Mustafa Toygar


NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU - II

DESTAN ŞİİRİMİZİN DOKUZ TUĞLU SERDÂRI


O; Türkçeye hâkim velûd kalemiyle, yüksek ifâde gücüyle, Türk-İslâm kültürüne sâhip bir münevverin hikmet dolu irfânını ve hissiyâtını en üst perdeden dile getiren şâirliğiyle ve gönülleri aşka getiren tarihî destanlarımızı nazma çekerken; bu destanları hem rûhen yaşamış hem kalbinde yaşatmış hem duygularımızı coşturup şahlandırmış hem de mısralardan mîmârî bir âbide inşâ etmiştir.  

O, “Dîn ü devlet mülk ü millet” sevdâsını ve kadim  medeniyet müktesebâtıni; coşkun bir üslup, ruhları kanatlandıran orijinal bir anlatım, aşkın bir heyecan ve çok samimi ifâdelerle şiirleştirirken; kimi zaman kopuzun sesine ezgi, destan nağmelerine sezgi, Türkçemizin güzelliklerine yazgı; kimi zaman mehter marşına âhenk, serhat türkülerine renk, bahadırlığımıza mihenk; kimi zaman akıncılara koldaş, Horasan erenlerine yoldaş, âriflere sırdaş, gariplere dildaş, zaferlerimize gardaş ve ülkü devlerine de arkadaş olmuştur. Kimi zaman da Soğuk Savaş Dönemi’nde son bağımsız Türk devletine yönelik kızıl işgali önlemek için mücâdele verirken “gök ekin misâli biçilip vatana can, bayrağa kan veren ülkücü şehitlerin sagularını da kaleme almıştır. 

O, destanlarında; Türkçe’nin efsunkâr âhengiyle şekillenen nâzenin ses ve söz dehâsıyla, hayâl dünyasında filizlenen ve gönül imbiğinden süzülen zevk, estetik ve edebî güzelliklerle her kelimeye ayrı bir ruh, heyecan, zarâfet ve heybet yüklemiş; her mısraını bir kuyumcu titizliğiyle işleyerek söz ipliğine mânâ incilerini dizmiş, her beyitte her kıt’ada elvan elvan gülümseyen bir renk armonisi yakalamış, eserlerinde sözcüklere nakış nakış turkuaz elbiseler giydirmiş, fikirlerini ve ideâllerini nazım sanatının en latif ifâdeleriyle ortaya koymuş ve  nûrânî ışıltılarla arz-ı endâm eden şiirleriyle de gönüllerimizde taht kurmuştur.

O; koskoca kalbiyle Türk milletini, Türk Dünyasını ve gönül coğrafyamızı kucaklamış, şiirleriyle her okuyanı destan devirlerinin âsûde günlerine götürmüş, gümrah akan nehirler gibi kalplerimizde çağlayanlar oluşturmuş ve Atayurt’tan Anayurda “Kimi kılıç eri, kimi kalem eri, kimi gâibin sırlarına ermiş velî, kimi şâir, kimi ozan, kimi mîmar, kimi âlim, kimi ârif, kimi hoca, kimi hâkan, bey, paşa…[1]diye ifâde ettiği; tarihî mefahirimizden ve “Gül” kokulu ruh ikliminden feyz alarak  dünün güzelliklerini bugüne taşıyanları; turkuaz bir aşla, masal tadında bir anlatımla ve çok latif bir şiir diliyle bizlere sunmuş ve her bir destan  bir güzîde mektup olmuştur. 

O, kaleme aldığı şiirleri ve yazılarıyla; hem insanımızın tarih hafızasını canlı tutmayı hem yeni nesillerin Türk milletine mesûbiyet şuuruyla ve zaferleriyle müftehir olmasını sağlamayı hem de milli mefkûrelerimizi zihinlerde ve yüreklerde kıyâma durdurarak “Kızılelma” gibi mukaddes ülkülerle buluşturmayı ve gençlerimizin tekrar ismiyle müsemmâ tam bir Müslüman Türk olmasını ve “titreyip kendine dönmesini” hedeflemiş ve rahmetli Gâlip Erdem’in; “Tarihimizi süsleyen zaferlerimizin hatırası, yeni zaferlere götürecek bir irâdenin de kaynağı olacaktır.” diye ifâde ettiği hükmü bütün destanlarında temel tema olarak şiirleştirmiştir.

O; destanlarımızı şiirleştirirken bizleri yaşadığı devrin dışına çıkarır ve okurlarına tayy-i zaman ve tayy-i mekân yaşatırken; bâzen Göktürkleri, Karahanlıları, Selçukluları, Osmanlıları dizelerinde resm-i geçit yaptırır, bâzen Kür Şad ihtilalinde Kara Ozan, bâzen Niğbolu önlerinde Yıldırım Beyazıt Han, bâzen de İstanbul’un fethinde Fâtih Sultan Mehmet Han olursunuz.  Bâzen Anadolu’ya ilk akınları yapıp fetihler gerçekleştiren yiğit Türkmen başbuğları Afşin Beyle, Kutalmışoğlu Süleyman Şahla, Artuk Beyle… kılıç sallar;  bâzen de Âhi Mesud, bâzen Sütçü İmam, bâzen Kerkük’te kavim-kardaş, Balkanlarda Evlâd-ı Fâtihan, Doğu Türkistan’da Gök Bayraklı Bala Can,… olur ve onlarla nice güzellikleri ve hüzünleri birlikte yaşarsınız…

O; geçmişten günümüze Türk dünyasını ve gönül coğrafyamızı, hudutsuz hayâl dünyası ve muhabbet gülistânı olan  şâir yüreğiyle kucaklamış; milletimizin çeşitli dönemlerde yaşadıklarını, mücâdelelerini, zaferlerini, hüzünlerini, hicretlerini, gün doğusundan gün batısına seferlerini, sosyal ve siyâsî meselelerini, içinden geçtikleri kültür ve medeniyet dâirelerini, şiir diliyle anlatırken; madde ile mânânın, ilim ile îmanın, aşk ile irfânın, vuslat ile hicrânın, lisan ile destanın, akıl ile heyecânın terkibini yapmış; kaleminiAnamızın ağzımızdaki ak sütü[2] olan Türkçemizle ziynetlendirdiği  gibi millî bir ruh ve mânevî bir bakış açısıyla da  tevhîd etmiştir                                                                   

O; tarihî destanları nazma çekmek için sadece şâirliğin kâfî gelmeyeceğini bilen, bu destanların rûhuna nüfuz edebilmek için yüreklerde Türklük sevdâsı bulunması gerektiğine inanan ve edebî zevkle muhayyileyi, duygu ile düşünceyi, bilgi ile irfânı mezcetmenin ötesinde; “Üç bin yıllık bir mâziden beslenilmesi ve bu mâzînin ışığında filizlenip ihtişamlı bir geleceğe seslenilmesi”nin[3] önemini altını çizerek vurgulamıştır.

O; Dede Korkut Kitabı’nın Mukaddime bölümünde Korkut Ata’nın Oğuzlara yaptığı nasihatin orijinal hâlini; şairlik gücü, coşkun üslûbu ve şiir dilinin güzellikleriyle hemhâl eylemiş, destanlarının mısrâlarını -“Dedem Korkut” şiirinde olduğu gibi- “âsumânın fânusuna” sığmayan Rahmânî iklimlerle buluşturmuş ve gönüllere inşirah veren bambaşka bir letâfet ve lâhûtî bir hüviyet kazandırmıştır:

Allah Allah demeyince

Güzel işler onabilmez.

 

Cümle sular buz kesilse,

Okyanuslar donabilmez.

 

Aşk bir özge ateştir ki

Her ocakta yanabilmez. 

Vatan, millet, bayrak aşkı

Üfürmekle sönebilmez.

Destan şâirimiz; şu önemli tavsiyeleri ve hükümleri şiir diliyle ifâde ettiği gibi, Türk milleti ve devleti için yaptığı duâyı da derûnî yakarışlarla dizelere dökmüştür:

Er odur ki ün salası,

Kına girmeye palası…

Oğul hey Bozkurt balası

Büyütülmez dadı ile.

            . . . 

Dedem Korkut derki: Oğul,

Çoğalasın ver ki oğul…

Herkes yapar her mesleği

‘Vermek!’ Peygamber mesleği…[4]

Yer, gök deniz tükenir

Oğuz’da er tükenmez

Oğuzda er tükense 

Âlemde şer tükenmez[5]

Ödenerek bir can borcu,

Fethedilir şeref burcu!

Vatan temelinin harcı, 

Kanımızla karılmalı!

Şu dünyaya Türk gelmenin,

Türklük kadrini bilmenin,

Türk yaşayıp, Türk ölmenin 

Lezzetine erilmeli[6]

dizeleriyle ifâde etmiştir. Bir başka şiirinde ise adâlet kavramının önemini ve “Devletin dîninin adâlet” olduğunu ve geciken adâletin devletin temellerini sarsacağını şiir diliyle şöyle dile getirmiştir:

Ekmek, su, aş bulmak gecikebilir

Temele taş bulmak gecikebilir

Devlete baş bulmak gecikebilir,

Adâlet gecikmez tez verilmeli.[7]

Dr. Mehmet GÜNEŞ'in kaleminden

                                                                                        (Devam edecek)

 


 

[1] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Önsöz, Alperenler Destanı, 25

[2] Kenan Akyüz, Yahyâ Kemâl Beyatlı,  Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi (1860 – 1923), 732.

[3] Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ile Şiir Üzerine, Konuşan: Olcay Yazıcı, Türkiye Gazetesi,11 Eylül 1988, 11; Destan Şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ile Sohbet, Konuşan: Alper Özcan, Sur Dergisi, Sayı: 172, s. 29, Temmuz 1990.

[4] Niyazi Yıldırım Gençosamoğlu, Hüküm, Destanlar Burcu, 63-64

[5] Niyazi Yıldırım Gençosamoğlu, Destanlarda Uyanmak,Destanlar Burcu, 139

[6] Niyazi Yıldırım Gençosamoğlu, Malazgirt Önlerinde,Destanlar Burcu, 254

[7] Niyazi Yıldırım Gençosamoğlu, Malazgirt Önlerinde,Destanlar Burcu, 254