İçinde bulunduğumuz Ramazan Ayı, çok şükür asırlardır bu topraklara olduğu gibi içerisinde yaşadığımız şehrimize de huzuru, bereketi, paylaşmayı, açın halinden anlamak gibi ulvi duyguları soluduğumuz havaya sakin sakin üfleyerek kültür taşıyıcılığı misyonunu elinden geldiğince yerine getiriyor. Aslında mübarek ile biraz oturup hafif deruni dilden biraz musafahalaşsak derdinin ne kadar iflah olmaz seviyelerde olduğunu göreceğiz ama inmiyoruz oralara. Etrafa bakıyor, içinde bulunduğumuz ayın hürmetine güzel görmeye, güzel bakıp güzel düşünmeye gayret ediyoruz.
Mesela;” Şükret Ey Ramazan: Şu şehrin başına gelenlerin kaçta kaçı senin başına geldi ki?” sorusuyla bile garibimin başı öne düşüveriyor. Öyle ya, bu şehri, buna benzer nice kadim şehirleri sözde seviyorum diye diye ruhsuzlaştırıp, kimliksizleştirmediler mi? Hepsinin dilinde cicili sözleri vardı. Yok ‘Kentsel dönüşüm’, yok ‘Marka Şehirler İdeali’, yok ‘Yeniden Yaşanabilir, Yapılanmalar’ falan da filan. Şimdi Allah korusun: benzer yaklaşımlarla bizim Ramazan’a da gelip, ‘Ramazan’ı yeniden yapılandırıyoruz’, veya ‘Asra uygun yeni nesil Ramazan kutlamaları’ gibi mottolarla niyetlerini bozsalar kim ne yapabilir ne kadar karşı durabiliriz ki?
Aman en iyisi yerinde dursun!
Şehirlerimizi inşa edeceğiz diye yola çıkanların, inşa kelimesini dillerine dolayanların bir nesli nasıl imha ettiklerini ve o yıkımın altında yıllardır nasıl yaşadığımızı tekrar hatırlatıp da şu Ramazan günü az da olsa var olan keyiflerinizi olsun kaçırmayalım.
Mimar Turgut Cansever bir hatırasını naklederken: “1943 yılı ve ilk şehircilik dersimizin hocası da Alman mimar Oelsner. Bütün sınıfa bir soruyla başlar dersine. “Bana söyler misiniz Türk Halkı ne yapmalıdır?” Sınıftaki kırk elli öğrenci hepsi de kendilerince cevaplar verir ama aradığı cevaplar değildir aldıkları. Ben cevaplayayım o zaman der ve: “Dua etmelidir Türk Halkı.” Sınıfta şaşkınlık ve hafiften gülmeler. Alman hoca devam eder. “Alay etmiyorum, ciddi söylüyorum. Ben size bir şey daha söyleyeceğim ama tahminim onu da bilemeyeceksiniz. Pekiyi Türk Halkı ne için dua etmelidir?” Öğrencilerden yine cevaplar gelir ama bu cevaplar da hocanın beklediği cevaplar değildir ve kendi devam eder konuşmasına: “Belediyenin kasalarındaki imar planlarını uygulayacak yöneticiler çıkmasın diye dua etmelidir Türk Halkı. Şayet bu imar planları tatbik edilirse bu ülke birkaç asır asla belini doğrultamaz.”
Bu yüzden haline şükret Ramazan’ım! Samimiyetten uzaklaşılmış da olsa kurulan iftar sofralarında şehrinin üzerine düşen kara bulutları unutmadan şükret ki yakında seni de konuşur olmayalım.
Vaktiyle Anadolu kasabalarının birisinde çok iyi atlar yetiştirilirmiş ve devlet de buraya gönderdiği memurlarla bu atlardan ihtiyacına göre satın alırmış. Memurların bu iş için kasabaya geldiklerinde buldukları ve muhatap oldukları isim de Hasan Ağa’ymış. Ülke zor zamanlardan geçiyormuş ve 1.Dünya Savaşı’ da bitmiş, Ne vatandaşın elinde var üç beş kuruş, ne devletin elinde var ama ata ihtiyacı da yok değil devletin. Memur yine gelmiş kasabaya ama nerede o eski kasaba nerede şimdiki kasaba. Köy harap, çehreler bitkin, simalar yabancı. Aslına bakarsan her şey yerli yerinde de bir şeyler eksilmiş, eksilmiş de dile gelmiyor, dil dönmüyor. Hasan Ağa’yı bulmuş bir köşede iki büklüm. Hasan Ağa ‘da eski Hasan Ağa ama eksik bir yanları. Tıpkı diğerleri gibi, kasaba gibi.
Memur sormuş:
- Hasan Ağa, filan nerede?
- Öldü. Allah rahmet eylesin.
- Ya falana ne oldu?
- Göçtü gitti.
- Nerede bütün o iyi adamlar?
- Hiç birisi kalmadı memur bey.
- Şu adam kimin nesi?
- Bir yabancı.
- Pekiyi ya atlara ne oldu, atlar ne alemde?
- Hepsi kırıldı gitti.
- Pekiyi ya o meşhur ceylan?
- Bir sabah ahırında ölü bulduk onu da.
- Ya sülün: Bakla kırı bir tay vardı, o ne oldu?
- Nazara uğradı sorma.
- Ne diyorsun sen Hasan Ağa. Dorular, yağızlar, o güzelim atların biri olsun kalmadı mı?
- Hepsi, hepsi mahvoldu.
- Desene ki kasabada iyi atlarıyla meşhur ne bir adam kaldı ne de bir at.
İşte o an beli iki büklüm, saçı sakalına karışmış Hasan Ağa başını kaldırıp memurun yüzüne öyle bir bakıyor ve öyle bir söz ediyor ki, Anadolu o günden bu yana belki milyarlarca kez o sözü tekrarlıyor ve o söz yaşıyor halen.
-Senin anlayacağın Bey, iyi adamlar iyi atlara bindileeer, gittiler.
Bu yüzden Ramazan’ın da içinde yaşadığımız zamanın da kıymetini bilelim. Zira içinde iyi insanlar olmayınca, diğerlerinin de bir kıymeti kalmıyor.
‘Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz’ kültürüne ilaveten bir de ‘yiyiniz, içiniz ama kul hakkı hariç’ diyerek kutluyorum Ramazan’ınızı.
‘Ah’ ların, ‘vah’ ların olmadığı Ramazanlara!
Erdal ÇİL
