Orta Doğu toplumlarının siyasal yapıları genel olarak etnik çeşitlilik, mezhepsel ayrışmalar ile aşiret ve kabile aidiyetlerinin belirleyici olduğu sosyolojik bir zemin üzerinde şekillenmektedir. İran-Irak-Suriye örneklerinde olduğu gibi bu tür parçalanmış toplumsal dokularda, dışarıdan ithal edilen modeller yahut romantize edilmiş siyasal beklentilerle istikrarlı ve kapsayıcı bir demokratik düzen inşa etmek mümkün değildir.
Orta Doğu’nun toplumsal dokusu, etnisitenin, mezhebin ve kadim kabile ve aşiret kültürünün iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapıdan oluşur. Böyle bir zeminde, demokrasi yalnızca siyasal bir ideal değil; sosyolojik bir imkânsızlığın sınırlarında dolaşan kırılgan bir hayaldir.
Lübnan örneğinde görüldüğü üzere, bu girişimler çoğu zaman birbirinden yalıtılmış ve her kriz anında çatışmaya sürüklenebilen toplumsal kompartımanların oluşumuyla sonuçlanmaktadır.
Bu nedenle sipariş reçetelerle ya da romantik ütopyalarla demokratik bir toplum inşa etmeye çalışmak, çoğu kez Lübnan misalinde olduğu gibi, sadece her krizde karşı karşıya gelen ve birbirine yabancılaşmış toplumsal bölmeler yaratır.
Türkiye ise Orta Doğu’daki örneklerden ayrışan özgün bir tarihsel ve sosyolojik konuma sahiptir. Son iki yüzyılda yaşanan modernleşme deneyimleri ve Cumhuriyet döneminde devlet eliyle yürütülen kurumsal dönüşüm sayesinde; hukuki, ekonomik ve sosyolojik alanlarda bütünleşmeyi sağlayacak ölçekte bir toplumsal entegrasyon gerçekleştirilmiştir.
Türkiye aynı coğrafyanın içinde olsa da benzer bir kaderi paylaşmaz. İki yüzyıllık muasır medeniyet amacımız doğrultusunda toplumu hukuki, ekonomik ve sosyolojik düzlemlerde belirli bir bütünlüğe kavuşturmuştur. Bu entegrasyon, her şeye rağmen, demokratik bir hukuk devletinin filizlenmesi için gerekli olan toplumsal zemini büyük ölçüde oluşturmuştur.
Elbette ki bu hikâye tamamlanmamıştır; Türkiye’nin yürüdüğü yol, hâlâ devam eden bir olgunlaşma ve inşa sürecidir.
Bilimsel araştırmalar, Türkiye’nin “orta düzeyde yeknesaklık” olarak nitelendirilebilecek bir toplumsal yapıya ulaştığını ve bunun demokratik hukuk devleti inşası için güçlü bir zemin sunduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Türkiye’nin bu süreçte kat etmesi gereken mesafenin henüz tamamlanmadığı da izahtan varestedir.
Bu nedenle, bilimsel gerçeklik yerine etnik hamasetle ya da ideolojik önyargılarla toplumu okumaya çalışanlara düşen, disiplinler arası bir bakışı kuşanmak ve tarih ile bilimin merceğinden meseleleri yeniden değerlendirmektir. Bizlere düşen ise içinde yaşadığımız toplumun hukukunu, demokrasisini ve ekonomik refahını güçlendirmek adına sorumlulukla hareket etmektir. Çünkü bu coğrafyada hikâyemizi yazacak olan, hakikatin kendisine yaslanan bir toplum bilincidir.
Sonuç olarak, maddi gerçeklikleri göz ardı ederek etnik romantizm, ideolojik takıntılar veya indirgemeci yaklaşımlarla bölgesel sosyolojiyi yorumlamaya çalışanların; tarih, siyaset bilimi, hukuk, ekonomi ve sosyoloji disiplinlerinin birikimlerini bütüncül bir perspektifle değerlendirmelerinde büyük yarar vardır. Ayrıca, içinde yaşadığımız toplumun hukuki güvencesini, demokratik olgunluğunu ve ekonomik refahını önceleyen sorumluluk bilinciyle hareket etmek, hem bilimsel hem de toplumsal bir gerekliliktir.
DEMOKRATİK DEĞİŞİM HAREKETİ
Sözcüsü
Rubil GÖKDEMİR
