Rubil Gökdemir


ATEŞ ÇEMBERİNDE BİR İSTİSNA: ORTA DOĞU SOSYOLOJİSİ VE TÜRKİYE

Orta Doğu yine yanıyor.


Orta Doğu yine yanıyor.
Barutun kokusu haritaların kaderini, paranoya haline getirilmiş korkunun dili, toplumların istikametini tayin ediyor.
ABD'nin hegemonya kavgası ve dini dogmatizm ve saldırganlığı güvenlik ideolojisi haline getirmiş İsrail ile "direniş hattı" kurmak iddiasındaki İran arasında devam eden ahlaksız savaş, yalnızca askeri bir hesaplaşma değildir; bu, aynı zamanda bölgenin dini dogmatizmle tahkim edilmiş sosyolojik fay hatlarının yeniden kırılmasıdır.
Çünkü Orta Doğu’da savaşlar sadece cephelerde verilmez.
Kimlikler savaşır. Mezhepler konuşur. Hafızalar hesaplaşır.
Irak’ta etnisite ve mezhep, devleti aşındıran iki ayrı akıntı gibi birbirini besler.
Suriye’de iç savaş, yalnızca bir iktidar mücadelesi değil; parçalanmış bir toplumun kendi iç yankısıyla çöküşüdür.
Lübnan ise bir “denge mucizesi” olarak sunulsa da, aslında her krizde yeniden çözülen kırılgan ve kompartımanlara bölünmüş bir mutabakattır.

Bu coğrafyada hukuk devleti, demokrasi çoğu zaman bir ideal değil, dini, ideolojik sosyolojik gerçekliğe çarpan çöldeki bir serap, bir hayaldir.
Dışarıdan ithal edilen modeller, toprağın ruhunu tanımayan tohumlar gibidir; filizlenmezler, tutmazlar, hatta bazen toprağı daha da çoraklaştırırlar.

İşte bu yüzden, bugün yaşanan büyük gerilim —Tahran’dan Tel Aviv’e, Basra’dan Şam’a, Körfeze uzanan hat boyunca— yalnızca devletleri değil, toplumların iç dokusunu da sarsmaktadır.
Çünkü burada devletler kırıldığında, toplumlar da çözülür.

Ve tam da bu noktada bir istisna belirir: TÜRKİYE.
Türkiye, aynı coğrafyanın içinde yer alır; fakat aynı sosyolojik yazgıyı taşımaz.
Bu fark bir tesadüf değil, uzun ve sancılı bir tarihsel yürüyüşün sonucudur.
Kimse bu tespitlerimizi parti-purtu hesaplarına ucuz malzeme yapmasın. Bin yılın, son iki asrın özetini yazıyoruz.
İşte bu sebeple bu coğrafyanın üç kıtanın ve medeniyetlerin kesişim noktası olduğunu sakın kimse unutmasın.

Bu istisnanın iki asırlık modernleşme çabasının,
Devlet aklıyla yürütülen kurumsal dönüşümün,
tüm eksiklerimize karşın hukukun, ekonominin ve toplumsal yapının ortak acı ve sevinçlerle yoğrulmuş ortak zeminde buluşalabilmesi olduğunu sakın kimse unutmasın.
Daha tamamlanmamış bu süreç, Türkiye’yi sadece bir devlet olarak değil, bir “toplumsal bütünlük projesi” olarak da şekillendirmiştir.

Elbette Türkiye kusursuz değildir.
Toplumsal gerilimleri, hukuk ve demokrasi açığı, kimlik tartışmaları, gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlikleri, siyasal dalgalanmaları vardır.
Ancak bütün bu fay hatlarına rağmen, toplumun büyük kısmını kapsayan bir ortak aidiyet zemini hâlâ mevcuttur. Bu, Orta Doğu’da nadir görülen bir durumdur.

Bugün İran ile İsrail arasındaki gerilim tırmanırken, bölge ülkeleri yeniden kendi iç kırılganlıklarıyla yüzleşmektedir.
Çünkü dış savaşlar, iç gerçekleri görünür kılar.

Türkiye için mesele, bu ateş çemberinde taraf olmak ya da olmamak değildir yalnızca.
Asıl mesele, kendi sosyolojik istisnasını koruyabilmek, derinleştirebilmek ve tahkim edebilmektir.

Zira Türkiye’nin en büyük gücü; askeri kapasitesi, jeopolitik konumu ya da diplomatik manevra kabiliyeti değil; toplumunun, tüm farklılıklarına rağmen birlikte kalabilme ihtimalidir.
Bu ihtimal, bu ülkenin en büyük stratejik sermayesidir.

Belki de bu yüzden, Orta Doğu’da gerçek anlamda barışın yolu; önce devletlerin değil, toplumların bütünleşmesinden geçer.
Türkiye’nin hikâyesi henüz tamamlanmış değildir; 25 YILLIK TÜRKİYE RÖNESANSI ile bu hikaye menziline varacaktır.
Bu hikâye, bu coğrafyada hâlâ mümkün olanın en güçlü kanıtları ve rol modeli olarak tamamlanmak zorundadır.
Ateşin ortasında bile, birlikte kalabilmek bu aydınlanma hikayesiyle mümkündür.
Gayret, dua veya temennilerimiz bu hikaye içindir.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü