Bazen hayatın telaşı içinde, sevdiklerimizle birlikte anılara yelken açmak, geçmişin o büyülü atmosferini yeniden solumak isteriz.
İşte tam da bu istekle, geçtiğimiz hafta Evlad-ı Salihan ile birlikte, adeta bir zaman tüneline adım attık. Halkalı'dan kalkan o efsanevi Sofya Ekspresi'ne binerek,
Balkanların kalbinde unutulmaz bir keşif yolculuğuna çıktık.
Trenin penceresinden akıp giden manzara eşliğinde, yeşil pasaportumuzun bize sunduğu o geçiş üstünlüğünü ayrıcalıklarıyla, adeta sınırlar ortadan kalktı.
Rayların üzerinde sessizce süzülürken, pencereden yansıyan görüntüler, bizleri bambaşka bir dünyaya taşıdı.
Yaklaşık 16 saatlik bu büyülü tren yolculuğu, Sofya'nın tarihi garında son bulduğunda, içimizdeki keşfetme arzusu daha da artmıştı.
Şehre adım attığımız ilk an, bizi sıcak bir hava karşıladı. 12 dereceyi bulan hava sıcaklığı kışın soğuk yüzünü unutturuyor, adeta baharın müjdesini veriyordu.
Şehir merkezine ulaşmak için tuttuğumuz taksinin şoförüyle yaşadığımız ufak tefek dil ve iletişim sorunları, yolculuğumuza tatlı bir macera kattı.
Hatta taksicinin bizi kazıklama numarasını da yedik...
Ama ne olursa olsun, Sofya'nın sokakları bizi samimiyetiyle kucakladı.
Sofya'nın Kalbinde Bir Yolculuk
Sofya'ya vardığımızda, ilk durağımız şehrin en görkemli yapılarından biri olan Alexander Nevsky Katedrali oldu.
Altın rengi kubbeleriyle güneşin altında adeta parlayan bu neo-bizans mimarisi harikası, insanı ilk bakışta büyülüyor.
İçeri girdiğinizde ise, o devasa boyutları, renkli freskleri ve detaylı işçiliğiyle adeta nefesiniz kesiliyor. Sanki her bir köşede ayrı bir hikaye anlatılıyor.
O sakin atmosferde, bir an durup bu ihtişamı seyretmek, ruhunuza işleyen bir huzur veriyor. Burası, Sofya'nın ruhunu anlamak için kesinlikle ilk görülmesi gereken yerlerden.
Ardından, katedralin hemen yanı başında yer alan St. Sofia Kilisesi'ne doğru yürüdük. Adını bu kiliseden alan şehir, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış.
Kilisenin sade ama etkileyici mimarisi, geçmişin izlerini taşıyor.
Özellikle de altındaki nekropol alanında yer alan antik mezarlar, bize şehrin ne kadar köklü bir tarihe sahip olduğunu fısıldıyor.
Burası, hem inanç turizmi hem de tarih meraklıları için mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir nokta.
Şehrin kalbinde dolaşırken, karşımıza çıkan Vitosha Bulvarı ise bambaşka bir enerjiye sahip. Sofya'nın en işlek caddelerinden biri olan bu bulvar, birbirinden şık kafeler, restoranlar ve mağazalarla dolu.
Akşam saatlerinde ışıkların altında yürümek, canlı müzik eşliğinde bir kahve içmek, şehrin modern yüzünü keşfetmek için harika bir fırsat.
Bulvarın sonunda, heybetiyle yükselen Vitosha Dağı manzarası da cabası!
Tarihi dokuyu daha yakından hissetmek isteyenler için ise Banya Başı Camii ve çevresi harika bir seçenek.
Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze ulaşan bu cami, şehrin çok kültürlü yapısının bir kanıtı. Camiye yaklaştığınızda, minaresinin zarif görüntüsü ve etrafındaki hareketlilik sizi içine çekiyor.
Caminin mimarisi ve huzurlu atmosferi, adeta geçmişe bir yolculuk yaptırıyor.
Biraz nefes aldığınızı hissediyorsunuz.
Ve tabii ki, biraz daha şehrin derinliklerine inmek isterseniz, Ulusal Tarih Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Binlerce yıllık eserlerin sergilendiği bu müze, Bulgaristan'ın zengin tarihini ve kültürünü anlamak için harika bir kaynak.
Orada sergilenen altın hazineler, antik heykeller ve etnografik eserler, zamanda bir yolculuk yapmanızı sağlıyor.
Sofya'nın sokaklarında gezerken, her köşede karşınıza çıkan tarihi binalar, parklar ve heykeller, şehre ayrı bir güzellik katıyor. 12 derecelik o ılık hava eşliğinde, şehrin ruhunu adeta içinize çekiyorsunuz.
Akşam olduğunda ise, yine o güzelim Sofya Ekspresi'ne binerek, anılarımızla dolu bir şekilde ülkemize döndük. Bu yolculuk, sadece bir seyahat değil, aynı zamanda ruhumuza dokunan, bizleri zenginleştiren bir deneyimdi.
Sofya, bir daha gelmek üzere vedalaştığımız, kalbimizde özel bir yer edinen bir şehir oldu.
