Hiç kuşkusuz Şiâ akımının oluşmasında Kerbela savaşının en büyük etken unsur olduğu malum. Öyle ki Kerbela sonrası çok büyük taraftar kitlesine ulaşılmış olunur da. Zaten Şiâ ismiyle müsemma; yardımcı, partizan, taraftar ve destekçi manasına gelen bir kavramdır. Dolayısıyla Şiâlığı kendine şiar edinenlerin en önemli ayırt edici yanları itikadi yönden imamet davası gütmeleridir. Nitekim Şiîler hem itikadi konularda aşırıya kaçan (ğulat) yönleriyle hem de “teşbih, recat, tenasüh ve hulul” gibi kavramlar üzerinden taraftar kitlesini etkileyerekten kendi içinde Zeydiyye, İsmailliyye ve İmamiyye vs. kollara ayrılarak bugünlere kadar gelmiş durumdalar da.
Ayrıca Müslümanların farklı fikri platformları ekseninde topluluklar oluşturmaları cihetiyle de “Şiâtu Ali, Şiâtu Ali, Şiâtu Osman, Şiâtu Muaviye” türünden kollara ayrıldığı da apayrı bilinen bir durumdur. Ancak bu türden kategorize edilen İslami oluşumlar genel kapsam cihetiyle değerlendirildiğinde pekte Müslümanlar nezdinde mezhebi fırkalar olarak adlandırılmazlar. Bu noktada sadece Şiâ akımı mensuplarının Peygamberimiz (s.a.v)’in vefatından sonra Hz. Ali ve Ehl-i beytini halife olarak kabullenilmesinin gerektiğini ön şart olarak ileri sürmeleri ve sonraki halifelerinde Ehl-i beyt soyundan gelmeleri gerektiğini şart koşan topluluklar olarak ortaya çıkmaları hasebiyle mezhebi fırka olarak adlandırılmışlardır. Hakeza kendilerine meşrutiyet kazandırmak adına kökenlerini Hz. Ali (k.v)’e ve Ehl-i beyte dayandırdıklarından dolayıdır ki, kendilerini “eş-Şiâ” mezhebi olarak tanımlamayı uygun görmüşlerdir. Bu arada Sünni ulemasının Şiîler hakkındaki tanımlamalarını nazari itibara aldığımızda ise Allah Resulünün ahirete irtihali sonrası Hz. Ali (k.v)’in diğer halifelerin önünde birinci halife olarak takdim edilip devamında da evlatlarının soyundan gelen imamlara tabii olunması gerektiğine inanan taraftar kitlesinin “Şiâ” gurubu olarak tanımlandığını görürüz. Her neyse Şiâ ekolü, ister Sünni ulemasınca isterse Şiî ulemasınca tanımlansın, sonuçta bu söz konusu mezhebi akımın etrafında halka oluşturaraktan kümelenen taraftar toplulukların:
-Hz. Ali (k.v)’i diğer halifelerin önünde birinci halife olarak konumlandırıp tarafgir yapıya bürünen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Allah Resulünden sonra beşeriyetin fevkinde en efdal insan kabullenen fırka oldukları gerçeğini,
-Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra baştan beri imamlık ve halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in ve Ehl-i Beytinin hakkı olduğuna inanan fırka oldukları gerçeğini,
-Hz. Ali (k.v)’in ahirete irtihalinden sonra ise imamların mutlaka onun neslinden gizli ya da açık hiç fark etmez nassla tayin edildiğine inanan fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Vehbi ilme sahip günahlardan masum olduğuna iman edenler tayfasından müteşekkil bir fırka oldukları gerçeğini değiştiremeyecektir. Hem kaldı ki Şiâ akımı, gerek Allah Resulü (s.a.v) döneminde gerekse Hz. Ali (k.v) döneminde ete kemiğe bürünmüş bir fırka olarak da ortaya çıkmışta değillerdi. Besbelli ki sonradan bir takım elim hadiselerin vuku bulmasıyla birlikte Şiî fırkası olarak ortaya çıkmışlardır. Örnek mi? İşte tarihi süreç içerisinde Tevvabun harekâtının Şiîliğin doğuşunu tetikleyen en önemli hadise olarak vuku bulması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak gel gör ki Şiâ ulemasının kahır ekseriyeti Ali taraftarlığının (teşeyyü’) şu nedenlere bağlayarak fikir serdetmişlerdir:
-Güya Peygamber kavlince ve O’nun (s.a.v) tavsiyesi doğrultusunda gelişim kaydettiği,
-Güya Peygamberimiz (s.a.v) daha hayatta iken başta Selman-ı Farisi olmak üzere Ebu Zer el-Gıfari, Mikdad b. El-Esved ve Ammar b. Yasir gibi daha nice sahabenin Hz. Ali (k.v)’e özel ihtimam gösterip üstünlük atfettiklerini,
-Güya yine aynı sahabe halkasının Allah Resulünün ahrete irtihali sonrasında Hz. Ali (k.v)’e üstünlük atfetmeleri yönünde aynı tutumlarını devam ettirip ona duydukları özel muhabbetten dolayı bu söz konusu sahabe halkasının Ali Şiâsı olarak anıldıklarıdır.
Oysaki Resûlullah (s.a.v.) hayatta iken kendisinden sonra Müslümanları kimin yöneteceği ve yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda herhangi bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Allah Resulü (s.a.v) bu dünyadan dâru’l bekâya göç edince ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Ashab-ı kiram, Sakîfe’de Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a biat etmek üzere toplanıp kendisine "elini uzat" denildiğinde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuştur. Böylece tüm Ensar ve Muhacir birlikteliğinden oluşan ashabın istişaresi doğrultusunda Müslümanların ilk halifesi olarak seçilmiştir. İşte bu noktada Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığı hususunda hemfikir oldukları halde, Şiâ uleması ise tam aksine halifeliğin Peygamberimiz (s.a.v)’den Hz. Ali (k.v)’e ve yakınlarına devr olunan miras hakkı olduğundan dem vurmuşlardır.
Evet, Şii uleması inadım inat halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğu iddia ede dursun, oysaki Peygamberimiz (s.a.v) mal mirası bırakmadığı gibi kendinden sonra da halife olacak şahsın ne ismini vasiyet etmişliği söz konusu ne de yönetim modelinin nasıl olacağı hakkında nassa dayalı vasiyet etmişliği. Zira Ashab-ı kiram da gerek Hz. Ali (k.v)’in Ebû Bekir (r.a)’a geç biat eylemesinde gerekse Şiilerce dile getirilen Peygamberimizin güya Gadîr-i Hum hadisesinde sahih nassa dayalı halifeliğin tayin edildiğine dair herhangi bir hüküm vaaz ettiği şeklinde bir anlam çıkarmamışlardır. Dolayısıyla halifeliğin ilk etapta Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddiası herhangi bir nassa dayalı hüküm olmayıp tam aksine “Ali taraftarlığının” aşırı siyasi boyutlara dönüşmesinin neticesinde Şia ulemasının kendi at gözlüğü zaviyelerinden ortaya attıkları mesnetsiz bir hüküm olduğudur. Hem kaldı ki, Hz. Ali (k.v) Allah Resulünün ahirete göç etmesiyle birlikte devlet işlerinde liyakati ve adalet terazisinin işleyişini esas alan her iki halifenin de bizatihi yanında müşavirlik görevi ifa ederek destek olmuşlardır. Ta ki Ebû Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) sonrasında halifeliğe gelen Hz. Osman (r.a) döneminde devlet idaresine liyakati esas almak yerine yakınlarını tayin eylemesiyle birlikte onları kontrol edememe gibi idari zaaflığın baş göstermesinin halk nezdinde rahatsızlığa yol açması siyasi Şia’nın doğuşuna fırsat bir ortam oluşturmuştur. Aslında Hz. Ali (k.v)’in lehinde ilk ciddi oluşum Velid b. Ukben’in valiliği döneminde Kufe’de zuhur etmiştir dersek yeridir. Öyle ki adı Kur’an okuyucular diye de bilinen bu Kurra tayfası, ilk başta Hz. Ali (k.v)’in hilafeti döneminde bu oluşumun temellerini atıp ilerisinde Ali Şiâsının öncü liderleri konuma gelmişlerde. Derken onların varlığında adına “Şîatu Osman” denen Osman taraftarları güç kaybına uğrayıp bu arada halkın adaletli bir devlet başkanının gelmesi noktasında bir arayış içerisine girmesini fırsata çeviren adına “Şîatu Ali” denen Ali taraftarları toplumun farklı kesimlerinden güç ve itibar kazanmasını beraberinde getirmiştir.
Şiiliğin kökenlerine indiğimizde öyle anlaşılıyor ki, Cemel, Sıffin ve Nehrevan gazalarında Hz. Ali (k.v) ile beraber harekât edenler aynı zamanda adına Ali’nin ilk Şiâ denen “eş-Şi’atü’l-ulâ” tayfasını oluşturmuşlardır. Malum Harici tayfası ise hakem olayında Hz. Ali (k.v.)’e başkaldıraraktan ardı arkası kesilmeyen kanlı olayların fitilini ateşledikleri yetmemiş gibisine birde bunun üstüne üstük kendi içlerinden tuttukları tetikçi İbn-i Mülcem aracılığıyla da Müminlerin halifesini arkadan hançerleyip şehit etmişlerdi. Böylece Hasan (r.a) babasının katledilmesinin akabinde Kufe’de meşru halifesi olarak kabul görmüştür. Ancak Hz. Hasan (r.a) 6 ay bir süre ile halifelik görevinde bulunup yaptığı bir anlaşmayla halifeliği Muaviye’ye devretmesiyle birlikte adına “Ali’nin ilk Şiâsı” denen taraftarlarca hoş karşılanmayıp bundan böyle hilafet davası için mücadele edeceklerdir. Hz. Hüseyin (r.a) ise tam aksine kardeşinin Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp kendince itidalli bir yol izleyerek;
-Gerek Muaviye’nin tertibatı olarak Mervan b. Hakem’i, Eş’as b. Kays el Kindî’nin İmam Hasan’la evlendirdiği kızı Cude ile görüşüp kendisine yüklü para vererekten kocasını zehirleyip hayatına son vermesine karşılık Yezid’le evlendireceği vaadiyle ölümünün gerçekleştirilmesine yönelik görevli olarak gittiği yerde vuku bulan Hz. Hasan’ın şüpheli ölüm hadisesinde olsun,
-Gerekse eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının Muaviye yönetimince sürekli baskı altında zulme tutulduklarını gerekçe göstererekten kendisine isyana kalkışılması yönünde yapılan teklifi reddettiği, hatta at izinin it izine karıştığı o puslu havalarda bile bir an olsun itidali elden bırakmayıp hiçbir şekilde imamet ve halifelik davası gütmeyecektir.
Ancak her ne kadar Hz. Hüseyin (r.a), Muaviye döneminde kardeşi Hz. Hasan’ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının isyan teklifini reddetse de bir bakıyorsun bu dönemde de hutbelerde. Hz. Ali ve ehl-i beyte lanet okuyaraktan yapılan baskı ve zulümler hız kesmeyecektir. Derken tüm yapılan zulümlere başkaldıran Hucr b. Adiy ve yakınlarından beş kişinin Muaviye taraftarlarınca katledilmeleri neticesinde Emevilere karşı içten içe hem Kufe’deki Ali taraftarlarınca hem de Müminlerin genelinde çok derin kin ve nefret duygusu uyandıracaktır. Hatta bu arada Muaviye’nin Hz. Hasan (r.a) ile yaptığı barış anlaşmasına sadık kalmayıp hayatta iken oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi daha da işin tuzu biberi olup Hz. Ali taraftarlarının sinir uçlarını germeye ziyadesiyle yetecektir. Neyse ki Hz. Hüseyin (r.a) Muaviye’nin vefatıyla yerine halifeliğe geçen oğlu Yezid’e biat etmeyecektir. Böylece bu durumdan vazife çıkaran başta Kufe Şiîleri olmak üzere çok sayıda kabile reisi Hz. Hüseyin (r.a)’a yazdıkları mektuplarla Emevilerin saltanatına son vermesi yönünde harekete geçildiği takdirde kendisine her türlü desteği vereceklerini taahhüt edeceklerdir. Her ne kadar Hz. Hüseyin (r.a)’ın arkadaşları gelen dilek mektuplara kulak asmaması ve Kerbela’ya gitmemesi yönünde kendisine telkinlerde bulunsalar da, o yine de karşı taraftan gelen destek çağrılara kayıtsız kalmayıp aile efradıyla birlikte gittiği Kerbela’da Muharrem ayının aşûre gününde hunharca şehit edilecektir.
Evet, ne yazık ki Hz. Hüseyin (r.a), beraberinde götürdüğü bir avuç mücahid, Ehl-i Beytten hanımı ve evlatları, Yezidin Kufe’ye ek görev olarak görevlendirdiği Basra valisi Ubeydullah Ziyad’ın komutasında binlerce askerin kuşatmasıyla şehit edileceklerdir. Böylece Ehl-i beytten yetmiş iki kişinin şehit edilmesiyle birlikte Şia akımının mezhebi yapıya dönüşmesini beraberinde getirecektir. Maalesef Kufelilerin Hüseyin’e destek sözlerini yerine getirmemelerinin ağır bedeli olarak Emevi ordusu Hz. Hüseyin (r.a)’ın Kerbela’da hunharca şehit edilip kesik başının Şam’da ki Yezid’e gönderilme hadisesi Kufe Şiilerini de çok derinden üzüntüye sevk etse de sonuçta ilk başta destekleyeceklerine söz verip de sonradan yan çizdikleri gerçeğini değiştiremeyecektir. Yine de ona destek çıkamamalarından çok büyük pişmanlık duyup birbirlerini tövbe etmeye çağıracaklardır. Nitekim yapılan çağrılar yerini bulup pişmanlıklarını bir göstergesi olarak Hz. Hüseyin’in kesik başından geriye kalan gövdesinin o yörenin ahalince defnedildiği Kerbela’da ki mezarının başında toplanılıp ağıtlar yakaraktan tevbe eyleyeceklerdir. Ve bu yaşanan matem havası içerisinde Süleyman b. Sûrad el-Huzâi öncülüğünde intikam yeminleri yapılıp adına Tevvabûn (tövbekârlar) denen bir harekâtın oluşumuna start verilmiş olunur. Ayrıca 65/684-5 yılında Kufe’den ayrılan dört bin civarında gönüllü de Hz. Hüseyin (r.a)’ın kabrini ziyaret etmenin ardından oluşturulan harekâta omuz verilip Aynü’l-Verde yakınlarında Emevi ordusuyla yapılan savaşta başta Süleyman b. Sûrad el-Huzâi dâhil olmak üzere çoğu neferin kılıçtan geçirildiği büyük bir hezimet yaşanacaktır.
Peki, bu elim olayın ardından Yezid b. Muaviye vefatı sonrası ne gibi hadiseler yaşanır derseniz, bu noktada Ali’nin Medain Valisi Sa’d b. Mesud’uh yeğeni Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî, tez elden Kufe’de Hz. Hüseyin’in öldürülmesinde her kimin dahli varsa onlardan intikam alacağına ahd edip Şiilerin liderliğine soyunacaktır. Nitekim Muhtar intikam yeminiyle Kufe’de ki hareketini başlattığında, ilk iş olarak Hz. Hüseyin’in oğlu Ali b. Hüseyin’e (Zeynelâbidîn’e) atfen yazdığı bir mektupla onun imamlığını tasdik edip kendisine biat etmek istediğini bildirmek olur. Hatta yazdığı mektupta şayet imamlığını ilan eder insanlara çağrı yaparsa yapılan bu çağrıya icabet edip yeryüzüne imamlığını hâkim kılmak için çaba göstereceğini yazmayı da ihmal etmez. Ancak Zeynelâbidîn ne biat isteğine ne de imamlığının cümle âleme ilanı yönünde yapılan teklife sıcak bakmadığı gibi mektubuna cevap vermez de. Muhtar bu durumda umduğunu bulamayınca bu kez Hz. Ali (k.v)’in Fatıma dışında bir hanımından olma oğlu Muhammed b. El-Hanefiyye’ye yazdığı mektupla ona da aynı teklifi yapar. Tabii bu teklife kayıtsız kalmayan İbnü’l-Hanefiyye, Şiâ’nın bilfiil imamı olarak kabul görmenin yanı sıra Muhtarın başlattığı harekâtın manevi destekçisi olur da. Böylece Muhtar öncülüğünü yaptığı harekete her ahval ve şartta manevi destek vermeye hazır İbnü’l-Hanefiyye’nin bu jestine karşılık onu yeryüzünde adalet ve nizamı tesis edecek mehdi olduğunu ilan ediverir. Derken İbnü’l-Hanefiyye’nin manevi imamlığı ve Muhtarın liderliğinde radikal (ğâlî) Şiî taraftarları aynı ortak duygu seli içerisinde yekvücut olup Hz. Hüseyin (r.a)’ın şehit edilmesinde dahli olanların izini sürüp her birini öldürmek suretiyle Kerbela’nın intikamını almış olurlar. Hatta bu arada Muhtar’ın İbrahim b. Eşter komutasında sevk ettiği Şiî taraftarları Musul yakınlarında Hâzir ırmağı kıyısında Emevi ordusunu bozguna uğratıp Kerbela hadisesinde vuku bulmasında sorumlu tutulan Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın kesik başı Kufe’de teşhir edilmek üzere Muhtar’a gönderilir de.
Evet, Kerbela’nın intikamı alınır alınmasına ama tarihler 67/687 yılını gösterdiğinde bu kez Musab b. Zübeyr, sefer düzenleyip harekâtın lideri Muhtar ve sekiz bin kadar taraftarını öldürmek suretiyle hezimete uğranılan o günün acısını kendince çıkarmış olur. Bu durumda İmam Muhammed b. el-Hanefiyye tamda bir gözü toprağa bakar diyebileceğimiz demlerde harekâtın lidersiz kalmaması adına oğullarından sonuncusu Ebû Hâşim Abdullah’ı harekâtın liderliğine tayin edip kendisinden sonra şartlar elverdiğinde bir fırsatını bulduğunda halifeliği ele geçirmesini vasiyet eyler. Hani Aristoteles tabiat boşluk kabul etmez demiş ya, aynen öyle de Ebû Hâşim’de babasının vasiyeti doğrultusunda Hicri birinci asrın sonlarına doğru Şîa’nın emiri olur da. Zaten kendisine rakip olacak birileri ortaya çıkmayınca Şîa taraftarları ona harekâtın imamı gözüyle bakacaklardır hep. Hatta bir kısım Şîa grupları da onun Humeyme’de, Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Hz. Abbas (r.a)’ın torunlarından Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’ı vasi tayin eylediğine dair ileri sürdükleri görüşlerin tesirinde kalarak bu harekâtın safında yer alırlar bile. Ancak Abbasoğulları’nın, Emevîler’i hükümranlığına son verip iktidarı garantilemenin ardından iktidarları öncesi iyi ilişkiler içerisinde bulundukları Alioğullarıyla yolları ayırıp tarihin yaprakları ilk kez “Abbâsiyyûn– Aleviyyûn” çekişmesine sahne olacak şekilde evirilecektir.
Tarihin yaprakları evrile dursun, şu da var ki, Muhammed b. el-Hanefiyye’nin karizmatik ismi üzerinden halka oluşturan Keysâniyye mensuplarının onun vefat etmediğini, bilakis Radva dağında gaybet halinde saklandığını, tarihin evirileceği bir başka zaman diliminde gaybet halinden çıkıp mehdilik misyonuyla yeryüzünde adaleti tesis etmek için geleceğine olan inançlarını akaidin bir rüknü olarak kabullenmeleri hasebiyle bu noktada ilk kez Şii farklılaşmasının Keysâniyye kolunu oluşturacaklardır. Öyle ki kendilerine temel dayanak olarak Vasiyet nazariyesini inanç felsefesi olarak alıp güya Peygamberimiz (s.a.v)’in kendisine Hz. Ali (k.v)’i vasi tayin eylediği, Hz. Ali (k.v)’den sonra da bu vasiliğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla ehl-i beyt neslin imamlarınca devam ettirildiğidir. Derken birinci asrın sonunda ortaya konan Vasiyet nazariyesi Şia taraftarları arasında değişik açılardan tevil edilmesinin yol açtığı tartışmalar eşliğinde kendi içlerinde bir takım bölük pürçük fırkaların türemesini de beraberinde getirir. Üstelik değişik isimler altında ortaya çıkan her bir fırka Ebû Haşim’den sanki kendilerine özgü intikal eden bir vasiyet varmış gibisine hareket edip sadece kendi takip ettikleri yolun imamlarının vasiliğinin hak olduğu iddiasıyla faaliyetlerini yürüteceklerdir. Nitekim sadece kendi yolunun hak olduğunu gören;
-Hz. Ali (k.v)’i ilahlaştıran Sebeiyye fırkası ile Keysâniyye çatısı altında neşet bulan Beyânîyye, Cenâhiyye, Harbiye, Hâşimiyye, Kerbiyye, Muhtârîyye, Rizâmiyye türünden fırkalar Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad edip tenasüh, rec’at, beda ve ibaha vs. kavramlar üzerinden hareket edip adından aşırı (ğalî) fırkalar olarak söz ettireceklerdir.
-Hakeza İsmâilîler çatısı altında neşet bulan Karmatîler, Bâtınîler, Seb’iyye, Muhammire, Nizâriyye türünden fırkalarda bâtınî kavramlar üzerinden hareket edip güya İsmail b. Cafer’in vefat etmediğini gün gelecek geri dönüp dünyayı adaletiyle nura gark edeceğine dair inanç felsefeleri etrafında Şîa’nın bir başka aşırı (ğalî) fırkaları olarak adından söz ettireceklerdir.
Derken Şia’nın, Zeydiyye, İsmâilîyye ve İmâmiyye gibi günümüze kadar gelen büyük kolları varlıklarını sürdürmekteler de halen. Ancak Şia’nın ğulat adıyla bilinen bölük pörçük marjinal düzeyde olanları ise aşırı görüşlerinden dolayı pek çoğu günümüze kadar varlıklarını sürdürememişlerdir.
Hâsılı kelam; Şiiliğin kökeni hakkında eski yeni araştırmacıların ileri sürdükleri tezlerden birkaçına baktığımızda:
-Kimi araştırmacılara göre Şîa fırkasının değişik dini ve felsefi sistemlerden etkisiyle gün yüzüne çıktığını,
-Kimi Şîa taraftarı grupların inançları doğrultusunda ileri sürdükleri tezlerine göre İmamın nass ve vasiyetle tayin edilerek takip ettikleri yolun gelişim kaydettiği,
-Kimi araştırmacılara göre Şîa fırkasının Yahudi asıllı İslam’a sonradan girdiği varsayılan Abdullah İbn. Sebe kanalıyla neşet bulması hasebiyle Şiiliğin Yahudi kökenli düşüncelerden beslenip dal budak saldığı,
-Kimi araştırmacıların tezlerine göre Şîa fırkasının Hz. Hüseyin’in İran hükümdarı Yezdücürd’ün kızıyla evliliği sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının varisleri gibi kabul etmeleridir. Ve Selmani Farisi gibi Hz. Ali yanlılarının İran asıllı olması gibi sebeplere dayanılarak Şiiliğin Fars bünyesindeki ğali unsurlar tarafından kabul edilen tenasüh, tescîm, hulul ve benzeri inançlarını dikkate alaraktan Şia’nın Budizm, Brahmanizm ve Mecusilik gibi eski inançlarından kaynaklandığıdır.
Vesselam.
