TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ

Eklenme Tarihi: 19.05.2017 14:50:06 - Güncellenme Tarihi: 06.08.2020 18:26:07

         Sümerler ilk yazıyı keşfetmekle insanlığın medeniyet hamlesinde öncü olmuşlardır. Dolayısıyla insanlığın vahşetten medeniyete geçmesinde Türklerin çok büyük payı vardır.

         Düşünsenize Avrupa daha tuvalet nedir bilmezken, Türkler tarihin ilk dönemlerinde pek çok medeniyete ışık tutacak hamleleri gerçekleştirmişler. Batı dünyası ise malum sokaklara dökülen pisliğin saçtığı kokunun önüne ancak XVII. asırda lazımlığı keşfettiğinde bertaraf edebilmiştir. Yani bizim daha önce keşfettiğimiz lazımlık sayesinde bir nebze olsun kokuşmuşluktan kurtulabilmişler. Sadece tuvalet mi?  Hiç kuşkusuz mendilimizde işe yaramış, derken Batı, XVI. yüzyılda Venedik yoluyla aldığı mendilimiz sayesinde burnunu silmeyi öğrenmiştir.  Hatta batı bizim keçemizi de sonradan edinmiş. Bu yüzden Fernard Grenard ?Romalılar çamaşır bilmezken onlar (Hunlar) keten gömleği giyerlerdi? demekten kendini alamamıştır.

         Peki ya haberleşme? Malum, haberleşmenin kaynağı da İslam medeniyetidir. Düşünsenize iletişim alanında Abbasilerin keşfettiği ışıklı telgraftan tutunda ikinci derecede haberleşme kaynağı olarak bildiğimiz güvercin postası da kayda değer bir iletişim aracımızdır. Nasıl kayda değer olmasın ki, güvercin Sevr mağarasında Peygamberimizi koruma görevi üstlenmiştir adeta. Bu demektir ki, güvercin çok iyi bir eğitimden geçirilirse gerektiğinde koruyucu bir zırh, gerektiğinde en güvenilir posta aracı olabiliyor. Gerçektende atalarımız güvercini haberleşme alanında en iyi şekilde kullanmakla dikkat çekmişlerdir. Sadece atalarımız mı, bunu takiben İngilizler de güvercinden yararlanıp savaşların seyrini değiştirecek hamlelere girişmişlerdir. Misal mi? İşte I. Dünya savaşında özel yetiştirilen Cher Ami adlı güvercin vasıtasıyla son derece önemli mesajları hedeflenen yerlere ulaştırmışlar. Hakeza Fransızlar da güvercinlere mikro düzeyde fotoğraf makineleri yerleştirmek suretiyle birtakım stratejik noktaları tespit etmişlerdir. Besbelli ki, kuşlar yeryüzü ekseninde çıplak gözle göremediğimiz birçok manyetik dalga boylarını ve arzın değişik çekim alanları arasında kalan açıyı içgüdüyle hesaplarcasına yön tayini yapabiliyorlar. Madem kuşlar bu kadar mahir varlıklar,  o halde herhangi birine şaka yollu da olsa kuş beyinli dememek düşer bize.      

          Evet, gök âleminde keşifler yapılırda deniz altında yapılmaz mı,  hem de alası yapılır elbet. Bakın bugünkü denizaltı ulaşımına ilham olan bizim eskiden adını sıkça adını andığımız bir Türk icadı tahtelbahirden başkası değildir. Malumunuz tahterevalli negatif geri tepme mantığıyla işlev gören bir tür denge aracıdır. Keza bir kısım balıkları su içerisinde dengede kalmasını sağlayan yüzme keseleri de aynı işlev görür. Zira bu keseler hava cebi görevi üstlendiklerinden balığı rahatlıkla su üzerinde tutabiliyor. İşte bu ilham kaynaklarından hareketle Yunus (a.s)?ın balık karnında geçirdiği bir tür deniz seyahatini bir peygamber kıssasının ötesinde deniz altı gemilerini keşfetmeye yönelik bir mesaj olduğunu düşündürmeye yetmiştir. Zaten bu verilen mesaj yerini bulur da. Nitekim David Bushnell?in 1776?da keşfettiği tek kişilik denizaltı gemi ve 1719?da Osmanlı mühendislerinden İbrahim Efendi?nin timsah biçiminde bir denizaltı gemi inşa etme çabası bunun tipik misalini teşkil eder. Her iki isme de Yunus balığı rehber olmuş olabilir. Evet, Yunus balığı deyip geçmeyelim, bugün denizin 100 metre derinliğinde kurulan denizaltı laboratuarlara yardımcı kılacak deneysel araç ve adavet taşıdıkları artık bir sır değil. Bu yüzden Yunusu dost biliriz hep.

          Her neyse ilham kaynaklarımızı sıralamaya devam edelim. Bakın,  XI. Yüzyılda Müslüman bilge âlimimiz Ammar?ın kendine özgü geliştirdiği bir yöntemle katarak ameliyatı yaptığına şahit oluruz. Yine Akşemseddin Hazretleri?nin Tıpta çok önemli devrim sayılacak nitelikte sayılan XV. yüzyılda ileri sürdüğü mikrop teorisiyle karşılaşırız. Zaten bununla alakalı görüşleri ?Hayatın Maddesi ve Tıp? adlı eserinde ziyadesiyle mevcut, isteyen bakabilir. Sadece âlimlerimiz mi, padişahlarımızda ışık kaynağıdırlar. Nasıl mı? İşte İstanbul?un fethi hazırlıklarında kullanılacak topların balistik muayenelerin ölçüm ve hesaplarını Fatih Sultan Mehmet bizatihi yapmış, hatta bunla da yetinmemiş havan toplarını da döktürüp günümüz savaş teknolojisine rehber olmuştur. Övünmek gibi olmasın ama şu bir gerçek, dünyanın bir zaman habersiz olduğu balistik hesapların kaynağı da biziz. Besbelli ki; Fatih Sultan Mehmed?e ?Sizde onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Ki bununla Allah?ın düşmanını ve sizin düşmanlarınızı ve daha başka sizin bilmeyip de Allah?ın bildiği diğerlerini korkutasınız? (Enfal, 60)  ayeti ilham olmuş gerek ki ateşli top gibi daha nice atıcı silahların fizibilite çalışmalarına hız vermiştir. Nasıl hız vermesin ki,  kendisini İstanbul?u fethedecek ne büyük kumandan diye övdüğü Peygamberimiz (s.a.v) ?Dikkat edin kuvvet atmaktır? diye beyan buyurmakta. Tabii ki, hadis-i şerifte geçen atıcılık sadece ok atmaktan ibaret değil, tüm stratejik silahları da kapsayan bir kavramdır. Yani, atıcılıktan maksat zahiri anlamda binek hayvanı olmayıp, bilakis tüm araçlar kastedilmektedir.

          Malumunuz ?zaman? saatle anlam kazanır. Madem öyle, bırakınız normal saati konuşan saatlerde İslam medeniyeti sayesinde gün yüzüne çıkmıştır. Bilhassa Toygar Akman?ın bir takım araştırmalar sonucu ortaya koyduğu belgelere bakıldığında bundan takriben sekiz asır önce Artuk Türklerinden Cizreli Ebül-İz adında bilginimiz sayesinde bir kuşun hareketiyle otomatik ayarlanan bir makinenin keşfine şahit oluruz. Öyle ki,  bu büyük bilginimiz 24 kapılı otomatik makineden saat başı bir adamın kapıya dokunduğunda kuşun kanatlarını çırpmasıyla ortaya çıkan sesle birlikte konuşan saat icadıyla adeta tarihin hafızasına not düşmüştür. Şimdi gel de böylesi bir icat hepimizi hayretler içerisinde bırakmasın. Merak edenler konuşan saatle ilgili tüm ayrıntıları Cizreli Ebu?l-iz?in (El-Cezeri)  ?Kitabül cami-i beynel ilm-i vel amel en-nafi-i fi sınaat-il hiyel? adlı kitabının 171. sayfasına bakabilir. Hele birde İstanbul?da Topkapı Sarayı Üçüncü Ahmet Kütüphanesinde kayıtlı bu kitap incelendiğinde saatin kadran merkezinde davul zurna çalan adamların sembolize edilmiş mekanik aygıttan söz edildiğini görürüz.  Hatta bu kitapta fil?in üzerine binmiş bir adamın hayvanın bir takım hareketlerini kontrol eden düzenekten de bahsedilir. İşte bu nedenle bu düzeneğe fil adam aygıt dersek yeridir. Tabii bitmedi, dahası var; Türk bilginimiz tüm bunlara ilaveten Artukoğullarından Diyarbekir Hükümdarı El Salih Nasuriddin Ebu?l Feth Mahmut bin Muhammed bin Karaaslan?a ithaf ettiği kitabında elinde testiyle su döken bir adam robotuyla sultanın kolayca abdest almasını sağlayacak çalışması da dikkat çeken bir husustur. Derken bu icadıyla sultanın gönlünü çoktan hoş tutmuş olur. Hiç kuşkusuz tüm bu tür çalışmalara asıl ilham kaynak ışığı Mekke?de yükselen çağrının üzerinden daha elli yıl geçmeden tüm dünyayı saracak olan vahyin soluğundan başkası değildir. Bu yüzden vahiy için Kur?an-ı Mucizül Beyan deriz. Nasıl ki, Batı medeniyetinin temelinde Hıristiyanlık mayası varsa, İslam medeniyetinin inkişaf bulmasın da vahiy gerçeği vardır.

          İyi ki de bize rehber bir vahiy kaynağımız var, bu sayede bakınız Hz. Ömer devrinde denizden korkan Müslümanlar, daha sonraki devirlerde vahyin aydınlığında denizcilikte dünyaya rehber olacaklardır. Artık çöl ve göçebe insanı bundan böyle azgın dalgalar, fırtınaya, kasırgaya, rüzgâra aldırış etmeksizin göğüslerini gere gere mavi sulara yelken açacaklardır. Nihayetinde medeniyet sevdamız etkisini gösterir de. Bu sevda da Türklerin denizcilikte ilk teşebbüsü İzmir?de küçük çapta devlet kuran Çaka Bey tarafından gerçekleştirmesine yeter artar da. İşte bu sevda uğruna deniz kendi hal lisanıyla gelen Türk tayfalarını adeta selamlayıp yol verir de. Ancak Moğol istilası her şeyde olduğu gibi bu teşebbüsü de bertaraf edip biranda tılsım bozuluverir. Neyse ki ileriki dönemlerde, bilhassa İstanbul?un fethiyle birlikte hem Karadeniz, hem Venedik, hem de Cenevizlilerin ticari faaliyetlerini kontrolümüze alabilmişiz. Doğuda ise Yavuz Sultan Selim yüzümüzü güldürüp İran seferiyle birlikte doğunun ticaret yolları açılır sinemize. Kanuni devrinde de İbn-i Haldun?un dile getirdiği ?Avrupalılar Akdeniz?de bir tahta parçası dahi yüzdüremiyorlardı? gerçeği yanında, sadece yüzdürmekle kalmamışız aynı zamanda Akdeniz ticaretini de geliştirmişiz. Nasıl geliştirmesinler ki,  bu hususta pirimiz Pir-i Reis?tir.        

      Hazır Akdeniz?den söz etmişken bu arada Barbaros?u unutmak olmaz. Hiç kuşkusuz Akdeniz hâkimiyetinde Barbaros ve arkadaşlarının büyük rolü çok büyüktür. Barbaros?un eli değer de Akdeniz çalkalanmaz mı, hem öyle çalkalanır ki adeta deniz dalgaları coşarda. Hatta Barbaros, Osmanlı?nın emrine amade olup denizciliğimiz daha da bir nizama kavuşur hale gelir bile.  Ancak ne var ki kalyonların vira vira bismillah deyişiyle başlayan seferlerle Osmanlı Akdeniz?e yelken açtığı günlerde, her ne oluyorsa o arada Batı XV. yüzyılın sonlarına doğru, deniz aşırı okyanusları aşıp bölük pörçük yaşayan dağınık topluluklardan elde ettiği bilgilerle ?Batı Medeniyeti? sahne alır. Derken batı hâkimiyeti XVI. asırda start alır. Anlaşılan İslam?ın çöküşü diye bir şey yok, sadece Batı?nın uyanışı diye bir olay vardır. Yani, XVI. asırda, Batı?nın okyanuslara açılması söz konusudur. Batının okyanusa açılması neticesinde XVI. asırda Hind Denizi?nin keşfi de gerçekleşir, böylece İslam dünyası ticari okyanus yollarının dışında kalır. Yine de Osmanlı tüm bu gelişmelerin gerisinde kalmaz, hatta XVII. asırda bile gücünün zirvesinde diyebiliriz.

          Belli ki Avrupa?nın büyük denizlere açılmasında bizim payımız çok büyük. Piri Reis bu konuda Kitabi Bahriyesi?nde ?Avrupalıların denizcilik ilminde çok zayıf okuduklarını ve bu ilmi de şarktan almışlardır?  diye not düşmüş bile.  Zira Müslümanların elinde bulunan dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler Avrupa?ya aktarılmasaydı, belki de Kristof Kolomb, Hindistan?a Batıdan dolaşarak varmayı aklının ucundan dahi geçiremezdi. Ve Amerika?da keşfedilemezdi. Kelimenin tam anlamıyla Batı denilen olay, XVI. yüzyılda okyanusa açılarak doğan,  XVII. yüzyılda yeni doğan çocuk misali emekleyen, XVIII. asırda yürümeye başlayan, XIX. asırda ise koşup çağa damgasını vuran bir medeniyetin adıdır diye özetleyebiliriz. Yeri gelmişken bu arada XIX. yüzyılda rasyonalizm cereyanının Batıya güç katan etkisini de unutmamak gerekir.

          Peki, günümüzde medeniyet ne durumda derseniz,  takdir edersiniz ki pekte iç açıcı görünmüyor. Sanki bir zamanlar bizim düştüğümüz çukura Avrupa düşmek üzere ve bir çöküşün eşiğine gelmiş gözüküyorlar, ölüm döşeğinde can çekişir haldeler. Bunca sayısız işledikleri cinayetlerin bir bedeli olsa gerek ?Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste? gerçeği ile karşı karşıyalar. İçine düştükleri düşüş sancı emareleri bunun bariz göstergesi. Zaten sistemler en güçlü oldukları devirlerde şiddete ihtiyaç duymazlar,  bilakis saltanatlarının sarsılmaya başladıkları hissine kapıldıkları zaman şiddete başvururlar. Özellikle Ortadoğu?da kurgulayıp hayata geçirdikleri uluslararası istihbarat şiddet hareketleri bunu doğruluyor da.

          Kim ne derse desin doğu, pek çok medeniyetlere ışık saçan kaynaktır. Bakmayın siz öyle onların ortaçağı karanlık devir ilan etmelerine, bu asılsız bir iddiadır. Merak edenler kütüphanelerin tozlu raflarına terk ettiğimiz tarihi bilgileri bir araştıra dursun görülecektir ki bugünkü modern çağın teknik gelişmelerinin temel izleri X. asra uzanmakta. Bakın, Cevdet Paşa  ?Dinlerin de, sapıklıkların da kaynağı Asya?dır? diyor. O bu tespitiyle dini mefhumu medeniyete karşılık gelen kavram olarak kullanırken, sapıklık kavramıyla da bir noktada anti medeniyet tutumlara gönderme yapmıştır. Zira İran?ın Mezdekçiliğine baktığımızda hem nihilizm, hem komünizm, hem de sosyalizme kaynak teşkil ettiği görülür. Neyse ki İslam güneşinin doğuşuyla birlikte bütün bu karanlık ilişkiler sona erip gerçek manada medeniyet zuhur etmiştir. 

          İnsanlık medeniyetle daha yeni tanışa dursun geçmişte medeniyet hamlemizden tüm kıta sahanlığı, tüm deniz sahanlığı, tüm nebatat sahanlığı bile bundan nasiplenmiş. Nitekim Akdeniz sahanlığı gelişmeye yüz tutmuş medeniyetten öylesine nasiplenir ki hem bereket kaynağımız hem de anne şefkat kucağına dönüşen denizanamız olur da. İşte bu yüzden deniz yolları ihmal edilmeye gelmez diyoruz. Bilhassa Osmanlı?nın gerilemeye yüz tutmasında en büyük etken unsur dünya ticaret yollarının Akdeniz?den deniz aşırı okyanusa taşınması hadisesidir. Bu hadiseyle dünya ticaret yollarının seyri değişmesiyle birlikte Avrupa?nın iştahı kabarıp bir başka sömürgecilik alanı doğacaktır.  Nasıl ki kara yolunda ilk darbe denildiğinde Moğol kasırgası akla geliyorsa, deniz yoluyla ilk darbe denildiğinde de batının okyanus ötesi hamleyle gerçekleştirdiği sömürge düzeni akla gelir. Hani tabiat boşluğu sevmez derler ya, aynen öyle de gerek kara ticareti olsun,  gerek deniz ticareti olsun ihmal edilmeye gelmez, sürekli keşif icat gerektirir. Maalesef deniz aşırı sahaya sıçramayıp medeniyette duraksama yaşanması düşüşümüze zemin hazırlamıştır. Yetmedi bu arada düşüşle birlikte ticareti horlayan zihniyette türemiştir. Öyle ki, bürokrat (yöneticilik) hevesi, aşırıya kaçan kahramanlık (asker) aşkı ve köylü kalmak (üretici)  gibi tavırlar meziyet telakki edilmiş.  Derken Peygamber buyruğu ?Rızkın on da dokuzu ticarettedir? gerçeği unutulmaya terk edilmiştir. Tabii hal vaziyet böyle olunca da ticaret azınlıkların eline geçip iktisadi gücümüz kayba uğramıştır. İşte tam da o unutulmuşluk hengâme içerisinde Osmanlı?ya ticaretin yollarını gösterecek bir rehber gerekiyordu, ama maalesef böylesi bir akıl devreye girmeyince de tüm teknolojik gelişmelere kayıtsız kalıp seyirci kalmışız. Zaten ortada ticaretin içinde olmalıyız diyen bir akılda yoktu,  habire düşüşe neden olan toprağa dayalı ekonominin canlanmasına yönelik çalışmalara kulak kabartaraktan meşgul olup ticari gelişmelerin gerisinde kalmışız. Oysa ilk medeniyet hamlemizin başlangıcında sıfır rakamını keşfetmekle ticaretin temelini atmış millettik,  ticari hayata kayıtsız kalmak gerçekten düşündürücü bir durum.      

          Malumunuz, tarihi süreç içerisinde rakamların kimi zaman çubuklar şeklinde, kimi zaman Babil tabletleri tarzında, kimi zaman Mısır papirüsleri şeklinde sahne aldığını görmekteyiz. Rakamlar her ne surette kullanılırsa kullanılsın sonuçta ondalık sisteme dayalı rakamların kaynağı eski Hindu ve Batı Arap yazı usulünden alınmadır. Bundan dolayı bu yazış tarzına Arap rakamları denmektedir. Hatta Araplar hesap ilmiyle çıkarma ya da başka matematiksel işlem yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuçta tanımlayamadığı bir rakamla karşılaştığında bu kez çözümü ufacık bir yuvarlak çizerek haneyi boş bırakmakta bulmuşlar. Böylece bu boş hane sayesinde sıfır rakamı doğmuştur. Bu arada Batı âleminde hesap ilmi Muhammed bin Ahmed?in 976 yılında matematik alanında ilk olarak sıfırın keşfetmesinden 250 yıl sonra ancak gelişmeye başlamıştır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz Batı, Roma rakamlarıyla parmaklarını sayarak işlem yapmaya çalışırken biz ise çok yıllar öncesinden sıfır rakamının keyfini çıkartarak hamle üzerine hamleler gerçekleştirmişiz. Fakat gün gelip devran tersine döndüğünde bu kez biz altın çağımızı heba edip kendi kendimize orta çağımızı hazırlamışız. Nitekim Prof. E.F. Gautier ?Bizim Rönesanssımızın riyaziye hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır? demek suretiyle o parlak devirlerimizin hakkını teslim etmesini bilmiştir.  Gerçektende bizim medeniyet köklerimizde önemli bir isim olan Uluğ Bey?in ayın haritasını çizmesinden tutun da, çok sayıda rasathanelerin kurulmasının ötesinde öncü bir astronomi âlimi olduğuna şahit oluyoruz. Hani ?Yiğidi öldür ama hakkını yeme? deriz ya, batı astronotların hakkını da teslim etmek gerekir, ay?a ilk ayak bastıklarında bir kraterine Uluğ Bey ismini vermeyi de ihmal etmezler. Keza Uluğ Beyin öğrencisi olan Ali Kuşçu? da ihmal edilmemiş ay?ın bir bölgesine de o?nun ismi verilmiştir. Bu arada Ebul Fergani?nin yazdığı astronomla alakalı risaleleri Asya ve Avrupa?da temel kitaplar listesinde yer aldığını da unutmamak gerekir. 

          Elbette ki, parlak devirlerimizin ak sayfalarıyla şeref duyacağız. Fakat geçmişin ihtişamına kapılıp da geleceğe de yönelmezsek bu anlatımların bize bir faydası olmaz. Şunu biz bulduk, bunu yaptık diyerek ancak kendi kendimize teselli ederiz. Asıl biz ne yapıyoruz sorusuna cevap bulabilmek çok önemlidir.

          Şurası muhakkak at denilince ilk etapta Türkler akla gelir. İşte bu yüzden at deyip geçmemeli. Çünkü bu hayvan biniciliğin ötesinde karanlıkta bile yolundan sapmaksızın gece ve gündüz mesafe kat edebiliyor. At?ın bu özelliği Ergenekon?dan çıkışımızda öyle işe yaramış ki sürekli uzak diyarlara göç etme aşkıyla yanıp tutuşan Türk?ü medeniyete taşımıştır. Zaten Türk?ün kahramanlık bünyesine uygun en iyi binek olması hasebiyle sürekli at kullanımı tercih edilmiştir. Malum, araba atlarının koşumlarıyla birlikte binicilik tekniği Hunlara ait bir teknik olup, daha sonraki dönemlerde bu önemli binek aracı Avrupa?ya da taşınmış.  Sadece at mı, kılıçta öyledir, hatta sağlıkta da örnek olmuşuz.  Zira Türk?lerin hastaları ayrı çadırlarda tuttuklarını, tarihin o ilk yıllarında bile bulaşıcı hastalıklara karşı emniyet tedbirleri aldıkları bir sır değil artık. Hele şükür günümüze geldiğimizde sağlık politikalarında 2002 öncesi yıllar hariç dünya standartlarının üzerinde sevindirici gelişmelere şahit oluyoruz. Şu an dünya Türk Sağlık sisteminden övgüyle söz ediyor bile. Bu yüzden Recep Akdağ isminin tarihin sayfalarında yer alacağından kuşkumuz yoktur.

          Biz öyle bir milletmişiz ki dünden bugüne bir şekilde her alanda gücümüzü hissettirebiliyoruz.  Düşünsenize mimaride Süleymaniye ve Selimiye neyse, yazıda tuğra ve fermanlarımızda o derece kayda değer tekniklerdir. Hele Selçuklunun kurmuş olduğu Nizamiye Medreselerimiz vardı ki bugünkü üniversite yapılanmalarının alt temelini oluşturmuştur. Keza bankacılıkta öyledir. Nitekim tarihi kayıtlarda Selçuklu döneminde 10.000 dinar miktarında havale senetleri ve çek usulü tatbikatlarının izlerine rastlarız, böylece bugünkü modern bankacılığa ışık olmuşuz. Yetmedi Osmanlı?daki ahi teşkilatımız da ticari gelişmelere ayna olmuştur. 

          Anlaşılan yeryüzünde bütün medeniyetlere ışık tutmuşuz, ama gel gör ki bu süreci devam ettirememişiz, o zaman boşa övünmek neye yarar sağlar ki. O halde ne yapıp edip mutlaka yeniden dirilişe geçmemiz lazım. Diriliş, ancak ve ancak tarihi köklerimizden kopmadan, çağımızın gerçeklerini iyi okumak veya etüt etmekle mümkün... Neyse ki yaşadığımız çağa damgasını vuran bugünkü Batı uygarlığı da yükselişinin çöküşündedir. Dünya hiç kimseye baki değil çünkü. O halde Batı medeniyetinin dışında tarihimize yakışır bir şekilde insanlığa yeni bir medeniyet sunmak mecburiyetimiz var. Bunu yaparken, kültür ve medeniyetimizin temeli İslam?ın ışığına muhtacız. Mademki artık Batı modeli ihtiyaca cevap veremiyor, ne yapmamız gerektiği hususunda inceden inceye düşünmemiz icap eder. Batı modeli dışında şimdiden alternatif yollar ortaya koymalı da. Hem madem teknoloji Allah?ın ?Sani? sıfatı, o halde teknolojik hamlelerde bizimde mührümüz olmalı. Misyonumuzun gereği yeniden insanlığın yüreğine su serpecek medeniyet öncüleri olma yönünde çaba sarf etmek gerekir. Dahası âleme nizamsızlık değil, nizam vermek gibi ulvi davayı omuzlayacak yeni neslin ayak seslerini ihtiyaç vardır. İşte bizim İslam medeniyetinden kastımız bu öncü muştulardır. O halde daha ne duruyoruz, yeniden tarihimizden feyiz alıp geleceğe kanatlanmak ana gayemiz olmalı. Yeter ki, niyet hayır akıbette hayır ola dayanakla Allah nurunu tamamlayacağı muhakkak. 

        Günümüzde etkin anlayış batı modeli olmasına rağmen, artık onlar için de zeval kaçınılmazdır. Adına ister sanayi medeniyeti, isterse batı modernizesi denilsin, bu sitil cazibesini yitirmiş durumda. Kaldı ki beşeriyet yeni bir cazibe merkezi arıyor. Mekanik ve sibernetik kuvvetlerin donukluğu insanlığı ister istemez yeni bir arayışa itiyor. Galiba ruhunu yitiren insanlık, yeni Nizam-ı âlem öncüler arıyor ve o anı sabırsızlıkla bekliyor da.

        Yeniden diriliş için kollarını sıvamış medeniyet gönüllülerinin işinin zor olduğunu biliyoruz. Elbette ki günümüz dünya coğrafyasında yeni Türk-İslam medeniyet öncülerinin omuzlarında yüklendikleri misyonun uygulandığı bir model yok. Nasıl olsun ki,  meşruiyetini ispatlayacak zemin ve şartlar daha henüz doğmuş değil, ama tâ ki Yunus?un seslendirdiği; ?Yaradılanı severiz Yaradan?dan ötürü? deyişindeki meşruiyet gerekçemize sahip çıktığımız andan itibaren o özlediğimiz medeniyet davasının gün ışığına çıkması kaçınılmazdır. Ancak bunun gerçekleşmesi için, önce ?her nefis ölümü tadacaktır? ilahi fermanından hareketle fani olduğumuzu kabul edeceğiz, sonra da ümmetim, ümmetim diyen ?Adı güzel kendi güzel Muhammed? diye salât ve selam getirdiğimiz Peygamberimize layıkıyla ümmet olup kendimizi insanlığın kurtuluşuna adamamız gerekir. İşte o zaman insanlığa huzur verecek medeniyetin bir hayal olmayıp bir gerçek olduğu ortaya çıkacaktır. Hatta bu konuda inancımızı yitirmediğimiz gibi ümit varız da.

        Dünyayı yeniden inşa etmek istiyorsak, maddeye köle olmaksızın Kur?an ışığında eşyayı cilalamak gerekir. Cilalayalım ki yeni bir ruhla yeni bir medeniyetin eşiğine gelmiş olalım. Artık gün o muhteşem mazinin özlemiyle avunmak günü değildir,  gün eşyanın hakikatini kavrayıp, eşyaya hâkim medeniyeti yeniden hayata geçirmek günüdür. Hele yeniden diriliş Müslümanların elinde filiz verdiğinde görülecektir ki, bir zaruretten doğan batılılaşma son bulacaktır. Medeniyet gönüllülerinin bu çabaları bize bu müjdeyi veriyor da.

          Vesselam.

https://enpolitik.com/kose-yazisi/1154/turk-islam-medeniyeti

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM