İrşad Olunmadan İrşad Edilmez

Eklenme Tarihi: 08.05.2019 06:08:00 - Güncellenme Tarihi: 14.08.2020 16:42:30

Bakın, Bilge âlimler aklı:

        - Eşyanın hakikatini bilen akıl, 

            - İlmiyle amil kalp aklı,

            - İdrak aklı (Hayır ve şerri ayırt edebilmek) diye üç başlık altında ele almışlardır.

        İşte bu üç başlık altında ele alınan aklı her kim ki bir arada buluşturmayı başarırsa bilin ki o insan ''Akl-ı Selim'' sahibi insan olmayı hak kazanmış demektir. Öyle anlaşılıyor ki, ''Akl-ı Selim'' sahibi özellik kazanabilmek için birkaç fakülte bitirmek veya çok kitap okumakla olmuyor. Tam aksine kalbi doğrudan Allah?a bağlayıp hikmet nurunu kalpte yeşertmekle oluyor. Hele bir insan sırrı hikmet pırıltısını kalpte yeşertmeye dursun bir bakmışsın içte ve dışta tüm sahte mabutlardan sıyrılıp aklı hür,  vicdanı hür ve fikri hür bir insan hüviyetine bürüneceği muhakkak.  Derken böylesi aklıselim bir insan sahibine ilimden sonra 'tevbe' ve ?istikamet? yolu açılıp melekler o insanı kâmile son nefesinde vuslata erdiğini müjdeler de. Anlaşılan o ki, akıl kemale ermeden vücut sarayımızdan kalb-i selim çıkmıyor. İşte bu noktada Mürşid-i kâmiller gerçek akl-ı selim sahibidirler dersek yeridir. Nitekim Muhammed Haşim-i Kişmi Hz.leri ''Mürşid-i Kâmil enbiyanın varisidir'' buyurmakla aslında aklı kemale erdirmek cihetiyle irşada varistir demektedir.

       Peki ya sofiler ve fakihler? Malum, Şeyh Ebu'l Mevahib Muhammed eş Şazeli (k.s.) bu hususta  ''Sofiler halleriyle görünürler, fakihler sözleriyle görünürler'' der. Böylece işin hakikatini ortaya koymuş olur. Nitekim sofilerde zahir olan bir takım safiyet hali mürşidinin irşad etmesinden kaynaklanan bir durumdur. O halde ruhumuzu nefsimize galip kılmak için:

            - Bir Mürşidi kâmile teslimiyet,

            - Salih amel etmek (helal - haramı bilmek),

            -Allah için zikr etmek (Allah'ı anmak) gerekiyor. Zira Yunus (a.s.) kıssasına baktığımızda, onu bizatihi balığın karnından çıkaran zikri ilahidir. Şöyle ki; Yunus (a.s) balığın karnında ?Allah?ım sen her şeyden münezzehsin, ben gerçekten zalimlerden oldum! (Lailahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin)? diye içten bir yalvarış ve yakarışla söylediği sözleri zikir haline getirmesiyle o zikir kurtuluşuna vesile oldu. Hatta Allah Teâlâ bu zikrin hatırına tövbesini kabul etmiş oldu. Balıkta emri ilahi gereği Yunus (a.s)?ı denizin kenarına bırakmak suretiyle vazifesini icra eder de.

         Allah dostlarının kıssalarına baktığımızda ise zikir ehlinin pek çoğunun ilginç hallerine şahit oluyoruz. İşte Eşrefi Rumi?nin Hacı Bayram-ı Veli'nin dergâhında tuvalet temizleyip ''irşad'' olması bunun tipik misali olarak karşımıza çıkar. Yine Mevlânâ Hâlid-i Zülcenahayn (k.s.)?in, Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)?in tekkesinde su taşıyıp  ''çift kanatlı hikmet''  ehli olması da öyledir. Hakeza Alâeddin Attâr (k.s) ise Şah-ı Nakşibend (k.s.)?in manevi tasarrufu altında elma satarak ''nefsini tezkiye'' edip kurtuluşa ermesi de öyledir. Anlaşılan o ki; Allah dostlarının hayatını incelendiğinde ''irşad'' gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Besbelli ki teslimiyet olmadan, Salih amel olmadan, zikir ehli olmadan irşad gerçekleşmiyor. Bu yüzden Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  ''İrşad olmadan irşad edilemez'' deyip bu gerçeğe işaret etmiştir.

       Kur'an-ı Muciz'ül Beyanda ''Allah'a vesile arayın'' (Maide 5/35)  diye beyan buyrulduğuna göre, bizim üzerimize düşen ilk görev irşad olmak için vesile aramak olmalı. Buna mecburuz da.  Çünkü Yüce Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de: ''Ey iman edenler, Allah'tan korkun, sadıklarla beraber olun'' (Tevbe 9/19) beyan-ı şeriflerinde geçen sadıklardan murad; Bahrül Hakaik tefsirinde ?mürşitler? olarak tefsir edilmekte. Hatta İmam-ı Rabbânî (k.s)?de bu manada Mürşid-i kâmil'in önemini şu sözlerle müjdeler: ''Mürşid kendinden geçirir, kendine getirir.'' 

        Elbette ki, kendinden geçme ve kendine gelme halini yaşayan bilir, yaşamayan ne bilsin ki.  Yine de anladığımız kadarıyla; irşad hadisesi müridin gönlünü ferini alacak derecede ötelere götüren bir iksir olmaktadır. Kaldı ki bir noktada veliyi görmekte iman nurunun kemalatına işarettir. Bundan dolayı bazı arifler şöyle der: ''Veli'yi gören de Veli gibidir.'' 

       Cemalullah

       Tarikat; kalbi aydınlatan yol demek, şeriat; kalbin ve bedenin süsü demek, marifetse bu unsurların müşahedesi demek, hakikat ise tüm bu unsurların melekiyet kazanması demektir. Hem nasıl ki; şeriat öğretisinin rehberi âlimler (mollalar) ise, tarikat idmanının rehberi de mürşid-i kâmil'lerdir. Şeriat zahir (dış) ilmi, tarikat ise batın () ilmidir. Her kim ki ikisini birleştirir hayatına tatbik ederse biliniz ki ''hakikat''  meyvesinden tatmış demektir. Nasıl mı? İşte Resulûllah (s.a.v.)?in ''İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmektir'' beyanı şerifindeki ?İhsan? kavramı tasavvufi amelin tamda tatbiki demektir. Nitekim Tasavvufta Cemalullah, yani Allah sevgisi esas olup, bu sevgiden gaye ise; ''İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi'' dir. Yani; Yarab! Maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmak düsturu tasavvufun özünü oluşturmakta. Nitekim İsmail Çetin Hoca; ?Edeple Varış Lütufla Dönüş? adlı eserinde Allah'a ulaşmak için;

        - Eserden müessire,

         -Müessirden esere denen iki metot takip edildiğini ve cümle meşayihin ise umumiyetle ''Müessirden esere bir yol'' izlediğini beyan etmişlerdir. Hatta Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri birinci metodu değil de ikinci metodu yani  ''Eserden müessire'' bir yol takip etmesine rağmen, yaşadığı dönemde birçok meşayihle içli dışlı olması hasebiyle onun üzerine de bu manevi tasarrufatın sindiği bir gerçek. Her ne kadar Bediüzzaman manevi tasarruf iklimine tam doğrudan bağlanmadıysa da,  zaman zaman karşılaştığı pek çok meşayıhın tesirinde kaldığı muhakkak. Nitekim Said Nursi Hz.leri talebelerine okumayı tavsiye ettiği ?Cevşen-i kebir? adlı diye bilinen dua risalesi aslında Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbânî (k.s) gibi birçok meşayihin Allah?a münacatta bulunduğu duaların yekûnundan ibaret olması bunun bariz bir göstergesidir.

      Zaten Said-i Nursi Hz.lerinin hayat evrelerine bir göz attığımızda, ta küçük yaşlarda Hizan Şeyh'ine gittiğini, orada biraz soluklayıp kendisi için ilk eğitim ocağı diyebileceğimiz kardeşi Mehmed Efendi'nin Taği Medresesi'ne kapandığını, burayla da yetinmeyip Beyazıt tarafında Şeyh Mehmed Celâli adında bir zatın irşad dairesine girip burada üç ay kaldığını görürüz. Derken tekrar oradan Siirt?e yol alıp Molla Fethullah Efendi'nin medresesine kapanışı gerçekleşir. Sonrasında sırasıyla Nurşin, Hizan,  kendi doğup büyüdüğü köyüne dönüş, medrese hayatı ve Beyazıt'a yol alma derken engin bir arayışa koyuluşuna şahit oluruz.  İşte bu engin arayış içerisinde bir ara Bitlis'te Şeyh Mehmed Küfrevi ile de yolu kesişip, ancak kendisinden tek bir ders alabilmiştir. Tabii tüm bu koşuşturmalar bunlarla sınırlı değil,  dahası var. Şöyle ki; sırasıyla Seyyid Nur, Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s),  Şeyh Fehim gibi büyük zatlarla da buluşmuş, hatta meclislerinde kalmış ama solukladığı mekânlarda bir şeyhe doğrudan doğruya bağlanış nasip olmamıştır. Olsun doğrudan bağlanış olmasa da sonuçta şunu anlıyoruz ki aslında Bediüzzaman'ı Bediüzzaman yapan yukarıda da isimlerini andığımız şeyhlerin meclislerinde teneffüs ettiği manevi soluğun tesirinden başkası değildir. Anlaşılan meclislerinde kısa aralıklarla aldığı manevi soluklanmalar bir noktada eserden müessire bir yol izlemesine ışık saçmıştır. Dedik ya, olsun önemi yok, pekâlâ eserden müessire metoduyla da kalp kemal bulabiliyor. Birde şu var ki, Said Nursi Hazretleri; ''Zaman tarikat zamanı değildir'' demekle bu noktaya işaret etmiştir. Asla bu söylem kimilerin kasıtlı dillendirmek istediği tarikatı inkâr manasına değildir. Her ne kadar iki metod başlangıçta biri birinden ayrıymış gibi görünse de nihayette birleşirler. Ne var ki; derviş olmayan âlim, âlim olmayan sofi kavram kargaşalığından dolayı bu gerçeği idrak etmekten aciz bir görünüm sergiliyorlar. Netice itibariyle her iki metotta Allah'a ulaştırıcıdır diyebiliriz. Bakın, Şeyh Ebu Medyan (k.s.); ''Tarikatı inkâr eden meclisler mürit için öldürücü zehirdir. Bu zehirden korunmayan şeyhinden yararlanamaz'' diyor. O halde her iki metottan hangisi izlenirse izlenilsin, tarafların birbirlerinin arkalarından atıp tutmalarını doğru bulmuyoruz. Çünkü bu yolda Allah için çalışana destek olmak esastır. Resulûllah (s.a.v.) ''Bir veliye ikram eden, bana ikram etmiş olur. Bir veliye eza eden, bana eza etmiş olur'' buyurarak bu noktaya işaret etmişte.

      Tasavvufun, beşeriyete pek çok yönlerden sayısız faydaları vardır. Hadi diyelim hiçbir faydası olmadığını varsayanlar böyle düşünseler bile en azından,  dergâhlarda zikir halkası için bir araya gelmenin yansıması olan sosyalleşmeyi sağlaması önemini izah etmeye yeter artar da. Şu bir gerçek;  her bir dergahda kurulan zikir halkasının  ?cemaat olunuz? hükmünün icrasına yardımcı olduğu bir aşikâr. Sadece zikir halkası mı?  Elbette ki bu halkanın yanı sıra ilmin tatbikinin de icra edildiği aşikâr.  Çünkü her mezhepten ve her meşrebten pek çok insan aynı halkada kesrette vahdet olmaktadır. Tüm bunlardan öte, yediden yetmişe her kesime aşkı ve sevgiyi tattırıyorlar. Nitekim ''Habibim eğer sen olmasaydın bunca felekleri yaratmazdım'' buyruğu sevgiye çağrıdır. İşte bu çağrıya uyan her bir aşk sahibi ve sevgi ocağı insanlığı irşad mayasıyla mayalamakta. Zira hayatın sırrı aşk üzerine kurulu, besbelli ki aşkın feri sönmedikçe dünyada zikrin hatırına kendi rotasında seyredecektir.  Aksi takdirde kıyamet kaçınılmazdır.

          ''İnabe''

            Evliya tövbesine ''İnabe'' denildiği malum. İşte İmam-ı Gazali Hz.leri inabenin önemine vurgu yaparaktan şöyle der: ''Sen tasavvuf ilminin bütün eserlerini yediden yetmişe okusan da, bir mürşidi-i kâmil eli tutmadıkça sana hidayet kapısı açılmaz.'' Madem İmam-ı Gazali Hz.leri böyle beyan buyurmuş, o halde tez elden tövbeyle ötelere yelken açmak gerekir Yelken açalım ki tövbe kapısı kurtuluşumuza vesile olsun.

           Tasavvufta her hayrın başında ve sonunda 25, 33 ya da 75 kez estağfurullah demek esas olduğundan bu yola mürşid elinden intisap edilirken bile tövbe ile birlikte beyat olunmakta. Böylece tövbe eden salik nur dairesine girmiş olur. Yeter ki talipliler halis niyetle nur halkasına dâhil olsun, huzura erenlerden olacaktır.  İşte bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) halis niyetin ehemmiyetini şöyle dile getirmişlerdir: ''Siz kalplerinizi ve niyetlerinizi değiştirmediğiniz müddetçe Allah'ın size olan muamelesi değişmez.?. Keza bir seferinde ise şöyle buyurmuştur ''Ameller niyetlere göredir.'

          Evet, öyle anlaşılıyor ki, bu yolda bir talipli halis niyetle tövbe edip yola girmekle Allah'ın azameti karşısında kendisini bir hiç görüp huzura erebiliyor. Zaten kendi nefsini gören isyandadır. İşte Hasan-ı Basri (r.anh)?ın; ''Kişi isyan sebebiyle gece ibadetten mahrum kalır'' beyan buyurması buna işarettir. O halde bize bu işaret doğrultusunda halis niyetle tevbe etmek düşer. Aksi takdirde nefsimizin kölesi oluruz. Kaldı ki tevbe etmeyi nefsine yediremeyen bir kul, bilsin ki Allah?a abd (köle) olmayı terk edip maazallah din istismarcılığına soyunacaktır. İşte İmam-ı Rabbânî (k.s) bu nedenle Din istismarcılarla konuşmayı yılan sokması bir tür zehirlenme olarak nitelediği gibi hangi fırkadan olursa olsun Allah'tan korkmayan ilim adamlarını da Din hırsızları olarak addetmiştir. Demek oluyor ki; insan kendini burnu kaf dağında üstün görmemeli,  bilakis kendini toprak görmeli ki tevbe halkasına tereddütsüz katılabile.  Anlaşılan o ki, Allah?a abd olmakla kurtuluşa erişebiliyor. Madem öyle, çokça istiğfar edip nübüvvet nurunu kalbe indirmek gerekir. İndirelim ki, şeytanın kalbe vesvese vermesinin önüne geçilebilsin. Bilindiği üzere şeytan da çok amel işlemesine rağmen, tevbe etmediği için kurtulamadı. Bakın Seyda (k.s.) ''Hiç biriniz şeytanın yaptığı kadar amel yapamazsınız ve hiçbiriniz amelinizin kuvvetiyle bir yere ulaşamazsınız. Ancak Saadatın (Allah?a köle olan Sadatların) himmetiyle ulaşılabilirsiniz'' diyerek meselenin özünü ortaya koymuştur.

      Her kim, istikamet üzere bir yolda ilerlemek istiyorsa, Allah?ta fani olmuş bir Pir?in gölgesine girmeli. Bakınız Ebu Talip yıllarca Peygamberimizi himaye etti, O?nu korudu, elinden geldiği kadar amca şefkatini hiç esirgemedi. Nitekim bu yaptığı hizmetin karşılığında üzerine Peygamber gölgesi düşer bile. Ama ne var ki Ebu Talib, kendi isteği ve rızası doğrultusunda yeğenine teslim olmadığı için, o gölgeden faydalanamadı. O halde Hace Ali Râmîtenî (k.s)?ın sözüne kulak vermeli. Bakın ne diyor: ''En kolay yol bir Allah ehlinin gönlüne girmektir.''  İşte bu güzel sözden çıkan netice, mürşid-i kâmiller?in gerçek manada ''İnsan-ı Kâmiller'' olduğu gerçeğidir. Bakın üç yüz bin hadis ezberinde tutan Ebu Abdullah İsmail Herati Hazretleri de bu hususta şöyle der: ''Ben Ebu Hasan Rekani'den önce şeriatı bildim, ama hakikati ondan öğrendim.''

     Hüccetül İslam

    Peki, İmam-ı Gazali Hz.lerinin üzerine Pirin gölgesi nasıl düştü derseniz, bunun cevabını bizatihi kendisi şöyle açıklar: ''Şeyh aramak için Irak'ı terk ettim. Ama ne için terk ettiğimi nice âlimler anlayamazdı. Çünkü benim bulunduğum ilmi müktesep insanların nazarında son nokta idi. ''

      Düşünebiliyor musunuz âlimler bile Gazali'nin o engin ilminin ötesinde ilim olabileceğinin tasavvur edemedikleri içindir onun eriştiği ilim seviyesini son mertebe olarak bilmişler. Zaten Gazali?de bunu hissettiği içindir şeyh aramak için Irak'ı terk ettiğini söylememiş. Öyle ya, söylese bir türlü söylemese bir türlü, çünkü dile getirse hiç kimse ne demek istediğini anlayamazdı. Nasıl anlasın ki, tasavvuf haldir, sözle (kal) anlatılacak gibi sarih bir yol değil ki. Bu yüzden ?Tarikat kal değil hal?dir? sözü doğru bir tespittir. Nitekim Seyda Hz.leri Gavs-ı Hizani?nin dilinden şöyle der: ''İş lafın zahirinde değil manevi tasarruftadır.''

        Anlaşılan tüm bu müthiş sözlerden insanlığın alacağı nice dersler vardır. Kaldı ki bu yolu sistemleştiren Şah-ı Nakşibend (k.s)?ın; ''Zahirimiz halkla, batınımız Hak'ladır'' beyanı da altın değerde bir sözdür. Madem öyle ''Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak'' düşer bize.

        Mürşid-i Kâmiller, başta peygamberler olmak üzere ashab ve tabiinden sonra beşeriyetin en dikkate şayan rehber insanlar olup, bu manada onlara ''Gönül Sultanları'' gözüyle bakılması gayet tabii bir durumdur. Hele bu zamanda manevi önderler yok denecek kadar az olsa da, onları aramak ve bulmak bir vazife addedilmeli. İşte bu nedenle İmam-ı Rabbani (k.s)  ''Ne mutlu murad bir mürşit bulana'' deyip hem mürşitleri kurtuluş rehberi olarak işaret etmiş hem de  ''Bu zamanda rıza ve ihlâs nimetiyle şereflendirilenler binlerce kişiden belki bir kişidir'' diyerekten insanlığı uyarmayı da bir vazife bilmiştir. Üstelik İmam-ı Rabbani (k.s)  bu sözü dört yüz seneyi aşkın öncesi bir zamanda dile getirmiş. Şimdi ise durum vaziyet daha da vahim bir hal aldığına göre bizim için   ''Murad olanı'' aramak, bulmaya çalışmak daha da birinci önceliğimizdir diyebiliriz. İnsan yeter ki;  can-ı gönülden aramaya koyulsun, Allah muhakkak bir kapı açacaktır. Malum aramayınca Hızır yetişmez. O halde daha ne duruyoruz enbiyanın ve evliyanın ervahıyla ünsiyet kurmaya çalışalım ki kurtuluşumuz gerçekleşebilsin. Zaten Allah rızasını kazanmak için onlarla hemhal olup himmet istediğimizde Allah katında geri çevrilmez de. Burada tek şart murad olanı canı gönülden arayışa koyulmak olup, elbet gerisi kendiliğinden gelecektir. Hakiki Ehlullah?ı (Allah dostlarını) arayıp bulduğumuzda biliniz ki gönlümüz yumuşayıp felaha kavuşması an meselesidir.

      Evet, işin özü aramak ve bulmakta gizlidir. Bakın, Seyyid Eşrefi Rumi Hz.leri, hayatında on yedi Şeyhe hizmet etmiş ve bu yaşadığı süreci şöyle dile getirmiştir: ''On yedi şeyhe hizmet ettim. Bu on yedinin içerisinde ancak dördü Şeyhinel Kâmil Mükemmildi.'' Bir başka ifadeyle Öyle ya, Eşrefi Rumi Hz.leri 1469'da ahrete göç ettiğine göre, yaklaşık bundan beş yüz sene önceki şeyhlerin on yedi tanesinden sadece dördünün kâmil olduğuna kanaat getirmiş. Peki, günümüzde âlimlerin kaçı kâmil acaba? O halde vuslata ermek için illa da murad olanı aramak, aramak, aramak biricik derdimiz olmalı diyoruz. Dahası bu arayış içerisinde yollar dikenli olsa da arayan elbet Mevla?sını bulur diyoruz.

        Hâsılı kelam, Hasan-ı Basri (r.anh.)?ın şu sözleri sanırım meramımızı anlatmaya yeter, artar da. Ve şöyle der: ''Evliyalar olmasaydı dünya yok olurdu. Salih kimseler olmasaydı günahkârlar helak olurdu. Âlimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Ahmaklar olmasaydı dünya ma'mur olmazdı. Rüzgâr olmasaydı her yeri fena koku kaplardı.'

       Vesselam.              

https://enpolitik.com/kose-yazisi/3015/irsad-olunmadan-irsad-edilmez

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

13.08.2020 Gül’e Hasretiz
06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM