YUNUS EMRE

Eklenme Tarihi: 11.08.2017 16:57:55 - Güncellenme Tarihi: 13.08.2020 02:12:19

           İyi ki de Türkler Orta Asya?dan yola çıkmışlar. Nitekim yollara meftun Türk boyları, İslam?la buluştuktan sonra Alpliklerine erenlik katarak alperen kimliğine bürünmüşlerdir. Belli ki; Türkler üzerinde Horasan erenlerinin çok büyük etkisi olmuş. Öyle bir etki oluşturmuşlar ki; içlerinden bir Türk veli; yani Ahmet YESEVİ doğa gelecektir. Malumunuz Ahmet Yesevi Yusuf Hemedânî?den el almış Pir-i Türkistan?dır.  O, şeyhinden icazet alır almaz tasavvufi aşkı Türk boylarına aşılamak için yola koyulur bile. Bu sıradan bir aşk değildir,  kelimenin tam anlamıyla ilahi aşkın ateşiyle irşat olan Türk boylarını Bizans sınırına kadar dayandırıp Büyük Selçuklu Devletinin kuruluşunu gerçekleştirecek aşktır bu. Tabii Selçuklu kuruluşuyla kalmaz, Malazgirt zaferiyle gücüne güç katıp Horasan erenlerinin himmet ve bereketiyle Anadolu kutlu bir vatana dönüşür.. Böylece Anadolu baştanbaşa medreselerle, camilerle, kervansaraylarla, çeşmelerle donatılır da. Dahası Anadolu medeniyet merkezi konuma bürünür. Tâ ki bu durum medeniyet yıkıcıları Moğol ordusunun ufkumuzda bir kara bulut misali çökmeye başlayıncaya dek sürecektir. Öyle ki, XIII. yüzyıl denilince Selçuklunun son demleri akla gelir hep. Dile kolay Moğol kasırgası medeniyet adına her ne kazanımız varsa hepsini yerle bir etmiştir. Neyse ki; Moğol tahribatının Anadolu güneşini tam karartma noktasında Yunusumuz ve Mevlana?mız doğa gelirde Anadolu kilimi nakış nakış işlenmiş olur.

            İşte kilime işlenen bu diriliş ruhuyla birlikte birde bunun üzerine Moğol zulmünden Anadolu?nun sınır uçlarına sığınan âlimler, şeyhler, dervişler, müderrisler de eklenince Anadolu?nun tam manasıyla kıyamı gerçekleşir. Yunus ilk başta söz konusu medreselerin birinde soluklayacaktır. Ancak ne var ki Yunus?un iç susuzluğunu giderecek aşk bu medreselerden geçmiyordu. Çünkü medreseler ilim açlığını doyurmak için vardı. Madem öyle, ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağı bir yerlerde aramak gerekirdi.  Sonunda dayanamadı içindeki özleyişe kapılıp köyüne dönecektir. Arayış bu ya, köy ahalisi Yunus?u bundan böyle, kâh bir su kıyısında, kâh kuru bir ağacın altında, kâh saatlerce dökük mezar taşlarının altında kendi kendine konuşan ve gezinen bir divane gönül olarak görecektir ve bu halini kınamaz da. Hele bülbül misali şakırdamaya başladığında dilinden dökülen her bir kelam insanı kendinden alıp kendine getirecek lezzete tadına doyum olmayacaktır.   .

Bu arada Moğol istilası yaklaşınca Anadolu?nun her bir yanı kıtlık hüküm sürüp yokluk ve acı içten içten hissettirmeye başlar. Öyle ki; bu coğrafyada yaşayan herkes gelecekten ümidini kesecektir. Nasıl kesmesin ki; kimi açlıktan,  kimi hastalıktan, kimi asılaraktan, kimi vurularaktan onlarca insan can verir. Tabii Yunus bu hüzün verici manzara karşısında irkiliyor,  peş peşe gelen haberler karşısında ruhen sarsılıp içini hüzün kaplıyordu. İşte ruhunda oluşan dalgalanmalarla o an kendi kendine karar verir; bir kapıya varmalı diye. Hiç kuşkusuz kapıdan maksat Anadolu?da yaraları saran dergâhlardan başkası değildi elbet. İnsanlara kol kanat geren gönülleri sulayan ulu evliyaların varlığını Yunusta duymuştu.  Zira Anadolu insanı akın akın habire dergâhlara akıyordu. Yunusunda buna kayıtsız kalması doğru olmazdı, en azından kötü gidişata dur demek için varmalıydı,  fırsat bu ya inzivaya çekildiği köyünden tam da kendini dışarı atma zamanıydı. O da öyle yaptı zaten. Derken uzun bir yürüyüşe koyulur. Sanki bir gizli el onu çekiyordu içten içe. Yunus yorgunluğa meydan okurcasına sordu soruşturdu, sonunda Tekkenin yolunu bulur da. Dergâhın kapısına vardığında ilk iş omzundan heybesini indirip Şeyhin huzuruna çıkmak olur. Rivayetlere göre bu şeyh, Hünkâr Hacı Bektaşi Velidir. Yunus hemen beraberinde getirdiği alıçlardan o büyük zata ikram eder, akabinde dergâhta misafir edilir. Malum,  misafirin hakkı üç gündür. O üç gün boyunca yedirilir,  içirilir ve en iyi şekilde misafir edilir, ama o üç gün boyunca ara sıra da olsa seyre daldığı gözlerden kaçmaz. Hala aklı uzaklarda kala kalmıştı, en çokta köyünü ve aç insanların halini düşünüyordu. İşte bu düşünceler eşliğinde dayanamayıp müritler aracılığıyla Şeyh?ten müşkülünün halledilmesini ve çoluk çocuğun gözleri yolda kaldığını arzı endam eyler. Tabiî ki Şeyh?ten cevap gecikmez.

Şeyh:

?O?na söyleyin gönlü buğdaydan mı yana, yoksa himmetten mi?

Yunus cevaben:

            ?Ben himmeti neydeyim, bana buğday gerek. Evde çoluk çocuk açken nefes ne çare der.

Tabii Yunus?un cevabı Şeyh?e bildirilir, ama Şeyh nefeste kararlıydı:

?Varın Yunus?a deyin ki beraberinde getirdiği alıçların her bir tanesi için bir nefes vereyim.

Yunus:

?Ama nefes karın doyurmaz ki, lütuf buyursun buğday versinler, der.

Şeyh tekrar:

?Varın söyleyin her alıç çekirdeğine on nefes vereyim.

Yunus gelen mesajlardan bir türlü gönül yolunda olduğunu o an anlayamaz. Bir kere o köyün o içler acı halini kafasına takmıştı, hala ısrarla:

? Ben nefesi neydeyim, bana buğday gerek diyecektir.

En sonunda, madem öyle peki denilip bineğine buğday yüklenir. Zaten Yunus?un istediği de buğdaydı. Bir türlü nefesin soluğu aklını çelememişti. Ve sırtlanıp yola koyulur.

Yollar uzun, yollar sessizdir. Sanki bu fırtınadan önce bir sessizlikti. İşte bu sessizlik içerisinde yorgun düşmüş bitap halde bir dağ yamacına tırmandığında kendisiyle baş başa kalacaktır. Şimdi tamda kendi kendine iç muhasebe yapma zamanıydı, nefis muhasebesine girer de. Neyse ki nefsiyle olan savaşı kazanmasını bilecektir. Böylece buğday kaygısını yener yenmez, Şeyhin eteğine yapışmak için tekrar geri dönmeye karar verir o an.  Kapıya vardığında Şeyh?e pişmanlık dileklerini ilettiğinde Şeyh onun için; 

?Himmet vermek bizden geçmiştir artık. Nasibin Sakarya illerinde TABDUK EMRE elindedir, varsın o?na gitsin, denilir.

Bu kez Yunus?un gönlüne bambaşka bir aşk tufanı düşer. Hakikat derdiyle içindeki tufanı dindirme adına yine yollara revan olur. Yol arayan için vardır zaten. Gerçektende bu arayış içerisinde işaret edilen mürşidi bulur da. Böylece Yunus?un ilk eğitimi dağda başlar. Haddine mi, Tabduk?un tasarrufuna karışılmazdı elbet.  İlk görev o?na dağda odun toplatmak olur. Tüm sadakatiyle sabahtan akşama kadar tek başına dağda odun seçip kesecek, yığacak ve topladıklarını dergâha getirecekti. Nitekim Yunus bu hizmetin semeresini kısa zamanda almaya başlarda. Artık nefsinin her geçen gün dağda aşkın gözyaşı karşısında yenik düşüp ıslah olduğunu idrak edecektir, gözyaşı döktükçe de gönlü yumuşar bile. Dağ tıpkı Musa?nın Tur-i Sina?sında olduğu gibi o?nu an be an Allah?a yaklaştırır da. İşte Yunus bu nefis terbiyesiyle birlikte aşkın tadını,  kokusunu buram buram yüreğinde hissedecektir. Gönlü öyle sevgi deryasında yoğrulur ki; ?Senin dergâhına eğri odun yaraşamaz? diyecek kadar yüreği çağlar da.

Bu durum Tabduğun dikkatinden kaçmaz:

?Yunus dağda hiç eğri odun yok muydu ki; yıllardır getirdiğin odunların hepsi dosdoğru.

Yunus cevaben:

?Bu dergâha değil yamuk yumuk insanın, odunun eğrisi bile yaraşmaz deyip ince bir ruh seciyesi ortaya koyar. Müritler ilk etapta Yunus?un bu halini anlayamaz. Zaten anlayamadıkları içindir  dedikodu kazanı derhal  kaynatılıp ?Yunus olsa olsa Tabduk?un kızını almak, ya da posta oturmak için bunları yapıyor? derler.. Tabii dergâhta fitne kazanı kaynamaya dursun ister istemez bu densiz dedikodular Tabduk?un kulağına da gelir. Neyse ki Şeyh soğukkanlılığını bozmadan fitne fücura yelken açmadan kızını Yunus?a vereceğini duyurur. Dervişler bu duyuru karşısında  ?Tam dediğimiz çıktı? diyecekleri sırada bu kez Yunus?un:

?Ben Şeyhimin kızına layık değilim sözleri dedikoducuların hevesini kursağında bırakmaya yetecektir.

Yunus besbelli ki bütün benliğini aşkla boyamak istiyordu. Ancak onun aradığı aşk zahiri aşk değil, ilahi aşktı.

Yunus?un bu sefer ki düşüncesi kendini gurbete atmaktı. Ama bu düşüncesini Şeyhine söylemeye kalkışsa nefesi tutulacaktı. Öyle ya,   30?40 yıldır bu kapıda tam en üst doruğa çıkacakken kendi kendine dergâhı terk etmekte neyin nesiydi. Bu ilk değildi elbet,  Yunus yıllar öncesinde de vatanını ve sevdiklerini terk-i diyar eylemişti. Medreseye girdiğinde ise okuduklarını, öğrendiklerini, bildiklerini terk etmişti. Şimdi ise dergâhta tam zirve noktasına çıkmak üzereyken seyr-i süluku ve dergâhı terk... Elbette ki; bu ruh tufanını anlamak mümkün değildi. Kaldı ki; Selçuklunun çökme sürecinde bile dergâhın kapısı dip diriydi. Tabduk haklıydı, gürültüsüz irşadı metot edinmişti, sessiz çalışıp gönülleri feth etmek için vardı. Yunus tam aksine ruhen coşmak, kendi kabını aşmak istiyordu, dahası ten kafesinden ötelere kanatlanmayı arzuluyordu. Yani yıllarca hizmet ettiği tekkesinden terki diyar eyleyip yapayalnız kendince bir dünya oluşturmanın derdindedir. Yine uzaklara doğru yürüyecekti. Öyle ki Yunus yürüye yürüye bir hal olur, derken bir deryanın karşısında bulur kendini. Bu deryadan haberi olmayan yoktu zaten. Hiç şüphesiz o deryayı umman Mevlana?dır. İyi ki de karşılaşmışlar. Yunus sordu:

?Mesneviyi sen mi yazdın?

Mevlana:

?Evet der.

Yunus:

?Çok uzun yazmışsın,  yerinde olsam ?Ete kemiğe bürünürdüm, Yunus gibi görünürdüm der olur biterdi? diye karşılık verir. Mevlana hemen bu gönül çağlayışı sohbetten etkilenir de. Hatta Mevlana Yunus?u uğurlarken ardından; ?Manevi mertebelerden hangisine yükseldiysem, şu Türkmen hocası Yunus?un izini önümde buldum onu geçemedim? demekten kendini alamazda. Böylece Yunus?un nasıl paha biçilmez bir değer olduğunu ortaya koymuş olur. Zaten Yunus?un fikirleri Mevlana?nın ruh dünyasıyla hep örtüşmüştür. Nasıl örtüşmesin ki; her ikisinin de açtığı aşk meşalesi Anadolu insanını aydınlatmaya yetecek güçtedir.

Yunus?un her geçtiği yer sevgi bulutuyla kaplanıyordu. Yunus bu aşkla yürüdükçe yürüyordu. Bir gün birkaç dervişle yolu çakışmıştı. Dervişler onu görünce birlikte yola devam etmeyi teklif eder. Akşam olduğunda dervişin biri ellerini açıp dua ettiğinde Allah?ın izniyle önlerine tadına doyum olmayan taam geliyordu. Ertesi akşam diğer dervişte elini açıp dua edince yine birbirinden güzel taamlar gırla gider, derken üçüncü günü geldiğinde dervişler Yunus?a;  artık bu işin kaçışı yok, sıra sende derler. Yunus yapamam diyemezdi, dergâhtan kaçmıştı, bari bunda kaçma dercesine üzerine sinen suçluluk duygusuyla mağaranın bir köşesine çekildiğinde ellerini açıp: ?Ya Rabbi! Yüzümü kara çıkarma, onlar kimin hürmetine dua ediyorlarsa,  onun hürmetine beni de utandırma? niyazında bulunur.  Üstelik o akşam diğer günlerin iki katı sofra kurulur. Yol arkadaşları aradaki farkı görünce: Allah aşkına sen nasıl dua ettin ki böyle bir eşsiz sofra geldi önümüze, hadi tez elden şunu bize bir anlat.

Yunus:

? Madem öyle, önce siz söyleyin.

Dervişler:

?Biz Tabduk Emre?nin dergâhında 30 sene hizmet eden Yunus?un hürmetine dua ederek böyle bir nimete kavuştuk derler.

Yunus bu sözleri duyunca kendinden geçer, aldığı işaret ona yetmişti. Tabduk?un dergâhına varmalıydı,  affını dilemeliydi... Öylede yaptı... Sonunda o ilahi iradeye teslim olur.

Yunus kimseciklere görünmeden durumunu Şeyhin hanımına arz eder.

Kadıncağız:

?Ey Yunus! Şeyhinin gözleri görmüyor artık. Sadece kalp gözü açıktır.  Sen yine de üzülme,  elbet bir ümit, bir çare vardır. Sen sen ol Tabduk namaz için evden çıkacağı sırada eşiğe yatmış bulun ve kapıyı açıp çıkacağı anda ayağı sana dokunduğunda, mutlaka bana seslenip:

?Bu kimdir diye soracaktır. Ben de derim ki

?Yunus.

Bu durumda Tabduk da bana dönüp:

?Bu bizim Yunus mu derse anla ki gönlünden çıkmamışsın. Yok, eğer hangi Yunus derse vay haline. Artık o zaman kendine derman ara.

Tabii Yunus bu tembih karşısında gönlünü büyük bir heyecan sarar, öyle ki kalbi sıkışaraktan başını eşiğe koyar. Değim yerindeyse tıpkı İbrahim (a.s)?in bıçağına İsmail?in boynunu uzatışı gibi başını eşiğe uzatmış halde bekler.

İşte o an gelmişti ki; Tabduk adımını attığında ayağı Yunus?a dokunur, gerçektende hanımına bu kim der diye seslenir.

Hanımı;

 ?Yunus der.

Tabduk:

  • Bizim Yunus mu?
  • Hanımı;

?Evet dediğinde Yunus derin bir nefes çekip gönlü ferahlar.

           Evet;  bu yol ?bir gönlün içine girmektir.?  Nitekim gönle girer de.

           Artık ne de olsa Tabduk?una kavuşmuştu... Fakat Tabduk?ta Rabbine kavuşmak üzereydi.

Tabduk, Yunus?a son vasiyette bulunur:

? Ey oğul!  artık vaktin erişmiştir. İşte ben,  işte asa.. Şu elimdeki asayı uzaklara attığımda var asanın ardına düş ve yürü. Öyle yürü ki; ötelere yol alabilesin. Vakte ki asa nereye düşerse ruhunu orada Allah?a ada, vardan öte yoktan bir ol. Hadi selametle der.

Aslında Tabduk ruhunu teslim etmeden önceki vasiyetiyle Yunus?a bambaşka bir yol açmış oldu. Şeyhinin emri ve izniyle açılmış bir yoldu bu. Çünkü vasiyet gününe değin Yunus sıradan bir dervişti.  Artık vasiyet sonrası Yunus?un yolunu abidler, zahitler, fakihler, müftüler, mollalar kesecektir. Hatta bu yüzden Tabduk dünyasını değişmeden önce Yunus?a direnme ruhu aşılamayı da ihmal etmez.

Yunus bundan böyle Tabduk?un fırlattığı asa istikameti üzere yürüyecektir. Böylece her vardığı menzilde karşılaştığı yöre halkı şiirleriyle ruhu aydınlanacaktır. Şiirlerini kana kana yudumlayanlar kendinden geçer de Yunus kendine miskin diyordu, ama ortada hiçte miskin bir hal gözükmüyordu, bu nasıl miskinlikse her söylediği şiir insanı kendinden geçiriyordu.  Meğer kendine miskin demesi tevazu halinin icabıymış. Şiirleri ilahi sevgiyi hatırlatacak şiirlerdi hep. Fakihler, mollalar, müftüler önüne dikilip itiraz ede dursun sevgi engel tanımayacaktı. Nitekim onun şiirleriyle yediden yetmişe hemen herkes çoktan fethedilmişti bile.

O sevgi uğruna Anadolu?yu karış karış tarar ve dur durak bilmeden yorulmadan, usanmadan, yürür yürüdükçe de yolunu yol bilir. Çünkü Şeyhi asanın peşinden koş demişti. Besbelli ki asa sıradan bir asa değilmiş, özünde bilmediğimiz sırlar taşıyan bir asaymış meğer. Zaten Yunusta asanın peşinden koştukça insanlara sevgi ve dostluğu aşılar da.  

Artık, Yunus?unda bu dünyadan ayrılık saati gelmiş olsa gerek ki, son dönemlerinde son demlerini hep dua ve sohbetle geçirip kendi ölümünün şiirini dillendirir de:

Azrail alır canımız, kurur damarda kanımız

Yuyıcağız kefenimiz, saranlara selam olsun

Biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun

Bizim için hayır dua edenlere selam olsun.

           İşte Yunus ardından bıraktığı deryayı umman şiirleriyle tüm insanlığı selamlarken bu arada Molla Kasım?ın da şiirlerinden rahatsız olduğu gözlerden kaçmaz.  O rahatsız ola kalsın, Yunus ardından çağları aşan üç bin kadar Türkçe şiiriyle gönüllerde taht kurarak kıyamete kadar yâd edilecektir.  Bilhassa o?nun Risaletü?n Nushiyye adında Mesnevi tarzında yazılmış eseri de kayda değerdir. Demek oluyor ki o sadece Türkçeye vakıf bir şair değil aruz veznine de aşina bülbülümüz.

Her ne kadar Molla Kasım umursamasa da, bir gün üç bin sahifelik şiirleri eline aldığında işin rengi değişecektir. Öyle ki; sayfaları çevirdikçe o an okumaya karar verir. Ancak inat bu ya, okuduğu her bir şiiri kendince şeriata aykırı değerlendirip buruşturup atıp yakıyordu. Ancak Molla Kasım atıp dururken o an bir anda gözü bir şiire takılır. Son okuduğu mısraları okudukça hayreti artar, şaşkına dönmüştü adeta. Şimdi gel de bu şiiri at. Ne mümkün, elindeki şiiri kurda kuşa yem olsun diyede atamazdı elbet. İşte o an her ne oluyorsa orada oluyor ve bu son okuduğu şiir Molla Kasım?ı hizaya getirip:

            ?DERVİŞ YUNUS BU SÖZÜ EĞRİ BÜĞRÜ SÖYLEME

             SENİ SİGAYA ÇEKEN BİR MOLLA KASIM GELİR?

mısralarıyla can evinden vurulur nihayet. Gerçekten de Molla Kasım Yunus?un şiiri karşısında eriyip kala kalır. Derken bilmediğimiz sırlar dünyasından bir gizli el tarafından Molla Kasım üzerinden Yunus?un şiirleri rüzgârlara, suya,  balıklara, kuşlara,  taksim ettirilir. Ve tüm cemadat, tüm nebatat, tüm hayvanat ve tüm insanlık taksim edilenden payını alır da. Zaten ?Kasım? taksim eden demekti, Molla Kasım?da tüm mahlûkata farkında olsun veya olmasın taksim etmişti. Böylece bütün varlıklar şiirlerden nasiplenmiş olur.

            Yunus şimdi gönüllerde taht kurmakla yaşıyor.. Anadolu?nun on yerinde Yunus adına türbeler yapılması bunu teyit ediyor. Zira Yunusun Anadolu?da hemen hemen basmadığı yer kalmamış,  bu yüzden Anadolu insanı Yunus?un merkadı buradadır deyip sahiplenmiştir. Madem öyle ?Yaratılanı sev Yaratandan ötürü? diyen bir gönül abidesini kim sahiplenmez ki.

                Vesselam.

https://enpolitik.com/kose-yazisi/1418/yunus-emre

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM