Selim Gürbüzer


Hz. Ali Kerremallahu Vechehu

Allah Resulü (s.a.v)  Medine’ye vardığında ise kendisiyle birlikte hicret edenleri en güzel bir şekilde karşılayıp bağırlarına basan Ensar halkıyla muhacir arasında ikili kardeşlik bağı kurmayı ihmal etmezken bu ikili kardeşlik bağından sadece Hz. Ali (k.v)’i muaf tutacaktır...


       Hz. Ali (k.v), Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Ebû Talib’in oğludur. Fâatıma bint Esed annemiz evladına kendi babasının adı “Esed” ismini koymuştu koymasına ama Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)   kızı Fatıma’ya Ali ismini telkin etmiş ve ömrün sonuna kadar da bu isimle anılmıştır hep.

        Hz. Ali (k.v)  çocuk yaşta, Allah Resulünün Hatice validemizle birlikte ibadet ederken gördüğünde merakından bu yaptığınız nedir diye sorduğunda bu hususta önce kendisine bilgi sunulduktan sonra bu yola öyle davet edilmiştir. O da cevaben şöyle der. 

        -Hele bir babama danışayım öyle karar veririm. 

        Allah Resulü (s.a.v) aldığı bu cevap üzerine kendisine; 

       -Ey Ali! Olur ya, karar vereceğin aşamada, şayet bu dini kabul etmeyecek olursan yine de bu işi gizli tutmanda fayda var diye tembihler. 

       Tabii Hz. Ali (k.v) kendisine yapılan bu daveti babasına söylemekten vazgeçip ertesi gün Allah Resulünün huzuruna vardığında yaşından büyük akıl dolusu şu sözlerle:

       -Ey Allah’ın Resulü! Yüce Allah (c.c)  beni yarattığında babama mı danıştı ki şimdi ben kalkıp da din hususunda ona danışacak olayım demek suretiyle çocuk yaşta ilk Müslüman olma şerefiyle şereflenen ilk isim olur. 

        Peki ya babası Ebu Talib? O da malum, Müslüman olmaz ama oğluna da bu hususta niye Müslüman oldun diye de her hangi bir telkinde bulunmaz,  tam aksine yeğeni Muhammed (s.a.v)’in “el emin” olduğunu telkin edip itaat etmesini öğütler.

       Ne diyelim, çocuk yaşta iman etme şerefine nail olmak hasleti bu ya,  işte kendisi bu duygu seli içerisinde  “kerremallahu vecheh” sıfatına haiz halet-i ruhiye içerisinde bu kutsi dava için koşturur da. Nitekim ister tanıdık olsun ister yabancı hiç fark etmez, günlerden bir gün Gıfar kabilesinden bir yabancıyı Mekke’de görünce onu üç gün evinde misafir etmeyi kendine vazife edinir.  İlginçtir misafir edeceği kişi tıpkı kendisi gibi cömert ve ilerisinde sahabe halkasının en önemli simalarından biri olarak ismini yazdıracak olan Ebû Zer el-Gıfârî (r.a)'den başkası değildir elbet. Malumunuz Arap geleneklerine göre üç gün boyunca misafire ne için geldin diye sual edilmez. Ta ki Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) üçüncü günü dolar işte o zaman kendiliğinden buraya geliş gayesinin Peygamberliğini ilan eden Muhammed (s.a.v)’i görmek olduğunu söyler. Zaten Hz. Ali (k.v)’inin de canına minnet tam da ağzından duymak istediği cümlelerdi bu. Ve hemen bu dileğini yerine getirmek için tez elden misafirini Hane-i Saadette Allah Resulü ile görüşmesini sağlayıp Müslüman olmasına vesile olur da. 

       Tabii ki Hz. Ali (k.v)’in yaşadığı ilkleri sadece bunlarla sınırlı değil, kendine özgü yaşadığı daha birçok ilkleri yaşamışlığı da söz konusudur.  Şöyle ki; Allah tarafından Müslümanlara hicret izninin vahiyle bildirilmesiyle birlikte müşrikler Darünnedva’da Allah Resulünün (s.a.v) katline ferman verip öyle karar almışlardı.  Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine hemen tedbir almayı elden bırakmayıp; 

        -“Ey Ali! Bu gece benim yerime yatağımda yat, daha sonrasında da Medine’ye gelirsin” diye beyan buyurduğunda hiç tereddüt etmeksizin hemen emrin gereğini yerine getirerekten ilk can yürek isim olur. Böylece korkusuzca gül kokulu yatağında mışıl mışıl uyumaya koyulacak derecede cesaret örneği sergileyebilmiştir. Hatta akabinde o da yalın ayak halde uzun bir yürüyüşün ardından ayakları şişmiş bir halde Medine’ye hicret için yola revan olup kafilenin mola verdiği yere yetiştiğinde Resul-i Ekrem (s.a.v) mübarek tükürüğünü ayağına sürüverip böylece o an yorgunluğunu üzerinde atmanın mutluluğunu tatmış olur da.  

        Allah Resulü  (s.a.v)  Medine’ye vardığında ise kendisiyle birlikte hicret edenleri en güzel bir şekilde karşılayıp bağırlarına basan Ensar halkıyla muhacir arasında ikili kardeşlik bağı kurmayı ihmal etmezken bu ikili kardeşlik bağından sadece Hz. Ali (k.v)’i  muaf tutacaktır. Zira Allah Resulü (s.a.v)  Ensar ve muhaciri birbiri arasında kardeş kıldığı Medine’de, yediden yetmişe hemen herkesin huzurunda Hz. Ali hakkında “Sen benim dünya ahiret kardeşimsin” diye beyan buyurmak suretiyle onun ileride ehlibeyt ocağını tüttürecek ilk damat olacağının işaret nişanı olsa gerek kendine has kardeş kıldığını ilan ediverir.  Nitekim ileriki günlerde Allah Resulünün gül kokulu sevgili kızını nikâhına almak için önce Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) talip olurken sonrasında ise Hz. Ömer (r.a) talip olur. Ancak Allah Resulü (s.a.v)  her ikisinden gelen talebe karşılık susmayı yeğler. Daha sonrasında Hz. Ali (k.v) talip olduğunda ise bu kez suskun kalmayıp bizatihi kendi onayı ile ehlibeyt neslinin devamına vesile olacak nikâhların en güzelini kıymış olur.  

      Hakeza Hz. Ali (k.v)’in yaşadığı ilklerden bir başka hatırasına baktığımızda her girdiği savaşta er meydanına çıkıp Zülfikar kılıcıyla rakiplerini bir bir devirip alt edişiyle de dikkatleri üzerine çeken isim olduğunu görürüz. Öyle ki, Hendek savaşında Amr’ın Hendeği aşıp birkaç kez 'Yok mu karşıma çıkan” diye meydan okuyuşu karşısında, o da her defasında yerinde duramayıp öne atılacak derecede gözü kara yiğitlik örneği sergileyecektir. Amma velakin onun öne atılma isteği Allah Resulünce; 

     -“Ey Ali! Hele bir yerinde dur, karşındaki kişi Amr!” diye beyan buyurmasıyla kendisi dizginlendiğinde verdiği cevap son derece manidardır: 

      -“Ya Resulullah! O Amr ise bende Ali’yim” der. 

      Efendimiz (s.a.v)  ister istemez bu durumda Hz. Ali (k.v)’in ortaya koyduğu bu gözü kara deli yürek cesaretine kayıtsız kalmayıp bu kez kendi eliyle zırhını ve Zülfikar kılıcını kuşandırıp er meydanına öyle salar.  Hiç kuşkusuz Allah’ın Aslan’ı Ali (k.v) bu ya, er meydanına çıktığında hemen rakibi Amr’a kılıcıyla yaptığı üst üste ani darbelerle alt edip böylece rüştünü ispatlamış olur. Hatta rüştünü ispatlamanın bir başka kahramanlık abide örneğini Hayber’in fethinde de kendini gösterir. Öyle ki, Hayber’in fethi hiçte kolay olmamıştı.  Tâ ki fethin muştusu olarak Tevhid sancağı Hz. Ali (k.v)’e teslim edilir ancak o zaman Fethi mübin gerçekleşmiş olur. Derken uzun süren muhasaralar neticesinde Hayber fethinin gerçekleşmesinin akabinde Hz. Ali (k.v) artık bundan böyle Allah’ın Aslan’ı anlamında “Haydar”  unvanıyla adından söz ettirir bile.  

        Sadece kendisine Haydar unvanı mı layık görülür? Elbette ki bunun yanı sıra kendisine özgü verilen daha birçok unvanlar da var. Şöyle ki günlerden bir gün Resul-i Ekrem (s.a.v)  mescide geldiğinde Hz. Ali’yi toz toprak içerisinde uyur halde gördüğünde mübarek eliyle üzerindeki toz toprakları silkeleyip;

        -Ey Turab! Artık uyan diye seslenir. Derken arkadaşlarınca bundan böyle kendisi tozlu topraklı anlamında Ebu Turab künyesiyle çağrılacaktır.  

         Peki ya,  Allah Resulü (s.a.v)  evlendirdiği kızı Hz Fatıma annemiz ve amcasının oğlu Hz. Ali (k.v)’in izdivacından doğan torunlarına hangi isimleri layık görmüştür?  Malumunuz Hz. Ali (k.v)  hem ilk doğan oğlu için hem de ikinci doğan oğlu için Harb ismini vermişti ki, Allah Resulü (s.a.v)  her ikisine de bu isimleri uygun görmeyip torununun birine Hasan (güzel) ismini layık görürken diğer torununa ise Hüseyin (küçük güzel) ismini layık görmüştür.  Hatta Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) torunlarına sadece isim koymakla kalmayıp hem Fatıma annemizi hem de torunlarını abasının altına alarak  ‘Onlar benim ehli beytimdir’ deyip böylece manevi şemsiyesi altında kızıyla birlikte sarıp sarmaladığı torunları bundan böyle kıyamete kadar “Cennet Gençlerinin Efendisi” olarak yâd edilmiş olacaklardır hep.  

       Evet, bu öyle şerefli bir yâd edilmedir ki ‘ehlibeytim” dediği torunları kanalıyla kıyamete kadar Seyyid ve Şerif nesli her devirde neslini devam ettirerek yâd edileceklerdir. Hem üstüne üstük tıpkı bu Kerbelâ’da yaşanan çileyle yoğrulmuş o dramatik acı olayın ardından şehit tacıyla taçlandırılmış yâd edilişin ta kendisi zişândır bu. Düşünsenize Hz. Ali (k.v)  ve Fatıma annemiz Ehl-i beyt neslinin iki gülfidanı ebeveynleri olarak bile bir bakıyorsun ömür boyu mütevazı bir şekilde aynı baş yastıkta kıt kanaat içerisinde ehlibeyt ocağını bir ömür boyu tüttürmeyi başarabilmişlerdir. Üstelik kendileri aç kalma pahasına da olsa kapıyı çalan her fakiri eli boş göndermeyip elde avuçta ne varsa onların ihtiyaçlarını gidererekten sevindirebilmişlerdir. Derken günlerinin çoğunu Allah'a şükrederek geçirip böylece fakirlerin gözlerine yansıyan o sevinç ışıltıları açlıklarını unutturmaya ziyadesiyle yetmiştir. Hatta gün gelir Allah Resulü (sa.v)’in; “Cennet hanımlarının Seyyidelerinden ilk defa kendisine kavuşacak olanın Fatııma’dır” diye dile getirdiği beyanının tecelli ettiği gün ‘Muhsin’ adlı torunu da dünyaya geliverir. Ancak ne var ki Fatıma annemizden doğan bu çocuk fazla yaşamayacaktır.  

                                                                             

                                                                               Devam edecek