Son bir yıla yakın bir süre Türkiye’de kaldım.
Almanya’ya dönüşüm ise beklediğimden çok daha büyük bir hayal kırıklığı oldu.
Sebebi Almanya değildi.
Sebebi, kendi toplumumuzun siyasal davranışıydı.
İnsan yaşadığı topluma dışarıdan baktığında çok daha farklı analizler yapabiliyor. Nasıl biz Almanya’dan Türkiye’ye bakarken farklı bir perspektif kazanıyorsak, Türkiye’den Almanya’ya baktığımızda da benzer bir tablo ortaya çıkıyor.
Son yıllarda özellikle Almanya’nın Ukrayna’dan ve Ortadoğu’dan aldığı mülteciler, Almanya’daki Türk toplumunun bir kısmında ciddi bir rahatsızlık oluşturmuş durumda.
Fakat asıl dikkat çekici olan bu rahatsızlığın kendisi değil.
Asıl dikkat çekici olan, bir zamanlar bu ülkeye “misafir işçi” olarak gelen insanların çocuklarının ve torunlarının, bugün kendilerini tamamen entegre olmuş hatta yer yer asimile olmuş görerek yeni gelen göçmenlere karşı sert bir tavır almaya başlamasıdır.
Daha da çarpıcı olan ise, bu tavrın giderek Almanya’da yükselen aşırı sağ bir parti üzerinden ifade edilmesidir.
Bu partinin adı AfD — Almanya için Alternatif.
AfD siyasetini büyük ölçüde göçmenler üzerinden kuran; ayrıştırıcı, ötekileştirici ve yabancıları tehdit unsuru gibi gösteren bir dil kullanmaktadır.
Buna rağmen son yıllarda yapılan bazı kamuoyu araştırmaları, Almanya’daki göçmen kökenli seçmenler arasında, özellikle Türk kökenliler içinde AfD’ye yönelik sempatinin arttığını göstermektedir. Bu durum Alman siyaset bilimcilerin ve araştırma merkezlerinin de dikkatini çekmiş durumdadır.
Elbette bunun çeşitli nedenleri vardır:
Avrupa’daki güvenlik tartışmaları, Ukrayna savaşı sonrası oluşan siyasi atmosfer, Ortadoğu’dan gelen yeni göç dalgaları ve Avrupa genelinde yükselen milliyetçilik.
Fakat burada gözden kaçan çok önemli bir gerçek var:
Irkçı ve aşırı milliyetçi siyaset hiçbir zaman yalnızca tek bir hedefle sınırlı kalmaz.
Bugün hedefte başka bir göçmen grubu olabilir.
Yarın ise aynı siyaset, bugün onu destekleyenleri bile hedef haline getirebilir.
Avrupa tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Ne yazık ki Batı Avrupa’da yaşayan Türklerin önemli bir kısmı Avrupa’nın ırkçılık tarihini, Almanya’nın faşizm deneyimini ve bunun insanlığa nelere mal olduğunu yeterince bilmiyor.
Yozgatlı, Sivaslı, Gaziantepli, Trabzonlu, Rizeli birçok insan, belki iyi niyetle, belki sadece güvenlik ve düzen isteğiyle bu siyasi akımlara yakın durabiliyor.
Ama tarih bize çok açık bir şey söylüyor:
Irkçılığın en büyük yanılgısı, ona destek verenlerin kendilerini o ırkçılığın dışında sanmasıdır.
Oysa ırkçılık eninde sonunda herkesi içine çeken bir dışlama mekanizmasına dönüşür.
Bugün başkasına yönelen nefret siyaseti, yarın çok rahatlıkla dönüp sizi de hedef alabilir.
Bu yüzden Batı Avrupa’daki Türk toplumunun siyasal tercihlerini öfke, korku ve tepki üzerinden değil; demokrasi, hukuk devleti ve birlikte yaşama kültürü üzerinden şekillendirmesi gerekir.
Aksi halde tarihin ironisi ağır olur:
Dünün göçmenleri, yarının hedefi haline gelebilir.
Kalın sağlıcakla.
