HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA

Eklenme Tarihi: 06.05.2017 10:32:07 - Güncellenme Tarihi: 12.08.2020 04:33:09

        Tanhu, Han, Kağan, Sultan, Hünkâr, Padişah gibi değişik unvanlarla andığımız şahsiyetlerin gerek destanlarımızda, gerek Orhun kitabelerinde, gerekse siyasi tarihimizde çok öneme haiz yeri vardır. İşte bu yüzden her biri hakanımızı nesilden nesile ne kadar yâd etsek azdır.  Nasıl yâd etmeyelim ki,  her bir hakanımız gücünü önce Allah?tan, sonra da tebaasından alıyordu. Tebaa ise hakanlarını Allah?ın yeryüzünde adaletin tesisine yönelik vasıta gördükleri içindir büyük bir sadakatle itaat ediyordu.  Gerçektende her bir hakanımız idare ettikleri ülkelerin adalet güneşi olarak damga vurmuşlardır.  Nitekim bu durum hem İslam öncesi Türklükte hem de İslam?la hemhal olmuş Türklükte öyleydi.

            Malumunuz İslam öncesi Türklükte Oğuz Han, Bilge Kağan, Atilla ve Kürşad gibi kağanlarımız vardı.  Ayrıca her bir kağanımıza ışık saçan Irkıl Hoca, Korkut Ata ve Dede korkut gibi nice bilge şahsiyetler vardı.  İyi ki de vardılar,  bu sayede hem zahir başbuğ hem de manevi başbuğ nedir onu idrak ettik. Her iki unsurda etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz hem kılıç hem ışık kandili oldular. Pusat zahiri başbuğumuz temsil ederken, kalemde manevi başbuğumuzu temsil etmiştir. Şu bir gerçek âlimin mürekkebi şehit kanından üstündür. Nitekim üstünlükleri şundan belli,  bilge şahsiyetler yeri gelir hakanlarımıza rehber olur, yeri gelir müsteşar olur, yeri gelir ışık kandili olur. İşte bu yüzden her bir ışık kandili bilge şahsiyeti yıldız hükmünde manevi başbuğlar olarak biliriz.

          Hiç kuşkusuz İslam?a köle olmuş Türklükte olduğu gibi İslam öncesi Türklükte de inanç zirve noktadır. İşte Bilge kağan?ın ?Tanrı Türk Milleti yok olmasın diye beni Kağanlığa oturttu? sözleri bunun teyidi zaten. Düşünsenize o dönemlerde pek çok kavim bilumum her ne varsa taşa,  toprağa, güneşe taparken Türkler de ise tek Tanrı inancı egemen değerdir. Nitekim Oğuz Han hâkimiyetini tek bir ilahi kaynağa dayanarak iri ve diri olurken Uygur Hanları da gücünü semavi bir nura dayandırarak iri ve diri olurlardı. Keza Kırgızlar gökten gelen ilhamla kutlu bir soya mensup olmanın şuuruyla hareket ederken, Hun?larda lider bildikleri Atilla?nın ilahi kaynaktan aldığı güce dayanaraktan cepheden cepheye akın ederlerdi. Derken Türkler inandıkları davalar uğruna dünyanın dört bir tarafına yayılarak değişik isimler altında anılacaklardır. Her ne kadar değişik isimler anılsalar da sonuçta ortak buluştukları nokta inandıkları kaynağa dayanarak hepsinin ?sefer der vatan? olmalarıdır. Nasıl mı? İşte Oğuz Han'ın ?Çok savaştım Tanrıya borcumu ödedim? sözleri savaşmaktaki amacının kendi egosunu tatmin için olmadığını bilakis inandığı ilahi kaynağa şükran borcu olduğu içindir elbet. Ki,  bu şükran borç pazara kadar değil kıyamete dek sürecek borçtur.  Nitekim ilerisinde Türkler İslam?la müşerref olduğunda Oğuz Han?ın o müthiş sözü İslam?ın cihat ruhu ile daha da bir anlam kazanacaktır.

       Eski Türk Hakanlarında sadece Tanrı bilinci mi söz konusuydu,   elbette ki ileri derecede tarih şuurunun varlığı da gözlerden kaçmaz. Nitekim Bilge Kağan?ın ?Çinlilerin tatlı sözlerine, yumuşak ipeklerine aldanmayın, hilelerine karşı uyanık bulunup ve kim Çin?e giderse yok olacaktır? sözleri bunun teyidi olduğu gibi öz eleştiri bilinci de doruktadır. Öyle ki; 'Türk milletinin elli yıl esaret hayatı yaşamasının kendi kusuru ve bünyesinden kaynaklandığını...' dile getirmekten imtina etmez de.  İşte hakanlarımızda ileri derecede var olan Tanrı inancı,  ileri derecede milli şuur ve yine ileri derece de öz eleştiri bilincidir ki, onlar halk nezdinde hep unutulmaz simalar olmuşlardır. Nasıl unutulsunlar ki,  Türk kağanları her işe ?Mengü Tanrı Kücünde? diyerek koyulurlardı. Malum bu kutsi ifade, yani ?Mengü Tanrı Kücünde-Ebedi Tanrı?nın kudreti? lafzı İslam?ın ?Besmeleyi Şerife?si gibidir. Öyle ya madem besmele her işin başı, o halde bunda, yani  'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlarım'  ifadesinde dur durak bilmeyen Türkler söz konusu olduğunda ileriye hamle yapmak olarak mana kazanır da.

        Malum, bizim ilk hamlemiz Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han?ın ilk Türk hakanı olarak İslam?la şereflenmesiyle başlar. Hiç kuşkusuz Satuk Buğrahan?a da hidayet kapılarının açılmasana vesile olan manevi Başbuğ Samani Ebu Nasr?dır. Menkıbelerde geçen pek çok rivayetlere göre Rasullullah (s.a.v)  bizatihi Satuk Buğrahan?ın rüyasına teşrif edip talimat almasıyla Müslüman olmuştur. Böylece bu vesileyle Karahanlılar?da tereddütsüz Hakanına itaat edip itirazsız Müslüman olurlar.  Hele Türk kavmi İslam?la şereflenmeye görsün Müslümanlıkla birlikte göçebe dinamizmi yerine yerleşik hayat vuku bulur da. Zira bozkır kültürü at sırtında gelişen kültür kodumuzdu,  bu kültür kodun devamında demiri dövmekte vardır. Yine kültür kodlarımızın köklerine indiğimizde Bey olabilmek için avını en iyi şekilde avlayıp aç doyurmak, çıplak giydirmek gerekir.  Tabii yerleşik hayata geçtiğimizde bu durum imar faaliyetleriyle, müesseseleşmeyle değişik biçim alacaktır.  Göçebe değerler yerine daha çok yerleşik değerler yer alacaktır. İyi ki de yerleşik olmuşuz, bu sayede tarihe medeniyet olarak damga vururuz.  Türklere icabında bu da yetmez,  bir noktadan sonra İslam?ın evrensel mesajından hareketle alışıla gelen tüm göçebe değerleri İslam?ın potasında eriterek ilim yolunda,  müessesleşme yolunda gücünü harcayıp üç kıtada Nizam-ı âleme doğru yol alırlar. Nitekim İbn-i Haldun; ilim ve medeniyetin ancak hadari toplumlarda (yerleşik-şehir toplumu) gelişeceğini dile getirmekle bu hususu doğrulamışta.

          Şu bir gerçek, din ve medeniyetten uzak kalıp göçebe dinamizmi ve yıkıcılığı esas alan imparatorluklar er geç yıkılmaya mahkûmdurlar.  Bakın, Moğollar medeniyetten yoksun oldukları için tarihte bir asrı geçmeyecek hâkimiyetleri olabildi. Babür Şah?ın kurduğu büyük Hindistan imparatorluğu ise Moğollardan çok daha uzun sürdü. Niye derseniz,  her şey ortada gayet açık ve net; birinde yıkıcılık, diğerinde ilim tefekkür ve medeniyet söz konusuydu. Moğol kasırgası her şeyi silip süpürmüştü çünkü. Bu yüzden tarihe medeniyet yıkıcıları olarak geçtiler. Neyse ki Anadolu uçlarına yerleşen Türkmenler ilerisi için ümit kalesi olup Moğol yaralarını saracaklardır.  Hatta sadece Moğol yaralarını sarmakla kalmazlar Osmanlı?nın kuruluş mayası da olurlar.  İşte o kuruluş mayası Söğütte yoğrulup tuttuğunda bunun ilk işaretlerini Orhan Gazi İznik?i feth eder etmez orada medrese kurmasında alırız da. Malum,  ilk Osmanlı medresesi Orhan Gazinin girişimiyle gerçekleşir. Derken medreselerimiz (üniversitelerimiz) dallanıp budaklandıkça ilerisinde bizim dünyayı aydınlatacak güç olarak işlev görüp cihangir devlet olacağımızı ve büyük bir medeniyete geçiş yapacağımızın muştusu olur da. 

          Her neyse, bir başka Türk?ün yüz akı hakanı diyebileceğimiz isim Tuğrul Bey?dir.   Ancak şu da bir gerçek Tuğrul Bey sadece bizim değil,  bilhassa XI. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının da lideridir. Öyle ki Büveyhiler?in hâkimiyetine son vererek adından söz ettirecektir.  Zaten rüştünü ispatladığında Müslümanların Sultanı manasına 'Sultanül Müslim?in' unvanına layık görülür de. Bu sayede Oğuz Türklerinde ehlisünnet çizgisinde bir Müslümanlık bilinci baskın değer kazanmasıyla birlikte müfrit Şii ve yıkıcı faaliyetlerin bertaraf edilmesini beraberinde getirecektir. Böylece İslam âlemi uzun bir aradan sonra rahat nefes almış olur.

         XVI. yüzyıla da Yavuz Sultan Selim mührünü vurup Resulü Ekrem?in kutlu halifesi olmakla şereflenecek. Bilhassa kazandığı Mercidabık ve Ridaniye zaferleriyle göz doldurup kendisine  ?Hâkim?ul Haremeyn-i şerifeyn? unvanıyla kutsal emanetler teslim edilecektir.  Ancak o yüce hakan bu taltife hiçbir beşerin layık olamayacağının bilincinden hareketle kendisine ?Hâdim?ul Haremeyn-i şerifeyn? unvanını layık görecektir. Öyle ki Yavuz Sultan Selim tıpkı saltanat makamında olduğu gibi halifelik makamını üstlendiğinde de hizmetkârlık bilinciyle hareket edecektir. Ki;  hilafet kaideleri bunu gerektirdiğinden bu makam İslam hukukunda Müslümanların başkanı olarak telakki edilir, dahası Müslümanların ?veliyyül emr? olarak telakki ettiği makamdır.  Bunun böyle görülmesi de gayet tabiidir. Çünkü İslam?da ?siyaseti amme? makamı, halkın vekili ve elçisi fiilini yerine getirmek için vardır. Ama yine de d gerek Fatih olsun, gerek Kanuni olsun, gerekse Yavuz olsun fark etmez pek çok hükümdarlarımız Kur?an?da ?Halife-i Allah? hükmüne rağmen bu unvan yerine daha çok ?Halife-i Resul Allah? ve ?Halife-i Ruy-i Zemin? unvanının mana ve ruhuna sadık kalmayı layık görmüşlerdir. Öyle ki Yüce Allah?ın beyan buyurduğu ?Ey Davut, biz seni adaletle hükmetmek için dünyaya halife yaptık? hükmü Hakanlarımız için baş tacı hüküm olmuştur. Gerçektende Osmanlı Hükümdarları bu bilinçten hareketle İslam?ın adalet kılıcı olmuşlardır. Tabii onlar adalet kılıcı olunca fethedilen topraklardaki ahalide böylesi adalet güneşi hakanlara ?Zill Allah Fil Âlem? (Allah'ın dünyada gölgesi-Allah?ın yeryüzünde Naibi)  demekten kendini alamaz da. Kaldı ki ahali bu bilinçte olmasa da Allah?ın hükümlerini yeryüzünde yeşertecek aynı zamanda siyasi ve idari işlerin yürütülmesi noktasında hadimiyet şuuruyla hareket edecek bir hakanın  (halife)   her daim başlarında bulunması Türk?ün vazgeçilmez tutkusudur zaten. Bu tutku İslam öncesi Türk bozkır kültüründe yerini bulan çıplak giydirmek, düşmanın kanını dökmek, aç doyurmak şeklinde bir beylik olmanın şartı iken, Türkün yerleşik hayata geçişinde bu şarta hanlar soyuna mensup olmak kaidesi de ilave olur. Nitekim Timur imparatorluk kurmuştu kurmasına ama Hanlar soyuna mensup olmadığından kendisi Han ve Sultan olarak addedilmemiştir. Zira Hakan veya Hükümdar (Bey) olabilmek Hanlar soyuna mensup olmayı gerektirir.  

       Öyle ki:

        ?Osmanlılar: Oğuzhan soyundan,

       ?Karakoyunlular: Denizhan soyundan,

       ?Akkoyunlular: Bayındırhan soyundan olmayı gerektirir.

       Şu da var ki; İslam tarihinde pek çok hanedan soyu olsa da bunlar arasında en dikkat çekeni;  

       ?Al-i Resul (Abbasiler),

       ?Al-i Selçuklu,

       ?Al-i Osmanlı olmuştur.

       Sakın ola ki hanedanda neymiş deyip geçmeyelim. Zira bakın Busbecq ?Hanedanın din ve devletin bekası evlattan daha mühimdir? der.  

       Keza Şair Sadi de bu anlamda:?On derviş bir kilim üzerinde uyur lakin iki padişah bir kilime sığmaz? der.  

      Sultan Beyazıt Hakanımız da  ?Osmanlı öyle bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez? demek suretiyle hanedanlığın önemini ortaya koyan müthiş bir tespitte bulunmuştur.  Hele ki fetret devrinin şöyle göz önüne aldığımızda (kardeşler arası kavgalar devri) yukarıdaki bu müthiş tespitin ne anlama geldiğini şimdi çok daha iyi anlıyoruz.  

         Evet, nizamla oynanmaya pek gelinmez,  hele bir kez olsun nizamla oynanmaya kalkışılırsa olacak olanları varın birde siz düşünün, hiç kuşkusuz dengelerin bir anda alabora olacağı kaçınılmazdır. İşte Hakanlarımız bir takım dengelerin sarsılmaması için, Nizam-ı âlem davasının her daim takipçisi olmuşlardır. Zaten hanlıklar ve imparatorluklar da varoluş gayeleri ve ilhamını aldıkları ulvi davaları için vardır. Nitekim Said El Endelusi dünyayı beş büyük imparatorluğa ayırırken Hakanların (hükümdarların)  var oluş dayanağını dayandığı hanedana dayanarak şu şekilde vasıflandırır:

      ?İtaatkâr İnsanlar Hükümdarı; Çin İmparatorluğu,

      ?Hikmet (ilim) Kralı; Hint İmparatorluğu,

      ?Aslanlar (cesur) Hanı; Türk İmparatorluğu,

      ? Şahlar Şahı (Büyüklük); İran İmparatorluğu,

      ?İnsanlar (Güzellik) İmparatoru; Roma imparatorluğu diye.

        Hiç kuşkusuz varoluş dayanağı bir hakan için çok önem arz eder. Ama bu demek değildir ki Orhan Gazi, Yıldırım Bayezıd, Çelebi Mehmet gibi hükümdarlarımız hanedan oldukları için sırça köşklerde her daim el bebek gül bebek hayat yaşasınlar. Oysa bir bakıyoruz hakanlarımızın birçoğu taş toprak evlerde yaşıyorlardı. Mesela Tuğrul Bey şu müthiş yaşantısıyla tarihe not düşer de.  Ve şöyle der ?Kendime ev (saray) yapıp da yanında bir camii inşa etmezsem Allah'tan utanırım.?

           Evet, kim demiş hakanlarımızı sırça köşk düşkünüdür, düşünsene ev ya da saray yaparken bile yanına camii yapmazsa o evi kendine zul addeden bir anlayıştır bu. İşte bu anlayıştır ki şükür Türkiye Cumhuriyetine de sıçrayıp uzun bir aradan sonra tarihimizde ilk kez Söğütözü?nde tam teşekküllü camisiyle, kongre salonuyla pek çok üniteleriyle donatılmış Cumhurbaşkanlığı Külliyemiz var artık. Malum, Osmanlının kuruluş safhasında da Bursa ve Edirne payitahtında saray yerine külliye vardı. Hatta yükselişimizde ki Topkapı sarayımızda öyleydi, bakmayın siz öyle adının Topkapı Sarayı olmasına,  gerçekte içeriğine baktığımızda hükümet binasıdır,  yani payitaht görevi ifa eden külliyedir. Ne zamanki Al-i Osmanlı batılılaşma sevdasıyla birlikte düşüşe geçer işte gerçek anlamda saray kurma özentisi o zaman  gün yüzüne çıkar.

         Peki ya Başkentlerimiz? Malumunuz Eski Türklerde Ötüken,  Selçukluda İznik, Osmanlı?da Edirne dikkat çeken başkentlerimizdir.  Ve her bir başkentimiz sınır uçlarına çok yakın merkezler olarak misyon yüklenmişlerdi.. Ama gel gör ki düşüş dönemimizde başkent misyonumuz uç beyi anlayıştan hızla uzaklaşıp kendi kabına çekilecek bir yerde kendini konumlandıracaktır. Her ne kadar başkentlerimiz kendi kabımıza çekilmiş olsa da yine de gelinen noktada şunu iyi anladık ki, tarihi süreç içerisinde geçirdiğimiz sosyo kültürel tüm evrelerde değişmeyen tek olgu devlet şuurudur. Zira devlet bilinci bizde her daim ?şefkatli baba? olarak karşılık bulmuştur. Hakeza yine tarihi süreç içerisinde devlet yapılanmasında görev üstlenmiş tüm yöneticilerimiz ise tebaanın nazarında devletlû olarak kabul görüp baş tacı edilmiştir. Baş tacı edilmeleri de gayet tabii bir  durum, çünkü toplum içinde herhangi bir huzursuzluk ve problem çıktığı zaman tek sığınacak dal devletin şefkatli kolları olmuştur. İşte halkın devlete bakışı üç aşağı beş yukarı bu çerçevede idi. Öyle ki halk kendi aralarında çıkabilecek anlaşmazlıklarda bile ihkak-ı hakka tevessül etmezlerdi, tek müracaat ettikleri merci ?şeriatın kestiği parmak acımaz? konumunda devletin adalet terazisi olmuştur. İşte devlete olan bu sadakat duygusu toplumu huzur ve dengede tutmaya ziyadesiyle yetiyordu... Nasıl yetmesin ki, diğer toplumlarda lütufmuş gibi sunulan göstermelik adalet uygulamaları,  bizde sosyal hayatın doğal akışı içerisinde her daim işleyen tabii haktır zaten. Bu yüzdendir ki bizim kitabımızda adaletten mahrum hakansız (lidersiz) devlet, devletsiz halk geleneği yazmaz. Bize asla adaletten mahrum ne başsızlık ne de tebaasızlık yaraşır.  Bize adaletten kıl payı şaşmayan devletin milletine güvendiği, milletinde devletine güven duyacağı düzeni kurmak yaraşır. Batı dünyası için devlet bir anlam ifade etmese de bizim için halkın hizmetkârı, aynı zamanda hak arama kapısı olması bakımdan çok anlam ifade eder. Devlete olan aşkımız o kadar narin ve hassastır ki en ufak haksızlıkta sinir uçlarımızla oynandığında derhal   ?Ya devlet başa ya kuzgun leşe?  deriz de.   

           Yine bizim devlet kültür kodlarımızda devlet idarecilerine bakışımız Faşizmde olduğu gibi putlaştırılmaz, bilakis Allah?ın adaletini yeryüzünde yaymaya vesile idareciler gözüyle bakar ve ona göre itaat ederiz. İtaat etmeye mecburuz da, çünkü Resulullah (s.a.v) hadis-i şeriflerinde  ?Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir? beyan buyurduğu gibi  ?Adil bir Sultanın bir günlük adaleti altmış senelik ibadetten üstündür? diye de beyan buyurmuşlardır.

           İyi ki de tarihi geleneğimizde Nazizm ve Faşizmde olduğu gibi Führer?in (Şef?in) putlaştırılması hadisesi yoktur, olamaz da.  Zira bizim kültür kodlarımızda önce Allah?ın emrine tabii olacak liderlik anlayışı vardır,  sonra tebaanın hizmetine koşturmak vardır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bizde ne Mussolini?nin elinde Demet Saplı Roma Baltasıyla aba altında sopa gösterici bir lider anlayışı, ne de Hitler'in Yahudileri diri diri fırına atacak derecede arı ırkının üstünlüğüne dayalı liderlik söz konusudur.  Tüm bunların aksine Halife Hz. Ömer (r.a)?ın son nefesini vermek üzere iken bile zimmîlerin hakkını korunmasına dair vasiyetin gereğini yerine getirecek liderlik anlayışı esastır. İşte bu hassasiyetin gereği Veliyyü?l-emirlerimizin her biri adaletleriyle hükmettikleri ülkelerin adalet güneşi başkanları olurken, Batının Roma Balyozlu liderleri de adaletsizlikleriyle idare ettikleri ülkelerin zulmedici kralları olmuşlardır. Neyse ki günümüzde artık Roma Baltası yoktur,  ama onu aratmayacak vahşi kapitalizmin önümüze koyduğu pragmatist ?Faydacı Tanrı? kültü ve faşizmin ürettiği Liderlik Sultası miti vardır. İşte bu yüzdendir ki insanlık tüm sahte putlardan yılmış durumda. Öyle ki kitleler Nietzsche gibi ?Tanrı öldü, Tanrı benim? diyerek feryat çığlıklarına çanak tutup isyanı ilahlaştıran anlayışların cenderesinden çıkmanın derdindedir. Ama ne var ki insanlık bu gün olmuş halen bu cendereden çıkamamıştır. Yinede yeise kapılmamak gerekir. Şayet insanlık bir gün gelir çokluk içinde birlik ülküsünü fark edip kendine geldiğinde, işte o zaman,  o özlediğimiz aydınlık günler belki yarın belki yarından da çok yakındır.  Doğacak olan pembe şafaklar bir hayal değil gerçek olacaktır. Ümit varız da.

           Madem ümit varız, o halde daha ne duruyoruz, tarihi ve İslami kültür kodlarımızda tanımlanan liderin temsil ettiği görev itibariyle 'Başınızdaki burnu halkalı bir zenci bile olsa, ona itaat ediniz' ilahi düsturunca; Allah adalet sahibi yöneticileri seçip baş tacı yapmak da bize düşer.

            Vesselam.

https://enpolitik.com/kose-yazisi/1113/hakanlarin-sereflendirdigi-dunya

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM