NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ

Eklenme Tarihi: 10.12.2017 08:28:22 - Güncellenme Tarihi: 14.08.2020 17:32:35

           Hemen her milletin bir takım değişik evreler sürecinden geçtiği bir sır değil elbet. Hiç kuşkusuz geçirilen değişim evrelerin ilk aşaması göçebeliktir, ikincisi yerleşikliktir, üçüncüsü sanayileşmek, dördüncüsü bilgi toplumu olmaktır.  

           İşte bu sosyolojik değişim evrelerin ilk aşamasına kendi açımızdan ister adına bozkır, ister yaylak-kışlak, ister göçer-konar densin sonuçta tıpkı diğer toplumlarda olduğu gibi bizimde bir göçebe evremizin olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Bu arada sakın ola ki, böyle bir tasniften hareketle göçebe hayat tarzımızı hafife aldığımız sanılmasın,  bikere birinci aşama zor şartların doğurduğu bir yaşama biçiminden kaynaklanan bir evremizdir.  Zaten ilk evrede çetin coğrafya şartları karşısında bir ?Alp?in avını avlamak için büyük bir mücadele içerisine girmek gerektiği gayet net açık ortada. Bu yüzden göçebe üretimimiz avcılık üzerine dayanmaktadır. Yani göçebe toplum nizam anlayışımızın  ?bozkır kültür?  ekseni üzerine seyretmesi gayet tabiidir. Ama yinede sanmayalım ki bozkır kültürümüz sadece at üzerinde göç ederek şekillenmiştir,   unutmayalım ki kültür kodlarımızda atla birlikte demiri dövmekte vardır.  Keza bozkır hayat tarzımızda yine  ?Bey? olabilmek için aç?a aş, çıplağa bez giydirmekte vardır. Ancak bunu yapmak içinde avını iyi avlamak gerekir. İşte böylesi bir kültürde avını iyi avlamanın ya da gücün göstergesi diyebileceğimiz bozkurt?u simge seçmemiz elbette ki tesadüfü olamaz.  Dahası   ?Bozkurt?  çetin coğrafyamızın bize kazandırdığı sembolümüzdür. Nitekim bugüne dek yiğitliğimizin sembolü olarak koruduk da.  Her ne kadar  ?Bozkurt? göçebe toplum yapımıza uygun bir simge gözükse de Türk?ün asla vazgeçemeyeceği bir sembol olmuştur.  Kaldı ki bu sembolün dışa karşı hâkimiyet anlamı da söz konusudur. Zaten kabile kültür kodunun kökeninde de dışa karşı savaş ve hâkimiyet söz konusudur. 

            Anlaşılan bozkır kültür kodumuzda baskın biricik unsur bilek gücüdür. Dolayısıyla göçebeliğe dayanan toplum evremizin destanî kültürün de yer alan ?Baş kesip kan dökmek? yiğitliğin şanından sayılan bir kahramanlık olarak karşılık bulmuştur. Zira göçebe dinamizminin devamı için o devrin şartları gereği kan dökmek, avını en iyi şekilde avlamak, tabiata hâkim olmak gerekir.  Buna iyi bir savaşçı olmakta dâhildir.  Dolayısıyla müesseseleşmek, ilim, aşk, üretim gibi yerleşik değerler göçebe dinamizmine yabancı öğelerdir. Şimdi gel de bu dinamik yapı içerisinde göçebe üretim tarzınca  ?yerleşik? düşün, ne mümkün.  Bikere bu eşyanın tabiatına uymaz,  ne zaman ki tarihi süreç içerisinde savaştan üretime, çadırdan eve, bozkurttan koyuna, kan dökmekten ilme ve aşka geçiş yapmışız işte o zaman ancak yerleşik düşünebilme melekesi kazanmışız. Sadece düşünce melekemiz mi yerleşik oldu,  hiç kuşkusuz buna simgesel değişimler de eklendi.  Nitekim bozkurt, koyun, bilgisayar temaları her devrin gelişme evrelerine uygun simgesel temalardır. Nasıl ki bozkurt göçebe dinamizmi simgeleyen sembolse, Yunus?un şiirine konu olan koyun ve Mevlana?nın Mesnevisine konu olan zanaat, alet ve adavetler de yerleşikliğimizin göstergesi simgesel temalarımızdır.  Yine nasıl ki bilgisayar adı üzerinde bilgi çağına özgü bir simgeyse bilgi çağı öncesi devirlerde de ilim, aşk,  toprağı işlemeye dayalı üretim, sanat gibi unsurlarda yerleşikliğin kültür kodu simgeleri olarak karşımıza çıkar.  

         Tabii tüm bu değişim ve dönüşümler her toplumda olduğu gibi bizde de pek kolay gerçekleşmedi. Nasıl kolay gerçekleşsin ki, bikere at üstünde dur durak bilmeksizin ordan oraya göç ederek habire koşturmuşuz, dolayısıyla bozkır kültüründen yerleşik kültüre geçişte bir takım geçiş sancıların yaşanması elzemdir. İyi ki de yerleşikliğe geçiş yapmışız, bu sayede bir baktık kendimizi camiler, külliyeler, saraylar ve hamamların boy verdiği bir ortamda bulduk.  Böylece göçebe hayat tarzımızın yerini yerleşik değerler tarzı aldı.  Hele  Türk?ün ?Alp?i yerleşik olmaya görsün,  tüm dünyaya yerleşikliğin gereği ?Alperen?  olarak  adını duyurur bile.  Hiç kuşkusuz tüm bu değişim ve dönüşüm aşamaları bir takım geçiş sancıları yaşandıktan sonra ancak gerçekleşebiliyor. Tıpkı doğum sancısı ardından gelen bir değişimdir bu. Hani doğum sancısı nur topu bir çocuğun dünyaya gelişinin muştular ya, aynen öyle de her bir sosyolojik evre sancısı da yeni bir hayata evirilmenin muştusudur elbet. İlla ki bir takım sosyolojik geçiş sancıların yaşanması gerekir ki bir üst sosyolojik aşamaya geçilebilsin.   İcabında bu da yetmez yeni bir hayat için bir takım bedeller ödemekte gerekir. Nitekim ?Baş kesip, kan döküp ün kazanmayı? kahramanlık sayan destanî kültürümüzden, ?Ne olursan ol yine gel? diyen yerleşik kültüre geçiş sürecinde yaşanan sancılar bunun teyidi zaten.  Besbelli ki bir üst evreye bir anda geçiş yapıp intibak etmek hiçte kolay olmuyor,  zira biri göçebe hayat tarzımıza uygun modelin adı, diğeri ise yerleşiklik tarzımıza uygun müesseseleşmenin ifadesi modeldir. İşte göçebe dinamizmin gereği çevikliğin ve atak olmanın göstergesi Bozkurt, Yunus?un değişlerinde yerleşikliğe geçişte:

            ?Derviş bağrı baş gerek

             Gözü dolu yaş gerek

             Koyun?dan yavaş gerek

             Sen derviş olamazsın?  mısralarıyla koyuna evirilip durulabiliyor.  Böylece bozkır kültürümüzün destanî havası Yunus?un yerleşik sözlerinde narinlik ve incelik kazanıp medeni bir havaya bürünür.

             Evet,  atak ve çevik olmanın sembolü Bozkurt?umuz yerleşikliğin gereği durulup koyunla özdeşleşebiliyorsa, pekâlâ baş kesen kan döken alp ve beyler de, gözü yaşlı gönül adamı olarak özdekleşebiliyor. Bakın Oğuz Kağan Destanına tüccar, çiftçi ve zanaatkâr kavramlarını bulamazsınız. Niye derseniz gayet her şey net açık ortada,  o zamanki kağanlarımız yerleşik düzen kağanları değil de ondan elbet.  Yerleşik temaları ancak Mesnevinin sahifelerini çevirdiğimizde sıkça görebiliyoruz. Çünkü birinde göçebe hayat tarzının ürettiği destanı hüviyet var, diğerinde ise yerleşik hayatın ürettiği değerler söz konusudur.

            Bu demektir ki;  tarihte geçirdiğimiz her değişim aşamalarını kendi kahramanlarımızın omuzlarına üstlendikleri misyonlarından, destanlarımızdan,  yazılı eserlerimizden ve kullanılan mimari figürlerimizden anlayabiliyoruz.   Nasıl mı? İşte Bozkır kültür kodlarımızda lider adları bir bakıyorsun göçer konar hayat tarzımıza uygun Başbuğ, Kağan,  Alper Tunga ve Kürşad diye ad alabiliyor. Yine bir bakıyorsun her sanat eseri ve yaşayış tarzı bir kültürün mahsulü olarak tarihi süreçte bir başka biçim alabiliyor.  Böylece göçer konar hayat tarzımızla yerleşik hayat tarzımız arasında ki farkı da idrak etmiş oluruz.  Dedik ya,  yerleşik hayat, adından da anlaşıldığı üzere yerleşik kalmak demektir.  Peki,  yerleşik kalınca ne olup bitiyor derseniz,  ister istemez av avlamak yerine toprağı işleme, üretim ve müesseseleşmek gibi unsurlar devreye girecektir.  Bakın Resûlullah (s.a.v); ?Bedeviliği bırakın medeni olun? beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.  Kaldı ki Peygamberimiz  (s.a.v.)  işaret etmese de kendisi bizatihi âlemlere  ?Çöle inen nur? olarak gönderilmesi başlı başına medeniyete çağrı işaret elçisidir. O?nun gelişiyle birlikte sadece Arap toplumu değil tüm insanlık medeni olma gerçeğiyle yüzleşmiştir. Ve bu yüzleşmenin geçiş sancısı da ağır oldu elbet. Ve bu ilk çağrıyı doğduğu topraklarda yaptığında kabulü hiçte kolay olmadı.  Öyle ki bedeviler çölde başsızlığa, nizamsızlığa, teşkilatsızlığa alışık topluluklardı.  Onların dünyalarında devlet başkanı (ul?ul emr), müessese, devlet gibi yerleşik kavramlarına yer yoktur, olamaz da. Nasıl olsun ki,  bu kavrama tâ baştan yabancıydılar. İster istemez tepkileri de büyük olacaktı.  Hadi bu uğurda yapılan savaşlar neyse de çölde yaşayıp kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar yürekleri katılaşmış toplumdan ne beklenirdi ki.  Allah?tan İslâm bir güneş gibi doğdu da tüm insanlık bir süreç dâhilinde yerleşik değerlerle yumuşayıp ?medeni? kimlik edinebildi. Düşünsenize 'Yesrib?de üzerine düşen güneşten payını alıp şehirleşmenin ifadesi olarak 'Medine'  ismiyle şereflenir bile. Sadece şereflenen Medine?mi,   bizde Medine?yle birlikte şehirleşme şerefine erdik.  

            Sakın ola ki şehirleşmeyle de şereflenmek mi olur demeyin,  aksi halde bizimde Moğollardan, barbarlardan farkımız kalmaz.   Zaten bizi onlardan farklı kılacak yanımızı İbn-i Haldun?un bedevi Araplarına yönelik eleştirilerinde ve Mevlâna?nın da göçebe Türkmenlere yönelik eleştirilerinde görmek mümkün. Maalesef bu farkı iyi göremeyenler milliyet düşmanı eleştiri olarak algılamışlardır. Oysa her iki düşünüründe eleştirisi Türklüğe ve Araplığa karşı bir eleştiri değildi, bilakis göçebeliğe ve bedeviliği terk edin manasına bir öğüttür,  yani yerleşik hayata,  şehirleşmeye ve ?Medeni? olmaya çağrıdır.  Derken her iki bilge dehada yaşadığı toplumun alışılmış olan kalıplarından sıyrılma noktasında kayda değer bir duruş sergilemişlerdir. 

             Şayet Osmanlı devleti de,  tıpkı Cengiz Han, Hulagular gibi yakıp yıkıp dökmek için bir kuru kavga uğruna seferden sefere koşsaydı  ?devlet-i ebed müddet?  cihangir devlet olamayacaktı.  Ne diyelim birinde anti şehir tutum takınaraktan yüz seneyi bulmayan hâkimiyet söz konusu, diğerinde şehirleşme ve medenileşme tutum takınaraktan altı yüz seneyi bulan bir hâkimiyet sözkonusudur. Belli ki Moğolların bir kasırga misali kısa bir zaman diliminde tarih sahnesinden çekip gitmelerinde en büyük etken unsur anti şehir tavır takınmalarıdır. İyi ki de Türk?ün Alp?i kendini dönüştürebilmiş,  işte bu sayede Alper Tunga?dan Alperene, Deli Dumrul?dan Yunus?a, Mevlâna?ya, Şeyh Edebali ve Akşemseddin?e Moğollaşmadan terfi edebilmişiz. Cengiz ve Hülagolar yakıp döktüler de ne oldu, sonunda tarihin harabelerine gömüldüler. Düşünsenize onlar yüz seneye sığmayan bir hâkimiyetle çökerken Osmanlı 600 senelik ömrün sonunda dünyanın altıncı devleti olarak yıkılmıştır.  Hiç kuşkusuz 600 sene ayakta durabilmenin sırrı ileri derecede  ?Nizam-ı âlem? ve ?Medeniyet perspektif? şuuruna sahip bir devlet olmasından ötürüdür.  Her ne kadar kimileri gücümüzü kılıca dayandırsa da kazın ayağı hiçte öyle değil elbet, sanılanın tam aksine gücümüz İ'lay-ı Kelimetullah için ?Nizam-ı âlem? kaynaklı güçtür.  İslâm öncesi Türklüğün ?Cihan hâkimiyeti mefkûresi?, İslâm?ı kabul etmiş Türklükte ?Nizam-ı Âlem Ülküsüne? dönüşmesi manidardır elbet. Nasıl manidar olmasın ki,  Nizam-ı âlem davası Selçukluda vatanlaşıp, Osmanlı?da doruğa ulaşan bir cihanşümul meşalemiz olur bile.

             Demek oluyor ki; Cihan hâkimiyeti mefkûremiz Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşebiliyormuş. Keza Türk?ün Alp?i erenlikle kaynaşıp Alperenlikle şereflenebiliyor. Derken İslam?ın kazandırdığı dönüşümler sayesinde kabalığın yerini zarafet,  çadırın yerini han, kervansaray,  ev, camii, medrese ve külliye gibi yerleşik kurumlar alabiliyor. 

            İşte hem madde planında hem de mana planında dönüşüm böyle bir şeydir. Öyle ki Türk?ün aksiyon hamlesinde simgeleşen alp yanımız erenliğin inceliği ve üretim değerleriyle birleşince ?Beylikten Devlete,  Devletten İmparatorluğa ve İmparatorluktan Nizam-ı âlem?e kanatlanmamız bir hayal değil hakikatin ta kendisi oldu. Madem öyle,  o halde gelinen noktada tekrar devlet?ten beyliğe geçiş hülyasına kendimizi kaptırmak yerine çağı iyi okuyup kökü mazide yeni dönüşüm öncüsü medeniyet olarak damgamızı vuralım.  

            Gerçektende tarihi süreç içerisinde geçirmiş olduğumuz evrelere baktığımızda kabalıktan estetikliğe doğru ilerleyip şehirleşmişiz, müesseseleşmişiz, saraylaşmışız, tüm bunların üstünde ?medeniyet? olmuşuz da.  Yetmedi şahıs bazında da Bilge Kağan?ın ?Ey Türk titre ve kendine dön? seslenişi Fatih?e gelen süreçte ?İ'layı Kelimetullah için Nizam-ı âlem? fikriyatına dönüşüm yaşanmıştır. Öyle ya madem değişim ve dönüşüm sosyolojik bir realite, o halde bu çağda da çağlar üstü bilgi ötesini gerçekleştirecek yeni hamlelerde neden mührümüz olmasın ki. Türk?ün mizacında bu dönüşümü ve değişimi gerçekleştirecek o azim ve ruh kökü ziyadesiyle mevcut zaten.   Yeter ki Nizam-ı âlem ülküsüne inancımız tam olsun, gerisi gelir elbet. Her ne kadar Nihal Atsız; ?Din Arab?ın, hukuk Roma?nın,  kahramanlık Türk?ündür? demekle kahramanlığı tek övünç kaynağı olarak piramidin tepesine oturtsa da bu fikriyat Atsız?ı bağlar, bizim için asıl  olan tarihimizin bütününde, yani kahramanlıkta da, din?e bağlılıkta da ve hukuk alanında da var olmak esastır. Sırf kahramanlıkla kim ne bulmuş ki bizde bulalım.  Şayet tereyağından kıl çeker misali sırf kahramanlığı cımbızla çekersek geriye elde avuçta hiç bir şey kalmayacağı malum.  Biz yinede Atsız hakkında iyi niyetimizi koruyup onun kahramanlığı birinci plana alan bu öngörüsünü tarihimizin bir kesitine hayranlıktan kaynaklanan bir heves ya da sürçü lisan bir beyan olarak varsayalım.    Bikere lider ülke olacaksak kahramanlık yetmez, hepsinde öncü olmak mecburiyetimiz vardır. Zira Nizam-ı âlem ülkümüz bunun gerektirir. Kuru cihangir davasıyla bir yere varmayacağımız muhakkak, illa ki İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülkümüzle ancak ötelere kanatlanabiliriz,  bunun dışında hepsi lafı güzaftır.

            Nasıl ki bozkır kültür kodumuzda  ?cihangirlik? anlayışımız kahramanlık üzerine kurgulanmışsa, yerleşik kültür kodumuzda üretim, kurumsallaşmak ve medeniyet hamlesi üzerine kurgulanmıştır.  Madem öyle,  günümüz dünyasında bize düşen  ?Bir elde Kur?an,  diğer elde bilgisayar? düsturunca hareket edip Nizam-ı âlem öncüsü olmaktır.  Dün nasıl ki, göçer konar dinamizme dayalı toplum yapımızda avını avlama veya baş kesip kan döküp bey olmak vardıysa,  bugünde bilgi çağında tüm dünyaya ?Bir elde Kur?an, bir elde bilgi teknolojik? donanımla dünya lideri olmak vardır. İşte bu anlayışa engel olmak, sanayileşmiş bilgi çağında göçebeliğin galebe çalması demek olacaktır. Bunun böyle bilinmesinde fayda var.         

             Malumunuz ulvi davalar hem yürek ister, hem de bilgi ve hukuki donanım ister. İşte bu yüzden tam teçhizatlı bir şekilde insanlığın özlediği nizamı tesis edecek bir gaye için bilgi çağının tüm enstrümanlarını bir ibadet şuuru içinde kullanmayı vazife bilmeli.  Gelin sözde değil,  yenidünya düzeni dedikleri düzeni özde biz kuralım. Şayet bu davete icabet edeceksek yüreğimizi, bilgimizi, ufkumuzu şimdiden ortaya koymalı.  Zira büyük davalar kürek işi değil yürek işidir.

             Vesselam.

https://enpolitik.com/kose-yazisi/1783/nizam-i-aleme-sosyolojik-bakis

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

13.08.2020 Gül’e Hasretiz
06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM