İmâmiye Şiâsı’nın usul ve esasları dördüncü imam Ali b. Hüseyin Zelnelâbidîn’den oğlu Zeyd’e, ondan da oğlu Yahya’ya devrolunduğuna inanılan mezhebin adıdır Zeydîlik.
Evet, İmâmiye Şiâsı’nın dördüncü imamı olarak kabul görülen Zeyne’l Ábidîn aynı zamanda Ali Asgar ismiyle imamların atası olarak da yâd edilir. Hem nasıl yâd edilmesin ki, bir kere her şeyden önce, kendisi son derece takva hayatı yaşamasından dolayı ona ismiyle müsemma ibadet edenlerin süsü piri gözüyle bakılmıştır hep. Hele ki, Ehl-i Beytin gülfidanı Hz. Hüseyin (r.a)’ın nesebi, Zeyne’l Ábidîn üzerinden boylanması hasebiyle onun silsiledeki diğer imamlardan bir bambaşka kıymet değer yeri vardır. Kıymet değer olduğu şundan besbellidir ki, Ehl-i sünnet ulemasının kahır ekseriyetinin onu Şiî fırkalar arasında Sünni ekole en yakın imam gözüyle bakmışlardır. Hakeza kendisi ilk üç Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Osman (r.a)’ın halifeliklerini Sünni ekolle birlikte kabullenen bir Zeydiyye imamı olarak da Sünni çizgiye yakın duruş sergilemiştir. Öyle ki ilk devrin Makdisî ve Mesûdi gibi bir kısım akil adamları bile onu Şiâ ekolünün dışında tutup onun şahsında Zeydîliği, ehlisünnet çizgiyle mutabık bir yol olarak görmüşlerdir. Hem kaldı ki, Zeydîlerin itikatta Mutezile akaidini, amelde de Ebû Hanife mezhebini düstur edinmeleri ehlisünnet çizgisine yakın bir yol olduğunu teyit etmeye ziyadesiyle yeter artar da. Hakeza Ebû Hanife’nin bizatihi talebelerine hitaben; Zeyd’in hayatı boyunca haksızlığa karşı verdiği mücadelede yalnız bırakmamalarını öğütlemesinin yanı sıra Emevi yöneticilerinin zulmüne karşı başkaldırmanın vacip olduğu fetvasını vererekten de ona destek çıkması Zeydiliğin ehlisünnet çizgisine en yakın bir ekol olduğunun bariz göstergesidir. Hatta Zeydîler’in günümüz dünyasında daha çok mesken tuttukları Yemen’de, Sünnî Şafiîlerle bir arada dinî, hukukî ve kültürel bakımdan aralarında herhangi bir kavga yaşanmaksızın her iki mezheb mensuplarının da aynı cami ve aynı imamın arkasında namaz kılmaları ehlisünnet çizgisi üzere olduklarını göstermeye ziyadesiyle yetmiştir.
Bilindiği üzere Medine’de Zelnelâbidîn’in evladı olarak dünyaya gelen Zeyd’in tamda yetişkin çağına denk gelen bir dönemde Hz. Ali (k.v) taraftarlarının, Hz. Hüseyin (r.a) ve ailesinin Kerbela’da şehit edilmelerinin hüznünü içlerinden atamayıp Emevilere karşı bir fırsatını yakaladıklarında Kerbela’da akıtılan masum kanların hesabını görmek için başkaldırma derdiyle yanıp tutuşacaklardır. Derken Halife Hişam b. Abdülmelik dönemi gelip çattığında bir fırsatını kollayıp Zeyd b. Ali’nin liderliğinde başlatılan yeni bir isyan hareketinin fitilini ateşleyeceklerdir.
Evet, anlaşılan o ki, Zeyd’in bu başkaldırış girişimi Emevîler’in Ehl-i Beyt’e olan düşmanlıklarının zulüm boyutuna ulaştığı şartlarda vuku bulmuştur. Öyle ki Zeyd, Hz. Ali (k.v)’den miras kalan ilim irfan mektebi vakfiyelerinin idaresi hususunda çıkan meselenin çözümü için huzuruna çıktığı Halife Hişam’ın makamında hürmete layık bir imam olarak görülmediği gibi birde üstüne üstük ona karşı üstenci bakış tavrıyla sıradan bir cariyenin oğlu muamelesi olarak da hakir görülür. İşte Halife Hişam’ın insana tepeden bakan bu üstenci tavrı Zeyd’i çok derinden incitmiş olsa gerek ki, huzurdan yaka paça kovalanır bir halde iken bile Emevi halifesi Hişam’ın yüzüne karşı asıl halifeliğe layık olanın Hz. Ali’nin soyundan gelmesini ileri sürerek kendisinin hakkı olduğunu dile getirmekten kendini alamayacaktır. Ancak Zeyd’in kovulur halde sarf ettiği bu sözler halife ve etrafındaki avenesi tarafından bir gözdağı ve meydan okuyuşu olarak algılanıp Emeviler’le Zeyd’in arasının açılmasına sebep teşkil eden bir durum ortaya koyacaktır. Hadi sırf araları açılsa çokta üzerinde durmaya değmez deriz. Ama işin içine birde iftira hadisesi karışınca; bir bakıyorsun güya eski Irak valisi Halid b. Abdullah’ın Zeyd’e birtakım bağışlar yapıp emanet mal verdiği iddiaları havada gırla uçuşacaktır. Neyse ki mesnetsiz iddialar üzere sorgulanan vali serbest bırakılır da bu sayede Zeyd, ortaya atılan iftiraların boşa çıkmasıyla birlikte bir nebze olsun rahat nefes almış olur. Fakat Kufeliler, Emevilerin onca zamandır yaptıkları zulüm ve baskılara kayıtsız kalmayıp Zeyd’i hem Kufe’de kalmasına yönelik hem de yönetime karşı başkaldırması yönünde kışkırtıcı telkinlerde bulunacaklardır. Zeyd bu durumda İster istemez, artık bu dünyada bana rahatlık yok gibisinden Emevi-Haşimi çekişmesine ve Emevilerin kötü yönetimine duyarsız kalmayıp kendisine yapılan telkinler doğrultusunda hilafetin Alioğullarının hakkı olduğunu ve bu uğurda mücadele hazır vaziyette başkaldıracaktır. Nitekim Zeydilerin Zeyd’i Kufe’de kalmaya razı edip ve sonrada isyan etmeye teşvik ettikleri ilk başkaldırış hazırlıklarına koyulur bile. Bu durumu yerinde gören Abbasoğullarından Davud b. Ali, Kufe halkının kendisine olan hürmetinin yanılgıya düşürmemesini, daha önce Ehl-i Beyt’in bin bir türlü eziyetlere maruz kaldığı hadiselerden ders alınmasını öğütler. Ancak gel gör ki, ok yaydan çıkmıştı bir kere, Zeyd b. Ali amcazadesinin kendisine yaptığı bu uyarı niteliğinde öğütlerini kulak ardı edip kendi bildiğini okuyacaktır. Derken on ay küsur kaldığı Kufe’den iki aylığına Basra’ya gidip tekrar Kufeye geri döndüğünde ilk iş olarak:
-Kur’an ve sünnet üzere mazluma umut zalime korku salmak için,
-Aman dileyip darda kalanlara yardım etmek, cihad sonrası ganimeti ehil olanlar arasında eşit bir şekilde pay etmek için,
-Ehl-i Beyt’in hakkını yiyenlere karşı Ehl-i Beytin imametini kabulü için halkı biat etmeye ve cihada çağırmak olur.
Tabii yapılan bu cihad çağrılarından işkillenen Emevi valisi Yusuf b. Ömer, bir an evvel Zeyd’in yakalanması için adamlarını Kufe’nin dört bir tarafına salar. Ama saldığı adamları Zeyd’in saklandığı yeri bir türlü bulamayacaklardır. Bu arada Zeyd ve taraftarları ise 1 Safer 112/6 Ocak 740 Çarşamba gecesi başlatacakları isyanın son hazırlıklarını tamamlamak üzereydiler ki, başlatacakları isyandan valinin haberdar olduğuna dair istihbarat alırlar. Bunun üzerine Zeyd, Çarşamba gecesi başlatacağı isyanı öne çekme kararı alır. Ancak vali zamanlama olarak Zeyd’in aldığı karardan önce davranıp Kufe halkını büyük mescitte toplanması talimatını verir. Böylece Zeyd’in kafasında düşlediği tüm planlar suya düşmüş olur. Nitekim bir kısım Zeyd taraftarları korku belasına valinin emrivaki yaptığı bu çağrıya uyaraktan mescitte yapılacak olan toplantıya iştirak edeceklerdir. Zeyd ise başlatacağı isyan için o gece kendisine biat edeceğini söz verip de bir araya gelenlerden sadece 218 kişiyi toplayabilmişti. Gelenlere diğerleri nerede sorduğunda ise mescitte mahsur kaldıkları cevabını alır. İşte aldığı bu cevap karşısında sinirlenen Zeyd:
-Bize biat eden her kim olursa olsun böyle bir mazeretin arkasına sığınıp da buraya gelmemesinin asla kabul edilebilir tutar bir yanı olmadığını dile getirip sitem etmekten kendini almayacaktır. Her şeye rağmen, O yine de taraftarlarının sayıca azlığına çokluğuna bakmaksızın isyanı başlatma kararından vazgeçmeyecektir. Derken girişilen başkaldırma harekâtında kendilerinden sayıca üstün Emevilerden 70 kadar fedaiyi öldürmeyi başarırlar da. Ancak ne var ki; yenilgiye uğramaktan kurtulamayacaklardır. Üstelik Zeyd kıyasıya geçen başkaldırma harekâtı eylemi sırasında başına isabet eden bir okla yaralanıp üzerinden çok bir zaman geçmeden vefat eder de. Emeviler yetmedi Zeyd’in cesedini taraftarlarına ibret olsun babından Kufe çöplüğünde uzun bir süre asılı olarak tutmaktan da imtina etmeyeceklerdir. Zeyd’in oğlu Yahya ise ortalığın karalar bağladığı o toz duman arbede içerisinde bir şekilde yolunu bulup babasının taraftarlarının bulunduğu Horasan’a kaçıp öldürülmekten kurtulmuş olacaktır. Fakat ilahi kader bu ya, o da üç yıl sonra giriştiği başkaldırma harekâtında babasının uğradığı o acı akıbete kendisi de uğrayıp öldürülmüş olur.
Evet, Zeyd b. Ali’nin isyana kalkışma harekâtı akamete uğramasına uğradı ama şu da var ki, isyan sonrası Zeydiyye akımının geleceğini etkileyecek önemli sonuçlar doğuracaktır. Şöyle ki, Emeviler, Zeyd taraftarları arasında yaşanan Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) hakkında çıkan tartışmaları kendi lehine çevirecek bir hamleyle, hemen Zeydiyye tayfasının ileri gelenlerini dolduruşa getirerek Zeyd’e karşı koz olarak kullanıp kışkırtacaklardır. Nitekim dolduruşa gelen aklı evvel sözde Zeydi mensubu bir kesim, Zeyd’in huzuruna çıkıp Ebu Bekir ve Ömer hakkında görüşünü sual eylediklerinde, o da cevaben:
-Doğrusunu söylemek gerekirse her ikisi hakkında hayırdan başka bir şey bilmediğini,
-Zaten hiçbir Ehl-i Beyt mensubunun onlarla gönül bağını koparamayacağını,
-Her kim ehlibeyt neslini sevmezse dedem Ali (k.v)’in himmet ve feyzinden istifade edemeyeceğini,
-Hakeza Ehl-i Beytin her türlü düzenbazlıktan uzak pırıl pırıl gül kokulu nesil olup, onların Emeviler gibi asla zulme başvurmadıklarını net bir şekilde kelam eylemekten geri durmayacaktır.
Ancak ne var ki, yukarıda sıralı olarak kelam eylediği bu müthiş akıl dolusu verdiği mesaj niteliğinde ki cevaplardan mutmain olmayan bu yolun mensuplarından bazıları tıpkı Haricilerin Hz. Ali’nin safından ayrılıp huruç eylemelerinde olduğu gibi liderleri Zeyd’in safından ayrılıp terk-i diyar eyleyeceklerdir. Bunun üzerine Zeyd, saftan ayrılanları Râfizî olarak niteleyip onları kendi yolundan ayrı tutacaktır.
Zeyd’e göre imamet şartlarını kendinde toplayan bir zatın imametini tasdik için insanları biat etmeye ve kendisine tabi olmaya çağırması şarttır. İşte bu içtihadından dolayı ağabeyi Muhammed Bakır Hz.leri kardeşine şöyle reddiye çıkışında bulunduğu rivayet edilir:
-“Ey kardeşim! Şayet senin ileri sürdüğün düşüncen doğrultusunda babamız Ali Zelnelâbidîn’de hareket etseydi kendi imametini izhar edip insanları kendi imametine çağırması gerekirdi. Bilakis babamız imamet davası gütmediği gibi insanları çağırmadığı halde etrafında kendiliğinden zaten imam olarak kabul görmüştür hep.”
Neyse ki Zeyd, ağabeysinin bu reddiye çıkışına cevap vermeyip sükûtla karşılayacaktır. Ancak şu da var ki; iki kardeş arasında yaşanan bu söz konusu ciddi görüş ayrılığı ileriki yıllarda Zeydiyye ekolünün bir fırka olarak ortaya çıkışını beraberinde getirecektir. Derken Zeyd’in bu dünyadan göç etmesinin ardından oğlu Yahya elinde Zeydiyye ekolü Horasan diyarında Alioğulları fırkası olarak yayılış kaydedecektir. Ancak Abbasoğullarının iktidara gelip hükümran olmasıyla birlikte Zeyd’in izini iz süren taraftarları açısından hiçte ortam şartları istedikleri şekilde lehlerine bir durum oluşturmayacaktır. Her şeye rağmen yine de Abbasilerce aldatıldıkları kanaatiyle yanıp tutuşan Alioğulları, hakları olduğu düşündükleri hilafeti ele geçirmek için mücadelelerine devam etmekten geri durmayacaklardır. Bu arada Zeydilik ekolünün Hüseyin (r.a) neslinden silsile halinde devam eden imamet halkası zamanla Hasan (r.a) nesline intikal edip böylece Hz. Hasan (r.a)’ın torunu Abdullah’ın oğlu Muhammed en-Nefsu’z-Zekiyye kanalıyla imamet silsilesi devam ettirilmiş olunur da.
Hele imamet halkası Hasan (r.a) neslinden gelen imamlara geçmeye bir görsün, hemen tez elden imametini ilan eden Muhammed en-Nefsu’z-Zekiyye, tarihler 145/762 yılını gösterdiğinde Medine’de Abbasi halifesi Mansur’a karşı kıyama kalkışıp Medine’yi ele geçirirken, kardeşi İbrahim’de Basra’yı ele geçirecektir. Ancak her ikisinin de buralarda ki hâkimiyetleri pek uzun sürmeyip yeniden Abbasi güçleri tarafından 14 Ramazan 145/6 Aralık 762 tarihinde hâkimiyetleri altına girip Muhammed en-Nefsu’z-Zekiyye öldürülür de. İmamete geçen kardeşi İbrahim’de bir süre sonra aynı akıbete uğrayıp o da öldürülür. Derken Zeydîler, tarihi süreç içerisinde sırasıyla:
“-Yahya b. Abdullah el-Müsenna,
-Arap dünyasının batı yakasındaki İdrisiler Hanedanının kurucusu İdris b. Abdullah,
- İdris b. İdris,
-Muhammed b. Tabâtaba,
- Muhammed b. Süleyman b. Davud,
- Muhammed Dibâc,
-İbrahim b. Musâ b. Cafer,
-Kâsım er-Ressî
- Muhammed b. Muhammed b.Zeyd,
- Muhammed b. Kâsım b. Ali Sâhibu’t-Talekân,
-Yahyâ b. Ömer b. Yahyâ b. Hüseyin,
-Hasan b. Zeyd b. Muhammed b. İsmail ve kardeşi Muhammed b. Zeyd b. Muhammed b. İsmail” gibi dönem dönem hâkimiyetleri altına girdikleri yönetimlere başkaldıran Ehl-i Beyt imamlarının önderliğinde izini iz sürdükleri yolun takipçileri olarak varlığını devam ettirmeye çalışacaklardır.
Öteden beri her daim imametin kendi hakları olduğundan hemfikir olan Zeydîler, her seferinde Emeviler ve Abbasiler’e karşı başkaldırmalarında bir netice elde edemeyince yeni arayışlara gireceklerdir. Neyse ki kendileri açısından Abbasi halifelerinin zaman içerisinde git gide siyasi hâkimiyetlerinin zayıflamaya yüz tutmasından istifadeyle bir yandan İran’ın kuzeyinde ki Taberistan’da, diğer yandan güneyde Yemen taraflarında sil baştan başkaldırma hareketlerin fitilini ateşleyip iki ayrı devlet kurma fırsatını yakalayacaklardır. Öyle ki Taberistan’da ki Zeydîlik ekolü adına en-Nâsır li’l-Hak denen Ali el-Utrûş’un ömrünün son demlerine dek hâkimiyetini sürdürür de. Ancak Zeydîler, Ali el-Utrûş’un ölümü sonrası Taberistan’da kontrolü kaybedip Abbasiler ve onlara bağlı emirliklerin baskısıyla İran’ın Gilan ve Deyleman taraflarına göç etmek zorunda kalacaklardır. Böylece güç kaybına uğrayan Zeydîler, buralarda da pek varlık gösteremeyip git gide sayılara azalmasıyla birlikte bir başka Şii mezhep İsnâaşeriyye ekolüne gün doğacaktır. Böylece 10/16. Asırda İsnâaşeriyye ekolünün buralara mührünü vurmasıyla tamamen varlıklarını yitirmiş olacaklardır.
Peki ya, güneyde Yemen taraflarında başkaldırıp en nihayetinde devlet olabilen Zeydîler oralarda varlıklarını sürdürebildiler mi? Malum Kâsım b. İbrahim er-Ressî ve adından el-Hadi li’l-Hak olarak söz ettiren torunu döneminde Yemen Zeydîliği 6/12. Yüzyıldan itibaren sınırlarını genişletebilmişlerdir. Hatta neredeyse Arap yarımadasının Kızıldeniz kıyıları denen Tihâme bölgelerin kapısına kadar dayanmışlardır. Ta ki Mısır, Osmanlıların hâkimiyeti altına girer, ister istemez onlarda Osmanlı şemsiyesi altında varlıklarını sürdürmek durumda kala kalmışlardır. Ancak tarihler 1322/1904 yıllarını gösterdiğinde en son imamlık postuna oturan Yahyâ kendince bu sığıntı durumu içine sindiremeyip Osmanlı Devletine karşı başkaldıracaktır. Derken cihad ilan ettiği Osmanlılara karşı epey zaman süren kıyasıya verdikleri mücadele neticesinde en nihayetinde Osmanlılar Yemen’den çekilip oraların idaresini 1918 yılı itibariyle Yahyâ’ya bırakmak zorunda kalır. Böylece Zeydiler İmam Yahya’nın ölümüne kadar süren 44 yıllık (1367/1948) bir zaman dilimi içerisinde Yemende hâkimiyetlerini sürdürmüş olurlar. Ancak tarihler 1962 yılını gösterdiğinde ise askeri bir darbeyle Zeydilerin iktidarına son verilmiş olunur. Günümüz dünyasında gelinen noktada ise bilhassa Sa’de merkez olmak üzere kuzey bölgelerinde varlıklarını sürdürmekte olan Zeydîler, Kâsımiyye (Mutarrifiyye) kolu olarak, Yemen nüfusunun yaklaşık %55’ini oluşturmakla Zeydîlik ekolü bugün Yemenin resmi mezhebidir diyebiliriz artık. Ayrıca Suudi Arabistan, Ürdün, Amerika ve Almanya gibi ülkelerde sayıca ne kadar oldukları tam netlik kazanmasa da buralarda da Yemen asıllı göçmen Zeydilerin hatırı sayılır sayıda nüfus potansiyeline sahip topluluklar olarak yaşadıkları muhakkak.
Zeydiyye ekolünün itikadı ve ameli görüşleri bizatihi Zeyd’in Mu’tezile mezhebinin lideri Vasıl b. Ata’nın talebesi olması hasebiyle hocasının düşünce ekseninde sistemleşmiştir diyebiliriz pekâlâ.
Özetle sistemleşmiş Zeydiyye ekolüne göre:
-Tevhîd; Allah’ın zatını canlı cansız yaratılmış olana benzetme ve her türlü şüpheden uzak tutmaktır. Zira Allah’ın sıfatları O’nun zatının aynısı olması hasebiyle mahlûkatın sıfatları Yüce Allah’a asla izafe edilemez. İnsan eşyanın tabiatını iyi ve kötü yönden vasfını ayırabilecek aklı melekelere sahip olduğundan, akıl bu noktada iman etmekle mükellef olmanın şartıdır zaten.
-Allah (c.c) hayrı, şerri, küfrü, zulmü ve adaletsizliği halk etmemekle beraber kullarına hayra yönelmelerini murad eder. Hakeza Allah kullarına men ettiklerinden uzak durmalarını emretmekle beraber, şu da var ki iyi ve kötü fiillerin kulun kendi cüz-i iradesi doğrultusunda vuku bulduğu görüşündedir. Böylece Mu’tezile ekolünde olduğu gibi el-va’d ve’l-va’id (Allah verdiği vaadinde dönmez) hükmünce hayra yönelenleri sevap kazanıp mükâfatlandırılacağını, şerre yönelip günah işleyenleri azaba duçar olacağı görüşündedir. Dolayısıyla Zeydiyye müntesiplerinin “Emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker” hükmünü kendine vazife edinip hayatlarına tatbik etmeleri vaciptir görüşündedir.
-Mazluma umut, zalime korku olup mazlumun yardımına koşmak farzdır. İlginçtir Zeydi fıkhınca ileri sürülen bilhassa füru konularda, hatta birçok konularda Hanefi fıkhı ile hemfikirdiler. Zaten bir kısım Zeydi tarihçiler, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Zeyd’le irtibatına koparmayan bir bağlılık ortaya koymanın yanı sıra aynı zamanda Emevilere karşı yürüttüğü hak hukuk mücadelesinde onu yalnız bırakmayıp her daim destek çıkmasından hareketle İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi Zeydiyye mensubu bir hukuk adamı gibi görmeyi de yeğlemişlerdir. Ancak bu demek değildir ki Zeydiyye Şiâ’sı diğer Şii fırkalardan ayrı taban tabana zıt bir ekoldür. Nitekim bazı konularda Hanefi ekolünden ayrı düşünüp mesela humus vergisi gibi bazı konularda diğer Şiâ fırkalarla mutabık kalmakla bunlar arasında bilhassa İmamiyye’ye yakın duruş sergiledikleri gözlemlenmiştir.
-Nübüvvet hususunda ise malum ehl-i sünnet çizgisinde yürüyen ekollerle mutabık oldukları artık bir sır değil. Zira Allah Resulünün kendisinden sonra toplumu kimin yöneteceği, yeni yöneticinin nasıl belirleneceği ve kendinden sonra kimin imam olacağı hususunda hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Ehlisünnet uleması ile Zeydi uleması yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığı hususunda hemfikirlerdir. Zeydiler sadece Hz. Ali (k.v)’in kızı Fatıma annemizden gelen ehlibeyt neslinden gelen her kim olursa olsun, yeter ki imamet şartlarını kendinde toplayan zat olsun, imameti kesin kes kabul görür de. İşte Zeydiler imamet konusu gibi daha pekçok konularda İsmâiliyye çizgisinden ayrı düşünüp ehl-i sünnet çizgisine yakın bir yol izledikleri devrede, Sünni ulema ister istemez bu durumda onları dört hak mezhebin yanında beşinci mezhep kategorisinde kendilerine yakın bir çizgide ekol olarak nitelemişlerdir.
-Zeydiyye ekolünde imamete layık olan şahsın, İmâmiyye’nin ileri sürdüğü “Hz. Ali (k.v)’in manevi veraset kanalından Vehbi ilimle gelmesi gerekmektedir” şeklinde ki görüşün tam aksine kesbi ilim vasıf sahibi ve en ufak şüpheli şeylerden kaçınıp ruhsatla değil azametle amel eden ilmiyle amil bir zat olması kâfi sebeptir görüşündedir.
-Zeydiye ekolünde ismet sıfatı peygamberlere mahsus sıfattır, asla imamet postuna oturanlara has bir sıfat değildir.
-Zeyd, büyük babası (dedesi) Hz. Ali (k.v)’in sırf Cemel ve Sıffin’de yaptığı savaşlarda taraflardan kimin haklı kimin haksız olduğu hakkında hüküm verilemeyeceğini, dahası savaşan taraflardan hangisinin haksız olduğu Allah’ın takdiri ilahisine kalmış bir husus olduğu görüşündedir. Hakeza Cemel ve Sıffin savaşlarında Hz. Ali (k.v)’in karşısında saf tutan Müslümanların asla tekfir edilemeyeceği görüşündedir. İşte Zeyd’in bu görüşlerinden dolayı bu hususta Mu’tezile ile mutabık kalmışlardır.
-Zeydiyye ekolüne göre imamın Kureyş’in Haşimi neslinden olması şart değildir. Hz. Ali (k.v)’in Fatıma annemizin evlatlarından Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a)’ın soyundan olması kâfidir. Ayrıca imamın açıkça imametini izhar edip zalim idareye başkaldırması da gerekir. Bu arada hilafetin ehliyetsiz idareciler elinde zaafa uğradığını, bu nedenle hilafetin git gide Emevi idarecilerinin ellerinden kaymakta olduğunu çok önceden sezebilmiştir. Derken bu düşünce doğrultusunda “efdal-mefdul” görüşünü ortaya atıp idareyi ele geçirmeye yönelik kollarını sıvayacaktır. Öyle ki ilk etapta Müslümanların Hz. Ali (k.v) ve soyuna duyulan çok büyük derin muhabbeti, ilgi ve alakasını bu yönde kullanmayı ihmal etmez de
-Zeyde göre madem efdal ve en üstün erdemli olan mefdul addedilmekte, hem madem daha az üstün ve daha az erdemli addediliyor, o halde Allah Resulünden sonra en faziletlisinin (efdali) Hz. Ali (k.v)’in olması icab eder. Dolayısıyla imamete en layık olanda odur. Ancak bu demek değildir ki Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetleri gasıbtır (hilafeti zorla ele geçiren), her şeye rağmen her ikisinin de hilafetleri meşrudur.
-İmam Zeyd, gaib imamiyet görüşüne karşı çıkıp bu hususta reddiye de yapmıştır..
Vesselam.
