BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E

Eklenme Tarihi: 12.11.2017 09:24:07 - Güncellenme Tarihi: 14.08.2020 17:00:57

         Arapçada ?medeni? olmak şehirleşme manasına gelen bir kavramdır.  Avrupa?da ise bunun yerine daha çok   'sivil'  kavramı kullanılır. Malum, sivil kavramı ?vatandaş, nazik, zarafet, şehir ve medeni? öğelerini de içeren kavramdır.  Yani kök itibariyle vatandaş (citizenship, citoyen) demektir, yani Latince şehir anlamına gelen civitas (city) sözcükten türeyen öğedir. Öyle ya,  madem sivil kavramı medenileşmeyi çağrıştırmakta, o halde nerede bir medeniyet oluşumu var, orada aynı zamanda bir şehirleşme faaliyeti var demektir.  Nasıl mı? İşte Yesrib halkı Allah Resulünü bağrına basıp ?Medine? olmakla kendilerini şehirleşme faaliyeti içerisinde bulmaları bunun bariz bir örneğidir Yine mesela Sümerlerin tarihin ilk dönemlerinde bilhassa yazı dilini keşfetmesiyle sahne almaları da kayda değer medenileşme örneğidir. Keza 16 Türk devleti arasında ismiyle müsemma  'Uygur' devleti de bir başka kayda değer ?Uygurluk? örneğidir.  Belli ki iş olsun babından adına Uygur denilmemiş,  bilakis yerleşik ve şehirleşmenin göstergesi bir isimlendirmedir bu.

          Bu arada şunu unutmayalım ki  ?civil-medeniyet-uygarlık? kavramları asla birbirinin karşıtı kavramlar değil tam aksine birbirlerini destekleyici sacayağıdır. Her ne kadar ?sivil? ibaresi dilimize batı ortamından bizim iklimimize geçmiş olsa da, sonuçta bizim coğrafyamızda sivil kavramına verdiğimiz veya yüklediğimiz anlam çok kıymet ifade edecektir. Hiç kuşkusuz bu kavrama yüklediğimiz mana medeni olmaktan başka bir şey değildir. Her halde ki bu kavram civis kökünden kök salıp Latince ?yurttaş-vatandaş? manasına gelmiş olması bizim bu kavrama medeni anlam yüklememize herhangi bir mani durum teşkil etmeyecektir. Bilakis devlet bazında bize medeniyet hamle içerisinde olmamızı, kişi bazında ise medeni olmamızı hatırlatıcı misyon üstlenmiş bir kavram olarak karşılık bulacaktır. Nitekim bu noktada Medeniyet kavramını ilmi yönden ele alan Cevdet Paşa bize ufuk katar da.  Cevdet Paşa bakın bu hususta ne diyor; ?Önce devlet kurulur, insanlar düşman korkusundan azad olurlar. Sonrasında ihtiyacat-ı beşeriyetlerini tahsile ve kemalat-ı insaniyetlerini tekmile koyulur.?

          Hatta Cevdet Paşa bunla da kalmaz, ?medeniyet?  kavramını yerli yerinde kullanan ilk aydınımız olarak bu kavrama veçhe kazandıran iki öğeyi de şöyle tasnif eder:

         ? Beşeri ihtiyaçlar,

         ? Ahlak ve zekâ yönünden olgunlaşma (kemale erme). 

         Evet, bu iki tasniften de anlaşılacağı üzere medeniyet iksirinin bir ilerleme, bir terakki ve bir yükselmek demek olduğu o kadar net açık ki, İbn-i Haldun çok yıllar öncesinde bedevi Araplara yönelik ?Bedeviliği bırakın hadari (yerleşik-şehir) olun? çağrısını yapmaktan kendini alıkoymamıştır. Keza Hz. Mevlana?da göçmen Türkmenlere yönelik bu çağrıyı yapmaktan geri durmamıştır. Aslında her iki çağrı da kucağında yaşadıkları toplumların bir an evvel kendilerine çeki düzen vermelerine yönelik söylenmiş çağrıdır. Ama gel gör ki medeniyete teşvik için söylenmiş bu çağrılar kimilerince mesela Mevlana?nın Moğol işbirlikçisi şeklinde bir karalama boyutuna indirgenebiliyor. Oysa her iki bilge dehada içinde bulundukları toplumların bedeviliğin yansıması kaynaklı tahripkâr tutumlarına son vermeleri noktasında getirdikleri bir öz eleştiri mahiyetinde çağrılardır. Her neyse onlar karalaya dursunlar, şu bir gerçek Mevlana?nın o engin hoşgörü çağrıları bir şekilde yerini bulurda. Hatta ileri ki evrelerde o deryayı umman sözler Moğol ilhanlarına da tesir edip yerini yumuşamaya bıraktığı görülecektir. Nasıl yumuşamaya terk etmesin ki,  bikere sevgiyle fethedilemeyecek hiçbir güç, hiçbir kale yoktur ki. Nitekim İslam?ın getirdiği o engin hoşgörü ve şehirleşmeye çağrı mesajlarının etkisiyle bedevilikten hadariliğe (yerleşikliğe) geçiş süreci kısa sürede tamamlanıp tüm İslam toplumlarında kabalığın yerini zarafet alır da.  Ancak şu da var ki İslam toplumlarında bedeviyetten hadariliğe geçiş hiçte kolay olmadı,  mutlaka her bir toplum kendi içinde geçiş sancısı yaşadı. Yani, bu sancı kimi toplumlarda yumuşak, kimi toplumlarda çok ağır bedeller ödeyerek yaşandı dersek yeridir. Nasıl mı? İşte Arap toplumunun bedevilikten hadariliğe geçişte ki gösterdikleri direnç ve karşı koymalar bunun bariz misalini teşkil eder. Elbette ki başsızlığa, kurumsuzluğa, nizamsızlığa alışmış bir toplumun bir çırpıda yerleşik ve medeni olması beklenemez,  uzun bir süreç gerektireceği muhakkak. Düşünsenize bir toplumu bir çırpıda nizama sokup kurumsal hale getireceksin, hiçte öyle kolay değil elbet. Bu ancak masallarda rastlayacağımız bir durumdur. İlla ki bir geçiş süreci sancısı yaşanmalı ki medeniyete giden yolda taşlar döşenebilsin.  Zaten taşlar yerine oturduktan sonra kazananın bedevilik değil, hadarilik ve medenilik olduğu görülecektir.  

           Peki ya günümüzde medeniyet taşları nasıl döşenmekte? Malum önce tarım toplumundan sanayi toplumuna, sonra sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş sancıları yaşayarak bugünlere geldik. Mesela günümüzde kendi coğrafyamız üzerinden örnek verecek olursak, bilhassa Güneydoğu?da yaşadığımız bir takım sıkıntıların arka planında tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna adapte olamayışımızın varlığını görürüz. Tabii adapte olamayınca da bir bakıyorsun kimileri dağa çıkıp terör örgütünün kucağında maşa olabiliyor, kimileride bir bakıyorsun tarihte Haşhaşı eylemlerinde olduğu gibi aklını ve ruhunu Pensilvanya?da ki Haşhaşı terörist elebaşına teslim edip ülkesini arkadan hançerleyebiliyor. Madem öyle yaşadıklarımızdan dersler çıkarıp yaşanması muhtemel her geçiş sürecini iyi yönetmek gerekir. Aksi halde Allah korusun daha nice 15 Temmuz Darbe girişimi krizleri yaşamak zorunda kalırız. Neydik edip önceden alınacak maddi ve manevi sosyal tedbirler almalı ki her türden krize karşı mukavemet gösterebilelim. Dolayısıyla bu noktada Nizam-ı âlem esprisini iyi kavramak gerekmektedir.    

           Bakın, Türkler 17. asırda medeniyet aşılayıcısı konumda iken, 18. asırdan itibaren aşılanan konuma geçmiştir, niye dersiniz acaba. Hiç kuşkusuz bunun bir öncesi var bir de sonrası.  Malum öncesinde Moğol kasırgasına verdiği mücadeleyle dikkat çeken Kayı boyunun o dönemlerde Süleyman Şah ve Ertuğrul Gazi önderliğinde gerçekleşen Hazar denizinden Ahlât?a Ahlât?tan Haleb?e Haleb?ten Erzurum?a giden nice yolların kat edilmesiyle birlikte açılan sancağın diriliş etkisi vardır. İşte bu diriliş muştusu Oğuz nesline yeni cihan kapılarını açacak ilk aşıdır. Öyle ki Ertuğrul Gazinin ardından bayrağı devr alan Osman Gazi?de kuzeyden güneye,  doğudan batıya cihanın dört bir yanına dal budak salacak ulu çınarın fidanını Şeyh Edebali?nin nefesiyle yeşerterekten Türk-İslam medeniyetinin temelleri atılır bile. Derken söğütte dikilen bu ulu çınar fidanı Osman Gazinin göğsünde açılan hilalle birlikte Bizans hudutlarına dal budak salıp sonrasında tüm kollarıyla birlikte Nizam-ı âlemce cihanı sarıp sarmalar da.

            Peki ya sonrası?  Malumunuz tüm cihanı sarıp sarmalayan bu medeniyet hamlemiz ancak 17. asra kadar devam edebilmiştir.  Yani, bundan sonraki evreler de artık bize ait olan değerlerin sürdürülebilir etkisi gün be gün azaldıkça düşüşümüz kaçınılmaz hal alır.  Bu arada bir medeniyet ömrünün 600 yıl gibi bir ömre sığmayacağını da idrak etmiş olduk. Yani, medeniyetler de tıpkı bir insan ömrünün geçirdiği aşamalar gibi doğar, büyür, geriler ve en nihayet dirilmek üzere yıkılacaklarını idrak ettik. Bakın, Osmanlı ?devlet-i ebed-müddet? ülküsünü şiar edindiği halde bir türlü düşüşünü önleyemedi, niye acaba? Dedik ya insanın doğuşundan ölümüne kadar geçireceği süreçlerin bir benzer türü medeniyetler içinde değişmez alın yazgısıdır. Ancak şu da var ki her doğan ölmek için vardır, her ölense dirilmek için vardır. Değim yerindeyse insan için ölüm ahrette diriliştir, bir medeniyet için çöküş de bir başka medeniyetin doğuşuna yelken açmaktır. Birde vakıaya sosyolojik açıdan baktığımızda bilim adamları her medeniyetin kendi içinde eski çağı, ortaçağı ve yeniçağları olduğunda hem fikir olduklarını görürüz. Yani, bu demektir ki yaşanılan sosyolojik evreler her medeniyet hamlesinin geçireceği fotoğraf karelerin göstergesi evrelerdir.  Malum fotoğraf karesinin en son aşamasında çöküşe geçen bir medeniyet bir başka medeniyete ilham olarak vadesini doldurabiliyor. Tabii bu ilham oluş üç yoldan vuku bulmakta. Bunlar:

        ? Kolonileşme yoluyla,

       ? Aşılanma yoluyla,

       ? Faydalanma yoluyla.   

        Evet, tarih kolonileşme yoluyla da bir başka medeniyetlerin doğuşuna şahitlik etmiştir. Nitekim Avrupa 12. ve 15. asırlar arasında yaşadıkları kolonileşme süreçleri içerisinde İslam?dan aldığı aşılarla kendi kültür medeniyetlerini inşa edebilmişlerdir. Yine Avrupa bir zaman yitirmiş oldukları kendi öz Greko-Latin kültürlerini bile Müslümanlardan alarak kavuşabilmişlerdir. Hakeza eski Yunan?da öyledir, yani kendi kültür mirasına kavuşmaları bizim sayemizde mümkün olmuştur. Böylece şimdiki konumlarını İslam medeniyetine borçludurlar.

            Faydalanma ismi üzerinde bir medeniyetin tecrübesinden istifade etmek manası içerdiğinden hiçbir sakıncası yok diyebileceğimiz bir metottur. Ama tıpa tıp bir medeniyetin aynen kopyalanması söz konusu olduğunda bir takım telafisi mümkün olmayan krizler doğuracağı muhakkak. Çünkü faydalanma metodunda kendi kültür hazinelerimize besleyiciliği ve zenginleştiricilik etkisi söz konusu iken diğerinde tam aksine kısırlaştırıcı etki oluşturması hasebiyle kayıp nesil, kayıp bir medeniyet, kayıp kültür ortaya çıkarabiliyor.  Bakın Yunanlılar faydalanma yoluyla dünyada mevcut bir takım kültür hazinelerini coğrafyasına kendi kültürlerinden taviz vermeksizin taşıdıklarında besleyicilik bakımdan çok faydasını görmüşlerdir. Biz ise batı batı diye hayranlık boyutunda kendimizi yaban ellere teslim ettiğimizde kimlik krizi veya kendi öz kaynaklarımıza yabancılaşma diyebileceğimiz durum ortaya çıkarmıştır. İşte bu nedenledir ki yerli kültürleri kurutmaksızın ve asimilasyona uğratmayacak her türlü faydalanmaya evet, körü körüne bir kültüre ya da medeniyete teslim olmaya da hayır deriz  

          Hazır medeniyet evrelerini sosyolojik açıdan ele almışken sosyologların piri diyebileceğimiz İbn-i Haldun?un bu hususta görüşlerine bakmakta fayda var. Malum kendisi medeniyet kavramı yerine daha çok  ?Umran?  kavramını kullanır. Bu yüzden İbn-i Haldun; Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardır: Biri ?Umran? diğeri ise ?Asabiyet? diye tarif etmiş ve Cemil Meriç o?nun bu tarifini şöyle dile getirmiştir:

       ?Umran bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, adetler ve inançlar... Tarihi ve insanı bütün olarak ifade eden bir kelime,  hem bedeviliği hem hadariliği kucaklar; Kültür ve medeniyet..?

          Tabi Cemil Meriç bunla da kalmaz yine İbn-i Haldun?un yorumlarından hareketle bir gerçeği vurgulamayı, yani ?Umran'dan habersizdik, medeniyete de ısınamadık, kendimize layık bir kelime bulduk; Uygarlık?? demeyi de ihmal etmez.  Gerçekten de uygarlık, bir zamanlar Türk Dil Kurumunca uydurukça kelimeler üreterek dilimize sızmış hali bir kavramdır. Belki bu kavram ?Uygurluk? şeklinde kullanılsaydı, Türklerin göçerlikten yerleşikliğe, yerleşiklikten de medeniyete geçişin bir simgesi olarak yorumlayıp baş tacı kavramımız olabilirdi pekâlâ.  Şayet Cemil Meriç?in,  hem Cevdet Paşa hem de İbn-i Haldun sosyolojisine dayanarak yaptığı tanımlamalardan hareketle medeniyet kavramını, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü olarak görebilseydik gerçek manada uygarlığı ve çağdaşlığı özümsememiz çok daha kolay olacaktı.  Hele ki bin yıllık birikimimizin neticesinde ortaya çıkan bu büyük medeniyet projeksiyonumuz aynı zamanda bize Osmanlının Nizam-ı âlem hareketini hatırlatırda.

         Medeniyet oluşumundan önce tesanüd (dayanışma) hâkimdir, yani hasbi bağlılık diyebileceğimiz asabiyet esastır. Dolayısıyla her devletin ilk kuruluşunda tesanüd çok önem arz eder. Ne zaman ki devlet mekanizması yerli yerine oturur sonrasında asabiyete gerek kalmaz da. Çünkü müessesleşme göçer konarlıktan kalan dayanışmayı zayıflatabiliyor. Nitekim günümüzde bilhassa köy ve kırsal kesimlerde tesanüdün ağır basması bu durumu teyit ediyor. Ama bu demek değildir ki şehirleştik diye dayanışma kültürümüzden vazgeçilsin.    Tam aksine İstiklal şairimizin batı için söylediği ?medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar? anlayışı yerine tüm toplum katmanlarında dayanışmanın hâkim olduğu bir medeniyet projesini inşa etmek için var olmalıyız.  Zaten gerçek manada medeniyet anlayışı bunu gerektirir. Zira gerçek manada medeni olmak vahşiliğin zıddı bir kavramdır. Bir başka ifadeyle vahşilikten ve iptidailikten kurtulmanın adıdır medeniyet. Madem öyle, ölçülerimize ve orijinal kaynaklarımıza yabancılaşmadan, her alanda medenice tavır sergileyip Nizam-ı âlem?e yol almak gerekir.  Yol alalım ki;

      - Medeniyet taşlarımızdan yeni Süleymaniyeler,  yeni Selimiyeler inşa edebilelim, 

      -Mimarı dehalarımızdan alacağımız ilhamla bağrımızdan yeni Mimar Sinanlar, yeni Mimar Hayreddin?ler çıkarabilelim,

      -Türk İslam medeniyetinin mayasına ruh katan Mevlana, Yunus, Şeyh Edebali,  Akşemseddin ve Hacı Bayramı Veli gibi günümüz Gönül Sultanlarının himmet ve bereketlerinden istifade edebilelim. 

        Her ne kadar günümüz dünyasında sanayi ve sanayi ötesine sıçramış enerji medeniyeti söz konusu olsa da teknolojinin içerisine ruh şırınga etmeye mani durum olmamalı elbet. Şu da var ki, petrol medeniyeti artık son demlerini yaşıyor. Yeni enerji nükleer enerji adı altında çağımıza damgasını vurmuş durumda. Buhar çağı, Petrol çağı derken yeni bir anlayışın eşiğindeyiz. Hiç kuşkusuz bu anlayışa mühendis, teknokrat ve bilgi işlem uzmanları damga vurmaktalar. Besbelli ki, dün olduğu gibi bugünde medeniyet hamlesine politikacılar damga vuramıyor, bilge insanlar, sanatkârlar damga vurmakta. İyi ki de bilge dehalar ve sanatkârların iç dünyalarında bitip tükenmek bilmeyen üretkenlik ruhu heyecanı var da bu sayede yeni medeniyetler vuku bulabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla her medeniyet oluşumu sübjektif aşk ve heyacanla neşvünema bulabiliyor. İşte bu yüzden medeniyetler para ile değil inançla kurulur sözü sıkça söylenilir olmuştur. Zira hiçbir medeniyet ruh köküne dayanmadan dikiş tutmuyor. Nasıl tutsun ki, bakın insanlık yozlaşıp, dinden uzaklaştıkça Fourler bugünkü medeniyet anlayışını iki sütun üzerine inşa edildiğini şöyle tasnifler:

           ? Süngü

           ? Açlık diye.  

          Anlaşılan günümüzde medeniyet anlayışı Napolyon?un  ?para para para? diye tutturduğu sözde gizlidir. Böylece bu günkü medeniyet anlayışı hâkimi mutlak paraya indirgenmiş gözüküyor. Aslında parayı ön plana alan bu tip nakaratlar yaşadığımız çağın içinde bulunduğu ortamı izah etmeye yeter artar da.  O halde birileri çıkıp bu döngüyü tersine çevirmesi icap eder. Zaten birileri ruh köküne dayalı bir medeniyet projesi için ortaya çıkmazsa vay halimize,   çünkü dinden uzak materyalist uygarlıkların bir şekilde yıkılacağına bizatihi tarihin kendisi şahit.

            Bilindiği üzere yükselen medeniyetin uzun ömürlü olması ruh köküne bağlılığı ölçüsüyle sınırlı kalmaktadır. Şayet bir ülkenin ruh kökü kodlarında aşk ve sevgi tükenmemişse o ülkeyi ayakta tutan medeniyet uzun süre varlığını devam ettirebiliyor.  Bakınız Bolşevik Rusya medeniyet olmak yerine demir yumruk olunca ancak yetmiş senelik bir kısa hâkimiyet sürdürebilmiştir. Hem suni medeniyetler ne zaman payidar olmuş ki komünistlerde payidar olsun Keza aynı durum kapitalizm içinde geçerli. Hiç boşa heveslenmesinler, tüketim çılgınlığına dayalı uygarlık bir yere kadardır, tüketim sarhoşluğunun varacağı son nokta tükeniş olacağını er geç göreceklerdir. Madem öyle, geçici olana değil kalıcı olana talip olmalı. Dahası medeniyeti bir bütün olarak ele alıp, bir milletin yaptıklarının ve yapacaklarının ürünü olarak görmek gerekir. Şayet âlemin nizam bulmasını istiyorsak bütüne talip olmakta fayda var,  parçalarda oyalanmak tüm insanlığı yer, bitirir de.  Ki; bunu Arnold Joseph Toynbee'nin; insanlığın medeni tarihini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır, bronz, demir, makine şeklinde sistematiğe bağlayan arkeologları yerden yere vuran eleştirilerinden anlayabiliyoruz da. Zaten bizimde medeniyete bakışımız aşağı yukarı Toynbee'den farklı değil elbet.  Kaldı ki biz Hz. Âdem (a.s)?ın cennetten dünyaya medeniyet inşası için indirildiğine de inanıyoruz. Nitekim  İbn-i Abbas (r.anh.)?dan rivayetle; ?Hz. Adem, cennetten indiği zaman beraberinde demirden mamul beş şey getirmiştir: Örs, kerpeten, mik?ama (gürz veya çevgen değnek), çekiç, iğne..?  diye zikredilen hadis-i şerifte  geçen  alet  adavetten kastın  medeniyeti çağrıştıran cennet kaynaklı alet olduğunu gösterir. (Bkz. Hangi Medeniyet, Kültür dünya, Prof. Dr. İbrahim Canan, S.109).

           Hele cennetten dünyaya alet ve adavet indirilmeye görülsün bir bakmışsın eski Yunan medeniyetine bakıldığında Tarentli Arkhytas?ın tahtadan yaptığı güvercinle bir müddet havada uçuşan aygıt yaptığını, yine buna benzer Phaleron?lu Demetrios?un kendi kendine yürüyen bir sümüklü böcek aygıtı geliştirdiğine şahit olmamak ne mümkün. Tabii bitmedi dahası var; M.Ö ikinci yüzyılda, yani Roma devrinde Mısır?ın İskenderiye şehrinde yaşamış Heron'un içerisine madeni bir metal atıldığında otomatik olarak devreye giren su akan musluklardan bahsetmesi de bir başka kayda değer medeniyet öğretisi şahitliktir.  Keza Doğu Roma imparatoru Theophilus?un (839?842) oturduğu tahtının her iki yanında adeta Kralı karşılarcasına ayağa kalkıp tazimde bulunmanın ifadesi diyebileceğimiz türden som altından yaptırdığı otomatik kükreyen aslan modelleri de öyledir.  İşte tüm bu şahit olunan medeniyet öğretileri ortada dururken hala tarihin seyrini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır, bronz vs. devirlerle sınırlamaya kalkışılmasının doğrusu abesle iştigal buluyoruz. Üstelik tüm şahit olunan modeller sadece Roma da mevcut değil, eski Çin?de de dillere destan robotlar geliştirilmiştir. Ne var ki imparatoriçe kıskançlıktan robotları paramparça etmiştir. 

         İslam medeniyetini anlayabilmek için metodolojisini çok iyi bilinmesi gerekiyor. Batı patentli medeniyet tanımları ekseriye İslam?la taban tabana zıt tariflerdir. Baksanıza batı klasiklerini taradığımızda ilk insan vahşi insan olarak kategorize edilebiliyor, yetmedi kendi kafalarına göre insan topluluklarını evrimleşmeye tabi tutup siyah beyaz ayırımında olduğu gibi hayvan toplulukları ilan edilebiliyor. Charles Darwin bunun en tipik örneği zaten.  Onlar sanal vahşi topluluklar ürete dursunlar Allah Teâlâ ilk insanın vahşi olmadığını, tam aksine ?Bütün isimleri Âdem?e öğrettik? ayetiyle tüm insanlığın fıtri olarak medeni olduğunu ilan etmekte. Hatta Kur?an-ı Muciz?ül Beyan da; geçmişte bir kısım milletlerin kuvvetçe daha ileri, ?mal ve evlatça daha çok oldukları (Tevbe?69, Fatır?44, Muhammed 13) ve yeryüzünde daha çok ve sağlam eserler bıraktıkları  (Mümin 21?82)  beyan buyrularak medeniyetin bugüne has bir olgu olmadığı vurgulanır.  

           Hani huylu huyundan vazgeçmez ya, aynen öylede Batı dünyası da hala gelinen noktada insanlığı  'Avrupalı-yerli-şarklı-siyah-beyaz? kavramlarla kategorize etmekten vazgeçmiş değil. Hiç kuşkusuz İslam medeniyeti böyle bir tasnif yapmaz, sadece akaid yönden mümin, münafık ve kâfir diye niteler. Zira bizim derdimiz inanç olmalı, inanç olmadan medeniyet ne işe yarar ki.  İşte bu yüzden batı kullandığı kavramlara ihtiyaç hissetmememiz icap eder. Kaldı ki  batının medeniyete bakışı da bizden farklı.. Dolayısıyla batı kopyacılığıyla bir yere varamayacağımızı artık çok iyi kavramamız lazım gelir.  Malum,  taklit başka terakki başkadır. Her ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.

            Batı terakki etti de ne oldu, şimdilerde sil baştan yeniden telaşlı haldedir. Yani, artık fildişi kuleden bakıp küçük gördüğü dünyanın (doğu) yeniden dirilişe geçeceği endişesine kapılmış durumdalar. Yerli, doğulu, siyah ve barbar diye aşağılayıp kategorize ettiği dünya yeniden kıpırdar gibi. İşte bu noktada batılı telaşlı diyoruz.

          Velhasıl; bedevilikten medeniyete İslam sayesinde ulaşan insanlık, bugün de yeni bir medeniyet soluklanmasıyla yüzleşebilir. Hele bir insanlık yeniden İslam medeniyetiyle yüzleştiğinde biliniz ki hâkim-i mutlak para değil, hâkim-i mutlak Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı Âlem esprisi olduğu görülecektir.

      Vesselam.

https://enpolitik.com/kose-yazisi/1684/bedevilikten-hadarilige-medeniyetten-nizam-i-aleme

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

13.08.2020 Gül’e Hasretiz
06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM