Türkiye’nin bazı meseleleri vardır; konuşulmadığında büyür, yanlış konuşulduğunda daha da derinleşir. Kürt meselesi bunların başında gelir. Yıllardır ya güvenlik parantezine sıkıştırıldı ya da romantik söylemlerin arkasına gizlendi. Oysa bu mesele ne sadece güvenliktir ne de sadece siyaset. Bu mesele, doğrudan devlet aklıyla ilgilidir.
İmralı’da gerçekleşen ve kamuoyuna yansıyan bu görüşme, bu yüzden basit bir temas olarak görülemez. Aynı şekilde, başlı başına bir çözüm olarak da sunulamaz. Asıl mesele, ne söylendiğinden çok nasıl bir zemin önerildiğidir.
Metin dikkatle okunduğunda, Abdullah Öcalan’ın anlatısının büyük ölçüde tarihsel referanslar, lider portreleri ve bölgesel tehditler üzerinden kurulduğu görülüyor. Malazgirt’ten Cumhuriyet’e, Özal’dan bugüne uzanan geniş bir anlatı… Ancak burada şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Bu tarih, meseleyi açıklamak için mi anlatılıyor; yoksa bugünkü sorumluluğu dağıtmak için mi?
Devletler geçmişle övünür ama bugünden kaçamaz.
Silahsızlanma meselesi ise metnin en kırılgan noktasıdır. Bir yandan “çatışmasızlık”, “fesih” ve “çekilme” ifadeleri kullanılıyor; diğer yandan Kandil, Suriye, SDG ve farklı silahlı yapılar açıkça varlığını sürdürüyor. Bu tablo, toplum açısından net değildir.
Toplumun beklentisi son derece açıktır:
Silah bırakıldıysa, bu herkes için bağlayıcı, denetlenebilir ve geri dönüşsüz olmalıdır.
Aksi halde bu, çözüm değil zaman kazanma olarak okunur.
Özellikle şehit aileleri için bu mesele soyut kavramlarla değil, somut gerçeklerle ölçülür. Devlet cümlelerini onların vicdanı test eder.
Metinde Meclis Komisyonu vurgusu yapılması önemlidir; ancak burada kritik bir ayrım vardır. Meclis’in bilgilendirilmesi yetmez. Meclis, sürecin merkezi ve asli öznesi olmak zorundadır. Türkiye gibi bir ülkede bu büyüklükte bir mesele, kişisel temaslar ve kapalı görüşmeler üzerinden yürütülemez.
Tam da bu noktada Selçuk Özdağ’ın yıllardır altını çizdiği temel ilke devreye girer:
Hukuk kişilerle değil, kurumlarla işler.
Devlet, gizli mutabakatlarla değil, açık ilkelerle yönetilir.
“Umut hakkı” gibi başlıklar yalnızca hukuki değil, derin bir vicdani tartışmayı da zorunlu kılar. Toplumsal adalet duygusu gözetilmeden atılan her adım, yeni kırılmalar üretir. Devletin hafızası güçlü olmalı ama vicdanı da diri kalmalıdır.
Metinde sıkça kullanılan “olmazsa felaket olur” dili ise ayrıca dikkat çekicidir. Darbeler, dış müdahaleler ve büyük yıkımlar üzerinden kurulan bu söylem, bir uyarı olarak anlaşılabilir. Ancak siyaset korku üzerinden değil, güven üzerinden inşa edilir. Toplum tehdit diliyle değil, makul gerekçelerle ikna olur.
Bölgesel denklemler elbette önemlidir. Suriye, İran, Irak ve İsrail gerçeği yok sayılarak bu mesele ele alınamaz. Ancak Türkiye’nin iç barışını başka aktörlerin stratejik hesaplarına bağlamak da kabul edilemez. Demokratik entegrasyon, üniter yapı ve hukuk birliğiyle birlikte anlam kazanır. Bu konularda en küçük bir muğlaklık, büyük bedellere yol açar.
Sonuç olarak şunu net biçimde söylemek gerekir:
Türkiye bu meseleyi konuşmak zorundadır. Ama geçmişte yapılan hataları tekrarlayarak değil. Silahların gerçekten susması, Meclis’in merkezde olması, hukukun kişiselleşmemesi ve mağdurların sesinin bastırılmaması bu sürecin asgari şartlarıdır.
Bu ülkenin ihtiyacı gizli pazarlıklar değil; açık, onurlu ve toplumu ikna eden bir devlet aklıdır.
Doğru yönetilirse bu süreç tarih yazabilir.
Yanlış yönetilirse bedelini yine millet öder.
Ve Türkiye artık bu bedelleri ödeyecek bir ülke değildir.
