Hakan Özen


İran’dan sonra hedef Türkiye’mi?

İran Sonrası Türkiye: Bölgesel Riskler ve İç Barış


Orta Doğu, son bir asırdır olduğu gibi yine küresel emperyalist güçlerin "yaratıcı kaos" teorilerini denediği bir laboratuvara dönüştü. ABD ve İsrail’in İran eksenli operasyonları, bölgedeki tüm statükoları altüst ederken, kamuoyunda o malum ve tedirgin edici soru yankılanıyor: “İran’dan sonra sıra Türkiye’ye mi gelecek?”

Bu sorunun sadece bir korku iklimi yaratmak için değil, bölgedeki stratejik satranç tahtasını yeniden kurmak için sorulduğunu görüyoruz. Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Afganistan’a kadar uzanan bu ateş çemberinde Türkiye, sadece bir coğrafi terim değil, oyunun gidişatını belirleyen en kritik kaledir.

Türkiye’nin bu fırtınadan etkilenmeyeceğini düşünmek saflık olur; ancak doğrudan bir hedef olacağını iddia etmek de rasyonel analizden uzaktır. Türkiye’nin güvenliği, tesadüflere değil, somut gerçeklere dayanmaktadır. Türkiye, dünyanın en büyük askeri ittifakının vazgeçilmez bir parçasıdır. Konvansiyonel bir saldırı, sadece Ankara’yı değil, tüm küresel sistemi karşısına almak demektir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernizasyonu ve yerli savunma sanayindeki atılımlar, doğrudan bir saldırının maliyetini herhangi bir güç için "katlanılamaz" hale getirmektedir. Enerji koridorlarının, göç yollarının ve lojistik hatların merkezindeki bir Türkiye’nin istikrarsızlaşması, Avrupa başta olmak üzere tüm Batı dünyasının kaosa sürüklenmesi demektir.

Realist bir yaklaşımla kabul etmeliyiz ki; günümüzde savaşlar artık tanklarla, tüfeklerle değil; ekonomik manipülasyonlar, siber saldırılar ve dezenformasyon dalgalarıyla yürütülüyor. Türkiye’ye yönelik asıl baskı alanı burasıdır. Diplomatik yalnızlaştırma çabaları ve ekonomik yaptırım tehditleri, aslında Türkiye’nin manevra alanını daraltmaya yönelik hamlelerdir. İşte tam bu noktada, iç cephemizin sağlamlığı hayati bir önem kazanıyor.

"Terörsüz Türkiye" Bir Milli Güvenlik Doktrinidir

Son dönemde devlet aklının vurguladığı "Terörsüz Türkiye" süreci ve PKK’nın silah bırakması meselesi, basit bir iç politika hamlesi olarak okunamaz. Bu, yaklaşan büyük bölgesel türbülansa karşı alınan en stratejik önlemdir. Bunun önemli nedenlerine değinmekte yarar görüyorum;

Enerji Tasarrufu: Terörle mücadeleye ayrılan devasa ekonomik ve askeri kaynaklar, doğrudan bölgesel savunma ve kalkınmaya aktarılacaktır.

Toplumsal Bağışıklık: İç barışını sağlamış bir toplum, dışarıdan gelecek hiçbir asimetrik operasyona geçit vermez.

Tam Konsantrasyon: İçerideki prangalarından kurtulan bir devlet akıl ve ordusu, sınırlarının ötesindeki gelişmelere çok daha hızlı, etkili ve proaktif tepkiler verebilir.

Sonuç: Biz Kendi Kaderimizin Mimarıyız

İran’dan sonra Türkiye mi hedef olacak? Cevap net: Türkiye, başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olacak bir devlet değildir. Ancak bu, rehavete kapılabileceğimiz anlamına da gelmez. Bölge yanarken evin pencerelerini kapatmak yetmez; evin temellerini yani adaleti, ekonomiyi ve toplumsal barışı güçlendirmek zorundayız.

Realist analiz bize şunu söylüyor: Doğrudan askeri bir saldırı düşük bir ihtimaldir. Ancak stratejik baskı, her zaman masada kalacaktır. Türkiye, "terörsüz" ve "kenetlenmiş" bir yapıya kavuştuğu ölçüde, bu fırtınalı denizin en güvenli limanı olmaya devam edecektir. Unutmayalım ki; coğrafya kaderdir, ancak o kaderi nasıl yöneteceğimiz bizim stratejik aklımıza ve milli birliğimize bağlıdır.