Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster

Eklenme Tarihi: 16.04.2020 05:10:36 - Güncellenme Tarihi: 06.08.2020 19:44:42

Malumunuz sohbet insan ruhuna tesir ederse ancak o zaman bir anlam ifade etmekte, aksi halde o sohbet havada asılı kalaraktan hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bir kere her şeyden önce sohbet edenin özü sözü bir,   iman, ahlak ve şahsiyet sahibi olması gerekir ki sözünün eri olabilsin. Nasıl mı? Sadatlar bunun en belirgin örneği zaten. Düşünsenize Sadatların sohbeti katılaşmış kalplerde bile yumuşatıcı yumuşatacı tesir gösterebiliyor. Nitekim Suriye’deki Hıristiyan ahalisinin önde gelen bir kısım insanlar, Sadatlardan Şah-ı Hazne (k.s)’ın sohbetine denk geldiklerinde ‘O bir peygamber olsa gerektir’ demekten kendilerini alamazlardı. Tabii Şah-ı Hazne (k.s)  bu tür maksadı aşan ifadeler karşısında derhal tepkisini ortaya koyup şöyle der:   “O da ne söz,   bu tür sözleri asla ağzınıza almayın, şunu iyi biliniz ki, Allah Resulünün dar-ı bekaya irtihaliyle birlikte peygamberlik kapısı kapanmıştır.”

          İşte Sadat olmanın getirdiği nübüvveti duruş ve tavır budur. Öyle ki tabiat boşluk kabul etmez misali sohbet etmekse sohbet, had hudut bildirmekse o da aynı şekilde gerekli zamanlamayla yerine getirilirde. Çünkü en ufak bir taviz ilerisinde telafisi mümkün olmayan vahim sonuçlara kapı aralayabiliyor.  Hele bilhassa Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda sohbete verilen kıymet kadar şeriata aykırılık durumlara karşı tavır koymakta çok mühim vazife addedilmektedir.  Nitekim bu yolu sistemleştirme vazifesini üstlenen Şah-ı Nakşibend (k.s) “Bizim yolumuz sohbet yoludur, Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır. Hayır ve bereket, birlik ve beraberliktedir. Birlikte olmak sohbetle mümkündür. Ancak bu halin gerçekleşmesi, sohbetin faydalı olması şartına bağlıdır.  Sohbet olanların yekdiğerinde fani olmaları şarttır. Hazreti Huzeyfe (r.a)’ın; “Gelin bir saat iman edelim” sözü gösteriyor ki, taliplilerin kendi aralarında sohbet etmelerinde çok hayır ve bereket vardır. Ümit ederiz ki, buna devamda son derece ihtimam gösterirlerse imanı elde etmiş olurlar”  diye beyan buyurmakla sohbete verilen ehemmiyeti ortaya koyarken,  Seyda Hz.leri de izini iz sürdüğü sohbet yolunun başına her hangi bir halel gelmemesi için sofilerine “Ne tarikata, ne de şeriata bid’atı sokmayın”  tembihatıyla  nasıl uyanık ve nasıl titiz davranılması gerektiğini ortaya koymuştur. Tabii,  Seyda Hz.lerinin bu titizliği laf ola beri gele türünden bir titizlik değil,  bilakis İslam’ı yaşamaya o kadar dikkat ederdi ki,  halifelerinden Molla Muhammed’i bir gün yanına çağırdığında ona: ''Hem şeriatta, hem tarikatta, benim üzerime casus olacaksın. Yani ben bir yanlış hareket yaparsam, beni o konuda uyaracaksın'' tembihatını ihmal etmeyecek türden titizliktir bu.  Dile kolay, hem bir yandan Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın sistemleştirdiği bu kutsi yolun izini iz süreceksin, hem de içerden ve dışarıdan gelebilecek her türlü fitne, fücur ve bidatlere karşı koruma kalkanı olmaya çalışacaksın.  Gerçektende buna ne kuvvet dayanır ne de can. Ama Sadat olunca iş değişiyor,  onlar için ne kadar çile o kadar ecir demektir.  Şöyle etrafımıza baktığımızda ümmetin birliğini ve dirliğini baltalamaya yönelik İslam, ahlak ve itikadını sarsacak o kadar bozuk fikri cereyanlar ve bid’atler kol gezmekte ki,  değil bir bin kat daha titiz davranmayı gerektirir durumdayız. 

        Evet, Sadatların işi hem zor hem kolay. Zorluğu her türlü fitne fücur ve bidatlere karşı her an uyanık üzere olma mecburiyetleridir, kolay olansa sevdikleri iş olmasıdır. Mesela sahabeden Hazreti Huzeyfe (r.a)’ın; “Gelin bir saat iman edelim” niyeti üzere kurdukları sohbet halkaları onların en çok sevdikleri, aynı zamanda üzerlerindeki yorgunluğu atacak türden işlerdir. Dedik ya, asıl onları zorlayacak olan iş bir önceki Sadattan devr aldıkları emanete sahip çıkıp koruma yükümlülüğüdür. Malum, bilenler bilir, emaneti koruyabilmek için bir yandan oluşturdukları sohbet halkalarına her türlü zehir saçan bozuk fikri cereyan ve bidatleri sokmadıkları gibi,  diğer yandan da önlem olarak sünnetleri ihya etmeye yönelik Sekiz şart adabını, Evrad ü ezkârı, Hatme-i Hacegân gibi panzehirleri de iri ve diri tutmanın mücadelesini vermekteler. Hele ki bu zamanda bu ağır sorumluluğu yürütüyor olmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. İşte bu nedenledir ki, günümüz Sadatın geçmiş Sadatların omuzlarına binen yükten çok daha ağır bir yükün altına girdiklerini çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s), bu hususta şöyle der: “Zamanımızın Saadatı geçmiş zaman Saadatından daha büyüktürler, şayet edep dışı olmasaydı onlar hakkında sahabenin mertebesindeler derdim. Gerçi hiç kimse sahabelerin hakikatine ulaşamaz.”

         Peki, meseleyi birde gelmiş geçmiş sofiler açısından durum nasıldır dediğimizde ise bu hususta ki meramımızı Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s): “Her kim Şeyh Abdulkâdir Geylânî’nin amelini yaparsa o da şey Abdulkâdir Geylânî gibi olur” beyanıyla açıklık getirir.

             Görünen o ki, gerek Sadatlar gerekse sofiler açısından durum değerlendirilmesi yapıldığında hemen her devirde bu ikili birlikteliğin insanlar üzerinde etkisi fiziki görünümlerinden kaynaklanan bir etki gücü olmadığı, tam aksine insanların gönül dünyasına dokunur türden oluşturdukları sohbet halkalarının manevi atmosfer dalgasından kaynaklanan etki gücü olduğudur. Derken Sadatlarla sofilerin el ele gönül gönüle verip birlikte oluşturdukları bu manevi tasarruf dalgası Allah’a yakınlık ölçüsünce köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir, ülke ülke insanların gönüllerine nakş olunmuş olur. Hele bir de insanların bir şekilde Allah dostlarının ve sofilerinin muhabbet kaynayan sohbet meclislerine yolu düşmeye görsün, bir anda sevgi deryası içerisinde kendini sofi olmuş halde bulur. Böylece bu sevgi deryası sayesinde üzerine gökten sâf sâf inen rahmet melekleri indirdiği sekînetten kendi payına düşen rahmetten istifade etmiş olur. Ki, içine düştüğü sevgi deryası her daim Allah sohbetinin, Peygamber sohbetinin, Sahabe ve Sadat sohbetlerinin hiç eksik olmadığı derya-i umman meclistir.  Derken bu derya-i umman zikir ve sohbet halkalarına inen sekinetle birlikte:  

                “Gönül ne kahve ister, ne kahvehane,

                 Gönül sohbet ister, kahve bahane, 

                 Gönül ne çay ister, ne çayhane,

                 Gönül sohbet ister, çay bahane” dizeleri tüm çarpan gönüllerde ilahi nağme olarak anlam kazanır da. Nasıl anlam kazanmasın ki, bikere kalplerin tek yürek halde olduğu böylesi sohbet ve zikir meclislerin:

               -Gök kubbesini melekler oluşturmakta,

               -Işık kandilini başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere O’nun âli Ashabı ve Sadatlar oluşturmakta, 

              -Otağ hırkasını da sohbet halkasında tek yürek tek kalp olmuş yufka yürekli sofiler oluşturmakta,  

            Madem öyle, şimdi tamda sormak zamanıdır,  ‘gök kubbe-ışık kandili-otağ’ üçlü sacayakları üzerine bina edilen bu sohbet meclislerinde aşkla muhabbetle yudumlanan çaylar eşliğinde söylenen ilahi nağmeler gönüllerde anlamca yankı bulmayacakta,  peki ne anlam yankı bulur ki?  Elbette ki böylesi aşk ve muhabbet sevgi seliyle kaynayan zikir ve sohbet halkalarında kalplerin tek yürek halde vahyin ve nübüvvet kandilin ışığıyla soluklanıp ilahi nağmelerin yankı bulup anlam kazanması son derece gayet tabiidir.

              Evet, öyle anlaşılıyor ki, melekler bu sevgi deryası zikir ve sohbet meclislerin gök kubbede bâki kalan hoş bir sadâ çatısı olurken, bu sevgi deryanın yeryüzünde ki tacı tahtı da başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere O’nun izini iz süren Sadatlar oluşturmakta. Hiç kuşku yoktur ki,  bu sevgi deryası meclisin hırkasını da Sofiler giyinmekte. Delil mi?   Delile ne hacet,  bikere ismiyle müsemma, lügate bakın  ‘Sûf’ Arapça kökenli bir kelime olmanın ötesinde yün manasına gelen tasavvuftan türemiş bir kavram olduğu çok açık. Zaten sofi de yün hırka giyen manasına derviş gazi demektir.  Nitekim sofilerin kendine örnek aldığı Hasan-ı Basrì Hz.leri de bizatihi sûf giyinen Tabiûn ulularından olup bu hususta bakın ne diyor: “Bedir Gazilerinden yetmiş sahabeyle görüştüm, hepsinin elbisesi yün çuhaydı.”  

            İşte tüm bu örnekleri üst üste koyduğumuzda hiç boşu boşuna delil aramaya gerek kalmaksızın dünyada beşeri sınıflar içerisinde zikir ve sohbet meclislerin hırkası olmaya tek layık topluluk sofiler olduğu besbelli.  Kaldı ki, sofileri beşeri sınıf içerisinde farkını ortaya koyan sadece hırka ismiyle müsemma oluş alametleri değil, buna ilaveten Şehâbeddin es Sühreverdi Hz.lerinin de belirttiği üzere sofilerin sürekli olarak siretlerini Mescidi Nebevinin sofasında ilim ve zikir hal üzere olmakla meşhur Suffe ashabına benzemeye çalışmaları da en belirgin alâmet-i farikadır. Nitekim sofilerin Ashab-ı Suffe boyasıyla boyanma çabaları meyve verdiğinde saf yün hale gelişlerini, Cüneyd-i Bağdadi (k.s)  şöyle dile getirir de:  “Sûfi yer gibidir, iyi de kötü de üzerine basarak yürür. Bulut gibidir, iyiyi de kötüyü de gölgelendirir. Yağmur gibidir, ayırım yapmadan her yeri sular”; “Zahirine özen gösteren bir sûfi gördünüz mü bilin ki içi haraptır.” (Bkz Kuşeyri, II,553).

          Anlaşılan, bu kutsi yolda nefsini başkasının nefsinden aşağı görmedikçe köprü olunamıyor. Yani, öyle köprü olmak gerekiyor ki, herkes üzerinde geçtiğinde nefis kabarmamış olsun. Malum, şeytanın helakine sebep olan kendini üstün görme illetidir.  Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde sofilerin tevazu yün hırka halini anladık anlamasına da hemen her gün zikir halkasının ardından büyük bir aşk ve muhabbetle çayı yudumlayışına ne demeli. Hiç kuşkusuz çay için denilecek çok şey var.  Ama ne dersek diyelim sofilere çaydan başka aşkını ve muhabbetin katacak başka bir içeceği içirmek pek mümkün gözükmüyor. Çay bikere her şeyden önce Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin nefesiyle okunup üflenmiş bir içecek, elbette ki bu durumda çaya aşkını ve muhabbetini katması gayet tabiidir. Rivayet edilir ki, Hace Ahmet Yesevi (k.s) sıcak bir havada yorucu yolculuğun ardından Hitay sınırında bir Türkmen evine misafir olduğunda kendisine ikram edilen çayı içtiğinde o an terleyip yorgunluğu gidivermiştir. Akabinde “Ya Rabbi! Bu ne güzel şifalı içecekmiş, bu içeceğe kıyamete kadar revaç ver. Bizi sevenler içsin, faydalansınlar”  diye dua etmiş bile.  Öyle ya, Hacegan Piri dua eder de sofi çay içmeden durur mu? Hele birde:   

           “Doldur sofi çay doldur

             Aşk elinde çay doldur

            Böyle meclis bulunmaz

            Allah! deyip çay doldur” dizeleri eşliğinde çaylar tazelendikçe gönüllerde aşkın mihrabında yeniden tazelenmiş olur. Hatta bu arada demlikte çayların biri dolup biri boşalırken her seferinde sofinin Allah diyerek içtiği bardağın önünde tazimle eğilmekten kendini alamaz da. Belli ki bu eğiliş sıradan bir eğiliş değil,  bilakis sofinin haliyle özdeşleşen tevazu eğilişidir bu.  Peki ya, bardak için ne demeli? Malum bardağın boş kısım boş adamlar içindir. Asıl sofiler için bardağın dolu kısmı çok önem arz etmekte. Dolayısıyla bizimde tıpkı sofiler gibi bardağın dolu tarafına bakmamız icab eder. Çünkü bardağın dolu tarafına baktığımızda sohbet dostla, dostta sohbetle hemhal olduklarını görürüz.  Derken Ariflerin sürekli olarak sohbetlerde dile getirdikleri  “Önce refik, sonra tarik” denen hadisenin tüm gerçekliğiyle yaşandığı bir manevi iklimle yüzleşiriz.  

            Ne diyelim, şimdi gel de tüm bu anlatılanlardan sonra önce refik, sonra tarik hadisesinin gerçekleştiği böylesi sohbet ve zikir meclislerine kayıtsız kal,  ne mümkün.  Ki, böylesi sohbet halkaları ne feylesof halkasına, ne hangi bilmem profesörün panel halkasına, ne şunun ne de bunun telekonferans sistemiyle oluşturulan halkalara benzer.  Kelimenin tam anlamıyla zikir ve sohbet halkaları doğrudan ilhamını Allah ve Resulünden alan ışık kandili halkalardır.  Dolayısıyla diğer suni halkalara benzememesi son derece normal, son derece gayet tabii bir durumdur.  Malumunuz materyalist akımların öncüleri insanın dış kalıbına hitap ederken, arifler doğrudan insanın gönlüne hitap etmekte, elbette ki birbirlerine benzemeyeceklerdir. Nitekim sırf işin zahirine ve kalıbına takılanlar materyalizmin soluğunda kendilerini Darwin laboratuarlarında buldular,  sırf işin hem zahirine hem de özüne takılanlarsa vahyin ve sünnetin soluğunda kendilerini arifler meclisinde buldular. Bu demektir ki, insanoğlu iki yol ayrımındadır, ya Kur’an ve sünnete sıkı sıkıya sarılıp eşrefi mahlûkat olarak insanlığını yeniden keşfedecek, ya da materyalist akımlara kendini kaptırıp Darwinleşerekten maymunlaşacaktır. İşte bu noktada Darwin,  insanlıktan hızla uzaklaşan materyalistlerin piridir maalesef. Baksanıza bir kısım insanlar materyalist öğretilere öyle kendilerini kaptırmış durumdalar ki ilahi olan her ne varsa reddedip kimi zaman komünist, kimi zaman faşist, kimi zaman kapitalist, kimi zaman ateist olabiliyorlar. Dahası dünya sathında ne kadar fitne fücur türden akım varsa ilkel olana tav olmaktalar. Tav oldukları akımların panellerine, seminerlerine, konferanslarına katıldığınızda şöyle insanın gönlüne dokunacak sohbet havası izine rastlamak ne mümkün. Ortada varsa yoksa kuru gürültü babından demagojik tartışmalar vardır. Zaten demagojinin ve laf ebeliğinin biri bin yaptığı mekânlarda sohbet olmaz ki. Bu yüzden sohbet nedir bilmezler de. Demagogların tek bildikleri şey,  deney ve gözlemden uzak kuru mantık oyunlarıyla halkı kandırmaktan ibarettir.

            Peki, akıl yürütüp halkı kandırmaya çalışıyorlar da ne oluyor, eninde sonunda bir bakmışsın Abdurrahim Karakoç’un ifadesiyle akıl karaya oturmuş halde kendisiyle kala kalıyor. Her neyse onlar aklı karaya oturta dursun biz kendi gönlümüze hoş gelebilecek İmam-ı Gazalinin  “Akıl, bir yere kadar arkadaş,  ama aklında giremeyeceği sahalar var”  dediği seyr u âleme nasıl yol alırız onun derdiyle hemhal olmaya bakalım.  Her ne kadar işe koyulacağımız bu kutsi yolda nihai hedefe ulaşamasak da sonuçta karınca misali o yolda da ölemez miyiz? Yeter ki niyetlerimiz hayır üzerine olsun,  elbet akıbetimiz de hayırlara tebdil olup şerlerin etrafımızdan çekilip defolacağı muhakkak, buna inancımız tam da.   

             İyi ki de materyalistlerin tam aksine Kur’an’ın ‘İkra’ emri istikametinde kendimize bir yol edindikte bu sayede gerçek manada sohbet nedir idrak etmiş olduk. Siz bakmayın öyle bir kısım demagogların sabahtan akşama, akşamdan sabaha şu televizyon bu televizyon hemen her gün ekranlardan habire ahkâm kesmelerine.  Aslında onların her biri rozetleri kendilerinden büyük içi boş laf bezirgânlarıdırlar. Dikkat edin ekranlarda hep bardağın boş kısmıyla oyalanmaktalar,  dahası buradan acaba kendime ne gibi çıkar ve kariyer edinirim hep onun peşindedirler. Oysa biz biliyoruz ki, asıl insana çıkar sağlayacak tek manevi sermaye Allah’ın rızasını kazanmaktan geçmekte.  O halde bize düşen bardağın boş kısmıyla oyalanan ekranlara bakmak değil, bardağın dolu tarafıyla meşgul olan sohbet meclislerin izini iz sürmek olmalıdır. Ki,  bu hususta Efendimiz (s.a.v)  ümmetine şöyle öğüt verir de: “Kuşakların en hayırlısı benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onları izleyenler gelir..” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ahmed b. Hanbel..)

            Şu da var ki geldiğimiz noktada gönle dokunan sohbet meclisleri eskisi kadar faal olmadıkları da bir vaka. Evet, her ne kadar Allah Resulünün çok öncesinden ümmetini haberdar ettiği; “Ümmetim hiçbir yıla girmeyecek ki, bir sonraki yıl ondan daha beter olmasın” (Mirkatu’l-Mefatih, 1/507) dediği dönemler yaşansa da, bu demek değildir ki, gönle dokunan sohbet meclislerinde uzak kalınsın. Unutmayalım ki, her zevalin mutlaka birde dirilişi söz konusudur.  Er ya da geç sohbet meclislerinin yeniden yeşerip dirilişe geçeceği günler pek yakındır,  mümin olmanın gereği gelecekten umudumuzu kesmeyiz de.  Nasıl ümit var olmayalım ki, nasıl ki Peygamber meclisinde ashab-ı kiram birbirlerinin yoldaşı olup Dini Mübin kemale erdiyse,  aynen Peygamber varisi Rabbani âlimlerin meclislerinde de Hak âşıklarının birbirlerinin yoldaşı olduklarında Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu  “Nurumu tamamlayacağım” vaadinin tecellisiyle birlikte ümmetin dirilişi tam olacaktır.

           Evet,  Sohbet vardır ki; yılanı deliğinden çıkarır, sohbette vardır ki insana hayatı dar eder.  Tabii bizim birincisine talib olmamız gerekir. Hakeza öyle ışık kandili insanlar vardır ki Kur’an’ın hükmünce görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatan kimseler olup gönüller feth olur, öyle de güya kendini entelektüel aydın sanan insanlarda vardır ki, görüldüklerinde gönüllere karalar basıp yol kesen harami olurlar. O halde neydik edip gönlümüze karalar basmaması için güneşin doğduğu yere yönelmek gerekir. İcabında bu da yetmez,  Allah yolunda gayret etmekte gerekir ki;  yol kesen haramiler iç dünyamızı altüst etmeye güç yetiremesin.  Çünkü gayretli olandan şeytan kaçar da.  Yol kesen haramiler şunu iyi bilsinler ki Ümmet-i Muhamed’in içerisinde sırat-ı müstakim üzere yaşayan Ariflerimiz var olduğu müddetçe bizi yolumuzda alıkoyamayacaklardır. Yeter ki o nurani ışığa talip olalım, kurtuluş fermanımız galip gelir de.

             Malumunuz, Hulefa-i Raşidin döneminde sohbetler doğrudan kalbe yönelikti. Şimdilerde gönül sohbetleri para etmez deniliyor. Yetmedi ölümde tesir etmiyor artık. Oysa biz biliyoruz ki,  Halife Hz. Ömer (r. anh)’ın devlet işlerinde kullandığı parmağındaki  “Ey Ömer! Vaiz olarak ölüm sana yeter”  yazılı yüzük her daim gönül nasihatini kalbinde diri tutacak paradan da üstün değerde bir mühürdür.

             Velhasıl-ı kelam; sohbet meclisi deyip geçmeyin, Gönül Sultanlarının ellerinde tuttukları ışık saçan kandilleri “Şu fani dünyada bir saniyesine bile hâkim olamadığımız, hükmedemediğimiz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur” Muhsin’ce diyebileceğimiz manevi hayata tutunmamızı sağlayan tek meşalemizdir.

         Vesselam.

     

https://enpolitik.com/kose-yazisi/3919/cay-kahve-bahane-gonul-illa-sohbet-ister

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM