Âdâb ve Usul

Eklenme Tarihi: 19.12.2019 07:05:00 - Güncellenme Tarihi: 14.08.2020 17:13:49

 

              Hiç şüphesiz tasavvuf yolunda geçerli olan adab ve usul sünnet-i seniyye üzere olan adab ve usul esastır. Şurası iyi bilinmelidir ki,  sırf şekli hareketlerle el öpüp yerlere serilmek gibi tavırlar asla tasavvufî adapla bağdaşmaz. Tasavvufta asl olan  ‘Sırat-ı müstakim üzere huzura varıp lütufla dönmek’ çok mühim adabtır.  Nasıl mı? 

         Bakınız,  Ashabı Kiramdan bazıları Allah Resulü abdest suyunu ve tükürüğünü kapıp yüzlerine ve vücutlarına sürdüklerinde,  Resulullah (s.a.v):

        - Niçin böyle yapıyorsunuz diye sorar.

        Ashabı Kiram cevaben der ki:

         -Ya Resulullah! Bereketlenmek ve sevap kazanmak için.

         Rasulüllah (s.a.v) bunun üzerine:

          -Her kim ki, Allah ve Resulünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yapmak yerine) konuştuğunda yalan söylemesin, emanete hıyanet etmesin ve komşusuna eziyet vermesin diye beyan buyurur. 

          İşte sevme ve sevilme adabı budur. Madem Allah Resulü sevme ve sevilmenin nasıl olması gerektiğinin adabını ortaya koymuş, o halde tasavvufi hayatla hem hal olan sofilerde tıpkı Allah Resulünün ashabına öğrettiği usulde olduğu gibi Sadatlara da aynı adab üzere muhabbet ve sevgi beslemeleri gerekir. Hatta sofi Sadatları ziyarete gideceği zaman daha evden dışarı çıkmadan önce adaba başlamalı. Şöyle ki, bir sofi mürşidini ziyaret etmeyi düşündüğünde sırasıyla önce normal abdest ve boy abdesti alıp akabinde iki rekât namaz kıldıktan sonra yapacağı ziyaretin hayırlara vesile olması dileğiyle Allah’a dua ve niyazda bulunmalı ki, yapacağı ziyaret şekli değil sünnete uygun bir ziyaret adabı olsun. Tabii bitmedi, bir de işin içinde mürşidin huzuruna çıkmak da var. Malum huzura varıldığında da ‘adabı-usul-erkân’ bilmek gerekir.  Zira tasavvufta huzura adaba mugayir olarak varmak asla kabul görmez. Nasıl ki dünyevi makam sahiplerinin huzuruna çıkıldığında makama saygının bir gereği olarak el pençe divan duruluyorsa,  aynen Peygamberimiz (s.a.v)in varisi hükmünde ilmiyle amil olmuş manevi makam sahiplerinin huzuruna çıkıldığında da öyle olmalıdır.  Ancak Allah dostlarının dünyevi olandan farklı olarak huzura varıldığında göz göze gelmeyecek şekilde huzurda bulunmak çok mühim bir adabtır.  Yani bakmanın adabı göz göze gelmeyecek şekilde bakmaktır. Ki,  Evliyaullah’ın bakışı bizim gibi değil,  Allah’ın nuruyla bakmaktalar, işte bu nedenledir ki, Allah dostunun iki kaşı arasından çıkan nura doğrudan bakıldığında adeta şimşek çakarcasına bir etkileşim olur ki her sofi bunu kaldıramayabilir. O halde salikin her halükarda mürşidiyle göz göze gelmemeye dikkat etmesinde fayda vardır. Aksi halde mürşidinin nazarından istifadesi zorlaşabilir. Keza huzurdan ayrılacağı zaman da sırtını dönerek değil yüzü dönük olarak huzurdan ayrılması çok mühim adabtır.  Böylece bir sofi sünnet-i seniyye usulünce uyguladığı edeble varış lütufla dönüş adabı sayesinde huzura erer de.  

             Sakın ola ki, bu adaplar da nerden çıktı, böyle şeyler mi olur diye taaccübünüze gitmesin. Şurası iyi bilinmelidir ki, hem huzura çıkış adabının hem de huzurdan ayrılış adabının uygulayıcısı ve kaynağı bizatihi Allah Resulünün tâ kendisidir. Nitekim Allah Resulü Miraca yükselip huzura vardığında, Yüce Allah Habib’inin adabını şöyle över de:

         -Habib’im Miraca yükseldiğinde bir an olsun gözü sağa sola kaymadı.          

          Evet, O yüce makamlarda sağa sola bakmamayı kendine hayâ edinmiş bir nebidir. Tabi huzura adab üzere varınca elbette ki huzurdan eli bomboş olarak dönüş olmazdı. Nitekim Yüce Allah (c.c)  Habib’iyle birlikte ümmetini dinin direği beş vakit namaz hediyesiyle taltif edip yedi kat göklerden yeryüzüne öyle uğurlayacaktır.  Miraç mucizesiyle birlikte şimdi daha iyi anlıyoruz ki ‘Edep Yâ Hû!’   sözü boşa söylenilmemiş.  Öyle ya, bir insan hakikat yolunda adım atacaksa destursuz asla adım atmamalı manasına veciz bir sözdür bu.  

   Peki destursuz adım atılırsa ne olur? Bu durumda destursuz Hak kapısına varılsa da lütufla dönüş gerçekleşemeyecektir. Lütufla dönüş ancak ‘Edep Yâ Hû!’  sözünün mana ve ruhuna sadık adabı usulünce hareket etmekle elde edilebiliyor. Nitekim Allah Resul’ünün bizatihi Miraca adapla yükselişi ve akabinde lütufla dönüşü bunun en bariz delili zaten. İlginçtir Allah Resulü Hane-i Saadetinden dışarıya çıktığında öyle yumuşak ve seri halde bir yürüyüşü vardı ki,  tıpkı Miraca yükseldiğinde ki gibi sanki yedi kat göklerde bulutlar üzerinde dolaşıyormuşçasına yürürdü. Hakeza öylesine  ‘Nazar ber kadem’ usulü bir yürüyüşü vardı ki, görenler dönüp bir daha bakmaktan kendilerini alamazdı. Sadece yürüyüşüne mi mest-i hayrandılar,  hiç kuşkusuz duruşu da apayrı güzellikte bir duruş olup tıpkı yürüyüşünde olduğu gibi yine seyreylemeye doyum olmazdı. Hele biri bir şey sormaya görsün asla başını çevirerek yönelmezdi, bilakis tüm vücuduyla yönelip öyle cevap verirdi.  Konuşması da öyleydi, yani birine sesleneceği zaman yanına varıp öyle seslenirdi, asla uzaktan seslenmezdi.  Allah Resulünün hayatında yürüyüşünden duruşuna, sükûtundan konuşmasına her ne varsa idrak edebildiğimiz kadarıyla anlaşılan o ki;  ‘nazar’ rast gele bakış olmadığı gibi  ‘kadem’ de gelişigüzel adım atmak değildir. Hatta ‘nazar’  için Sevgililer sevgilisinin bakışlarında kendini bulmak,  ‘kadem’  içinde sırat köprüsünden geçercesine sırat-ı müstakim’ üzere adım atmaktır dersek yeridir. Yeter ki bir salik, hedefe doğru ilerlerken Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Resulüm! Mümin erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çekinsinler, namus ve iffetlerini korusunlar’ (Nur 30–31) ayet-i mucibinin adabı hükmünce hareket etsin eninde sonunda vuslat hâsıl olur da.           

       Evet, Peygamberimiz (s.a.v)’in varisi hükmünde Allah dostlarının nazarı ölü kalpleri diriltmeye vesile olurken, fesatçının bakışı da tam aksine insanı yiyip bitirir de. Hiç kuşkusuz birinci bakışta ferahlık vardır, diğerinde felaket söz konusudur.  Madem öyle,  bize düşen Yüce Allah’ın beyan buyurduğu  “Şeytanın adımlarına uymayın” (Bakara suresi 208)  emri üzere adabı usulünce hak ve hakikat yolunda adım atıp ilerlemek olmalıdır.

         Hele bir insan felaha ermeye görsün başkalarının da bu yoldan istifade etmesi için çaba göstereceği muhakkak.  Nitekim sofilerin her önüne gelene habire bu yolun çorbasından, suyundan, ekmeğinden, çayından, bağından, bahçesinden bahsedip anlatma ihtiyacı duyması, belli ki içinde yaşadığı sevinç yumağının kaynamasının neticesi bir arzu olsa gerektir.  Zaten Allah Resulünün “Sizden biri, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi içinde istemedikçe gerçek manada imana eremez”  diye beyan buyurduğu hadis-i şerifin hükmü böyle olmayı gerektirir de.  İşte muhabbet bu ya, Şah-ı Hazne (k.s) bu hususta: “ Muhabbet sofilerin bineğidir demekten kendini alamaz da. Dolayısıyla bir sofi muhabbet bineği ile nereye giderse gitsin gönülleri fethetmek için at koşturacaktır. Bu arada koştururken dikkat etmesi de gerekir. Çünkü bu bir gönül seferidir, bu seferde hiçbir gönül kırılmaya gelmez de. Malum inci çok kıymetli bir mücevherat, hele düşüp bir kırılmaya görsün paramparça darmadağın olup toz duman olurda.  Madem öyle, o halde gönüller yıkmak için değil gönüller fethetmek için var olmalıyız. Belli ki Yunus Emre onca seneler Tabduğun kapısını aşındıra aşındıra  “Bu yol bir gönlün içine girmektir” diye boşa inlememiş.  Hele ki bu hususta Peygamberimizin mübarek elleriyle Kâbe’yi işaret ederekten söylediği bir söz var ki, insanı kendinden alıp kendine getirmeye yeter artar da. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) gönül hakkında ne diyor: “Ey Kâbe! Sen Allah’ın evisin. Sen mübareksin. Fakat bir Müslüman,  bir mü’minin kalbini kırsa yetmiş defa seni yıkmaktan daha ağırdır.” Madem Peygamberimiz (s.a.v) gönül hakkında böyle ferman buyurmuş,  o halde ümmet olarak bizlere tüm gönülleri hoşnut tutmak düşer.  Düşünsenize es kaza yaralı ceylan misali bir gönlü kırıp döktüğümüzü,  bir daha ne mümkün ki o gönlü kazanabilesin.  

          Evet,  bir şeyi yıkmak kolay ama yapmak zordur.  Dolayısıyla neydik edip bir gönle girmek gerekir.  Bakın, Şah-ı Nakşibend (k.s) yolda yürürken Hızır (a.s) ile karşılaştığında hiç oralı olmaz. Tabii bu durum Hızır (a.s)’ın dikkatinden kaçmaz ve şöyle der:

       -Ben Hızır. 

         Ancak Şah-ı Nakşibend (k.s) yine oralı olmayıp şöyle karşılık verir:

       -Bir kalbim var onu Seyyid Emir Külâl (k.s)’e verdim, bir başka kalbim daha yok ki onu da sana veriyim.

       Ne diyelim,  işte görüyorsunuz âdâb, usul, erkân budur. 

       Öyle anlaşılıyor ki sofinin gönlü mürşidinin gönlü üzere olursa ancak o zaman yol alabiliyor. Nasıl mı?  Tabii ki,  Allah'ın lütfu keremiyle öncelikle kendine, ailesine, çoluk çocuğuna çeki düzen vererek yol almalı. Yani bir insan öncelikle kendisinden, ailesinden ve evlatlarından işe başlamalı ki sırat-ı müstakim üzere mesafe kat edebilsin.  Derken bir insan kendi evinin önünü temiz tutmasıyla birlikte ister istemez bu temizlik komşu evlere de sirayet edecektir.  Nasıl ki Resulü Ekrem (s.a.v.) bizatihi kendi evini, kendi odasını süpürmüş, temizlemiş yatağını kaldırmışsa bizler de pekâlâ onun ümmeti olarak bu iş kadın işidir, çocuk işidir, şudur budur demeden sünnet adabını yerine getirmemiz gerekir.  İcabında bu da yetmez konuya komşuya,  hatta dini hayırhasenat hizmet işlerine de el atmamız icab eder.  Nitekim Seyda Hz.leri kendi işi gibi dergâhın işlerine de koşturuyordu. Bilenler bilir,  bilhassa camiden çıktığı zaman, değirmen nasıl çalışıyor, fırın nasıl çalışıyor, hayvanların yemi nasıldır, hayvanlara işçiler nasıl bakıyorlar, harmanda buğday mercimek nasıl oldu, bütün bu işlerle bizatihi kendisi alakadar oluyordu. Böylece dergâh işleri aksamaksızın hal yoluna koyulmuş oluyordu.  Gerçekten de Seyda Hz.lerini dünya gözüyle görenler çok iyi bilirdi ki,   tedrisat zamanı tedrisat,  sohbet zamanı sohbet, irşad zamanı irşad, hatme zamanı hatme, okuma zamanı Kur'an okuyup hem madden hem manen dur durak bilmeyen bir zattı. Öyle ki dergâh işiyse dergâh işi, ev temizlemekse hiç fark etmez onu da temizliyordu.   Hatta bu arada akrabalarını da ihmal etmeyip zamanının yettiği ölçüde onlara da sahip çıkıyordu. Örnek mi? Mesela buğday zamanı geldiğinde ne kadar akraba,  ne kadar komşu,  ne kadar fakir varsa hepsini çağırıp   "İhtiyacın ne kadardır? Sana ne kadar buğday lazım?"  deyip her birinin sıkıntısını gidermekten asla geri durmazdı.   Onlar da "Kurban şu kadar teneke lazım" dediklerinde,  Seyda Hz.leri de hiç tereddütsüz  " Helali hoş olsun, al götür" deyip gönüllerini hoş tutuyordu. 

          Ne diyelim işte görüyorsunuz her Cuma hutbesinde minberde okunan “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı, yakınlara bağışta bulunup bakmayı emreder,  çirkin hayâsızlıktan, azgınlık ve zorbalıklardan sakındırır.  Umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye size öğüt vermektedir” (Nahl 90) ayet-i celile’nin tatbiki Seyda Hz.lerinin dergâhında ziyadesiyle mevcut zaten.  Besbelli ki, Seyda Hz.leri böyle yapmakla Resulullah (s.a.v)’e mutabaat yapmış oluyordu.  Üstelik 63 yaşında vefat ettiği ana kadar tüm bunları yaparken de   “Ben şeyhim, ben âlimim, ben mürşidim, bu kadar insan benim yanıma gelmiş” gibi türden sözler kendisinden asla sadır olmamıştır. Hatta anamız senelerdir onlarca gelen ziyaretçiler karşısında bir gün dayanamayıp kendisine şöyle sitem etmiş: 

           "-Kurban olayım Seydam, sen ne yaptın ne yaptın böyle,  kıyamet koptu sanki, bizim oturacak, yemek yiyecek, yatacak yerimiz kalmadı, her taraf misafir doldu taştı, hiç bir yer kalmadı, ne dışarıda, ne içeride, böyle giderse bu halimiz nice olur hiç düşündün mü?" 

           Tabii Seyda Hz.leri tebessüm ederekten şöyle der:

            "- Halimize ne olmuş ki,  endişelenmeye mahal yok, Allah’a çok şükür halimiz çok iyidir."  

          Annemiz bu kez şöyle sitem eder: 

           "- Vallah daha ne olsun, baksana şu kalabalığa?" 

           Seyda Hz.leri bu sitem karşısında:

         "- Kalabalıksa kalabalık bana hiç bir zararı yoktur,  üstelik ben çağırmışta değilim,  o gördüğün kalabalık Gavs (k.s)’ın hatırı içindir, benim için değil ki. Asla bende bir şey yoktur” der.

            Gerçekten de bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere Seyda Hz.leri kendisini ailesinin yanında bile hiç gören bir Gönüller Sultanıdır.   Hatta Seyda Hz.leri kendisini hiç görmesine rağmen annelerimiz gelen ziyaretçiler Seyda Hz.lerini daha şık görsünler diye habire sıkıştırıp   "Kurban olayım şurada şu cübbe var onu giy, burada şu taç var onu tak, şurada şu sarık var onu sar”  demeden de geri durmazlarmış.  

          Seyda Hz.leri bunun üzerine şöyle demiş:

       - "-Şunu iyi biliniz ki, şeyhlik istikametle olur, asla sarıkla, cübbeyle, elbiseyle olmaz."  

         Ne diyelim, şayet dert dava kendimizi hiç görmekse,  işte görüyorsunuz kendinde hiçbir şey görmeme adabı bu müthiş sözlerde gizlidir.  Elbette ki bizler Seyda Hz.leri gibi olamayız. Olsun, yinede en azından onların izinden iz sürüp ahlakımızı usul usul güzelleştirebiliriz pekâlâ. Öyle ya, madem Seyda’mızı (k.s)  çok seviyoruz, o halde ahlakını da tatbik etmek gerekir.  Ki; bu kutsi yolda Sadatların ahlakıyla ahlaklanmaya çaba sarf etmek en büyük adaptır. Zira bir mürşidi kâmilin büyüklüğünün alameti sanıldığının aksine şekli değil, Peygamber ahlakına uymakla zahir oluyor.  Rasulüllah (s.a.v) bu nedenle ümmetine “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diye beyan buyurmuşlardır.  

       Anlaşılan o ki, bu yolda bir yandan büyükleri örnek alırken, diğer yandan da ufkumuzu ihmal etmeyip ileriye yönelik yelken açmalı da. Nitekim Resullullah (s.a.v) “İki günü eşit kılan zarardadır”  buyurmakta. Hele ki,  Hak yolcusu bir salik’in yerinde sayması tam bir yıkım olur ki,  bu durumda seyr-u sülukunu tamamlayamayacağı aşikâr.

          Evet, bu yol âdâb, usul erkân yoludur.  Ancak bu yolda dedik ya  ‘adab, usul ve erkân’ ancak bizatihi yaşayanı örnek almakla tatbik edilebiliyor. Madem öyle, bu ‘adab-usul-erkân’ üzere olan ilmiyle amil olmuş âlimlere hürmette kusur etmemek gerekir ki,  Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak durumuna düşülmesin. Kaldı ki vakti zamanın da kendimize örnek almak istediğimiz Allah dostları da adab zırhını giyerekten yola çıkıp Efendimiz (s.a.v)’in güzel ahlakına uydukları içindir bu konuma gelmişlerdir. İşte bu nedenle Arifler ‘Önce usul sonra vusul’ demişlerdir.

           Peki, iyi hoşta önce usul sonra vusul nasıl olacak?   Her ne kadar zor gibi görünse de tasavvufi adablara riayet etmede elimizden gelen gayreti gösterdiğimizde biliniz ki bizim içinde vuslatın hâsıl olması pekâlâ mümkün diyebiliriz.

         Vesselam.

 

 

https://enpolitik.com/kose-yazisi/3621/adab-ve-usul

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

13.08.2020 Gül’e Hasretiz
06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM