen akrabalar için bir konaklama ve otel vazifesi görürdü. Şimdi sayısını hatırlamayadığım birçok eş dost akraba ve tanıdıklar (tanıdıkların tanıdıkları) iki göz bu evde kaldılar. Hatta bazıları yıllarca kaldı. Yaz tatillerinde ekine  bağa bahçeye gidip sezon bitince tekrar gelenler de cabası. İşte bu uzaktan akrabamız olan adam birgün yüzü gözü yara bere içinde eve gelmişti. Ne oldu ne bu halin diye üstelesek de nasıl bu hale geldiği hakkında hiçbir şey  söylememişti.

 

Sonradan işin aslı ortaya çıktı. Akrabam olan bu zat-ı muhterem esasen zamanın ruhunu okuyabilen tipik bir köylü kurnazı imiş. Adam, özellikle herhangi bir banka şubesi yada karakolun dibinde yada yakınında gözüne kestirdiği bir lokantaya giriyor, yiyip içip karnını doyuruyormuş.  (Niçin bu yerlere yakın lokanta diyenlere az sabır diliyorum.) Bizim  uyanık,  karnını iyice doyurduktan sonra gözünü kestirdiği bir garsonu çağırıp onunla tartışmaya  başlıyormuş ve ardından yüksek sesle “ Sen Atatürk’e ve Kenan Evren paşaya nasıl küfredersin be adam nasıl hakaret edersin lannnn” diye ortalığı velveleye vermeye başlıyormuş. Ardından da dışarda bankanın önünde nöbet tutan askere yada  karakola seni teslim edeceğim diye terör estiriyormuş. (O dönem bankalarda asker  24 saat nöbet tutardı, karakol zaten malum) Lokanta sahibi ve müşteriler de aslı olmayan bu tiyatroya inanıp ortamı sakinleştirmek için bizim uyanık akrabayı teskin etmeye ve alttan almaya çabalıyorlarmış. Neyse olay bir şekilde tatlıya bağlanıp kahve ve tatlısı ikram edilen akrabamız, lokantadan çıkıp gidince herkes bir şekilde rahatlatıyormuş. Bu arada hesap ne oldu diye soracak olursanız, o hengamede bunu kim düşünecek. Lokantacının derdi bu vartayı atlatmak ama  bizim uyanık akrabanın tek derdi zaten hesap ödememek. Bu tiyatronun yegane amacı da bu zaten.

 

Elbet çekirge bir zıplar iki zıplar.  Bizim uyanık dalgınlıktan mı artık tembellikten mi bilinmez daha önce ortalığı birbirine kattığı  bir lokantaya yanlışlıkla tekrar gidince  bunu tanıyan lokanta çalışanlarının elinden temiz bir dayak yer. O gün eve kafa yarık göz patlak gelmesinin sebebi de buymuş.

 

Elbette zamanın ruhunu okuyan! sadece  benim bu akrabam değildi. Kısa bir zaman içinde öyle olmadığını da öğrenmiş oldum. Bu tipler her dönemin konjonktürüne uygun türlü versiyonlarıyla habire  karşımıza çıkıp durdu. Kimi siyasetçi, kimi yazar, kimi gazeteci, akademisyen, işinsanı, STK temsilcisi, bürokrat, kimi yargı mensubu ve  daha bir sürü çeşit çeşit tipler. Özünde kurnazlık geni taşıyan bu eğitimli ve kariyerist zevatın bizim uyanık akrabadan daha komplike işlere imza attıklarını da görüyor ve yaşıyoruz.

 

Her dönem olduğu gibi bu dönemin de ruhunu yakalamaları için gerek-yeter şart; civa gibi akışkan ve de çok esnek bir iskeket yapısına sahip olmakla mümkün. Bir de her durumda yalakalıktan asla utanmamak gerekiyor. Birgün yalakalığı ile nam salmış bir bürokrata; Abi niçin böyle yapıyorsun ne gerek var dendiğinde “şimdiye kadar hiçbir zararını görmedim, hep faydasını gördüm” demişti. Bu tipler öyle pratik ve öyle uyanıktır ki, yeteri kadar müşteri toplanmadan asla ortaya çıkmıyorlar. Kafi miktarda alıcının toplandığını gördükleri dakika tezgahlarını açıverirler.  Çoğunlukla sattıkları şeyi kendileri asla kullanmazlar ama sermayesini kendi nam ve hesaplarına zimmetlerine geçirmekte de bir beis görmezler. Bu konuda pek bir mahirdirler.

 

12 Eylül cunta döneminde Kenan Evren’in öncülüğünde pompalanan hamaset goygoyunun ideolojisi (her ne kadar içi boş olsa da) Atatürkçülük ise de, inançlı bir Müslüman olduklarını ispat icin sığındıkları sihirli kelime “benim annem de başörtülü” argümanı idi. O günün yükselen değerini keşfeden bizim uyanık akrabanın bugün kü versiyonları, bugünün yükselen değerleri ile parsel parsel verip parsaları topluyorlar.  O gün bir akşam yemeğini bedavaya getirmek için oynanan tiyatro bugün, elinin değdiğini altın yapan büyülü iktidar olanakları için yapılıyor. Kimi yaranmak ve makam mevki elde etmek için, kimi ötekileştirmekten korunmak için, kimi rant, kimi de gerçekten inandığı için olsa da, günümüzün  bu içi boş hamaset değirmenine su taşıyanların sayısı azımsanamayacak kadar çoğaldı.

 

Eski demokratik söylem ve nutukları ile kendi mahallesinden olmayanlar tarafından bile sempati duyulan  bir yapı, gele gele ağzını açanın dilini, düşünenin kafasını koparmaktan bahseden bir zihniyete evrildi. İmam- cemaat ilişkisi ile yukarıda söyleneni bir buyruk gibi gören , köpeksiz köyde değneksiz gezmenin verdiği özgüvenle ona buna  kılıç sallayan guruplar, durumdan vazife çıkarmayı zaten dört gözle beklemiyorlar mı?

 

Ülkenin zenginliğinden pay kapmak adına altta kalanın canı çıksın diyen azgın bir gurubun elinde tarümar olmuş yağmalanmış bir toprak parçası mı bizim ülkümüz? Nedir bizim medeniyet tasavvurumuz?

Gele gele ulaştığımız nokta, zamanında bir akşam yemeğini bedavaya getirmek için uyanık! bir kurnazın oynadığı tiyatroya, günümüz yeni versiyonları için tevil üretme kolaycılığı mı?

 

Ahhh o eski sözler, ahh o eskiden okunan şiirler ve hatta bunun için cezaevinde yatan siyasetçiler, belediye başkanları! Yaşadıkları haksızlıklar ve iftiralar karşısında bilenen ve direnen idealist demokrasi savaşçısı o yüksek ruhlar!!!

Ne oldu? Nereye saklandınız? Hangi sandukalara  kilitlediniz insanlık adına, fikir, ifade ve inanç hürriyeti adına adadığınızı haykırdığınız ruhlarınızı !!!

 

Kötü başlayıp iyi bitirmek mi, yoksa iyi başlayıp kötü bitirmek mi daha evladır. Aslında iyi başlayıp iyi sonlandırmak tercih edilir ama hiç değilse iyi başlamamış olsa da iyi bitirmek gerekirdi. En azından ehveni şerdi. Her halükarda kötü biten bir şeyi kimse istemez. Sinema seyircisi mutlu son ister derler ya onun gibi.  İyi başlayan ama hikayenin sonunda kötü bir miras bırakan bu iktidar zihniyetinin ipe sapa gelmez zırvalarından herkes bir pay çıkarır umarım. Ama en çok da iktidar ve yandaşlarının düşünmesi gerekir.  Zira sonları, bedava yemek için oynadığı küçük oyunun farkedilmesi ile  lokanta çalışanlarından dayak yiyen bizim uyanık akraba gibi olabilir.

 

Çetin Altan rahmetli, ülkemizi don lastiğine benzetir ve uzar zannedersin ama  bir bırakırsın eski haline dönüverir diyerek tasvir etmişti. İnsanımızı da (ki teşbih yaptığını ifade edelim zira nirvana derecesinde alıngan bir halkımız var)

Batıda düello vardır, doğuda pusu. Biz doğu ile batı arasında olduğumuz için düelloya çağırıp pusu kurarız diye tarif ederdi. Haklı mı acaba ?