Sevgi, Saygı, Empati ve Hoşgörü

Eklenme Tarihi: 29.06.2020 12:58:33 - Güncellenme Tarihi: 13.07.2020 20:01:51

İnsanı insan yapan bazı temel kodlar vardır. Yüce Allah bunları “DNA”larımızda çakılı kalsınlar diye değil; Onları kullanıp iyi birer insan, salih Müslümanlar olmamız için bize bahşetmiştir. Sevgi, saygı, empati, hoşgörü biz insanlara verilmiş en güzel hediyelerdir. Hele ki bunları yüksek makamlarda, gücü elinde tutan insanlar kullanabiliyorlarsa ne mutlu onlara. Zaten tarih göstermiştir ki bunları doğru kullananlar, kibirden uzak, liyakata yakın olanlar rüştlerini ispatlamış liderler, kanaat önderleri ve en nihayetinde herkesin saygı duyduğu insanlar, liderlerdir.

 

Mevlana’nın “Kim olursan ol gel!”, Yunus Emre’nin “Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz!” gibi sözleri sevgi, saygı, empati ve hoşgörü esasına dayanır. Bu nedenle onların öğretileri, insanları dostluğa ve kardeşliğe, birbirlerini anlamaya, birbirlerine zulmetmemeye, hoşgörüye, barışa ve sükûna çağırır. Bu yüzden sözleri yüzyılları aşıp, evrensel boyutta tüm insanlığa hitap ederler.

 

Bizler de doğru işler takdir ve teşekkür ederken yanlış olduğuna inandığımız işlerde ise eleştirir çözüm yolu sunarız. Üsluba ve usule dikkat ederiz. Kimse ile şahsi bir polemiğe girmeyiz. Kimse ile kişisel bir tutum içerisinde de olmayız.

 

Cumhurbaşkanımız sadece siyasal bir partinin mensuplarının değil, hepimizin cumhurbaşkanıdır. Tabii ki ülkeye ciddi hizmetleri olmuştur ve olacaktır. Ancak, bu gerçeklik, yaptığı her işin doğru olduğu ve eleştirilemez olduğu anlamına gelmez.

 

Cumhurbaşkanımız ve bakanlarımız 83 milyona hizmet etmek için milletin onları seçtiği makamlarda oturmaktadırlar. Unutulmaması gereken o makamların şahısları ve yakınlarını değil; Tüm ülkeyi, 83 milyonu temsil ettiği gerçeğidir. Hemen yeri gelmişken söyleyelim. Bizler, görüşümüz, inancımız, siyasi tutumumuz her ne olursa olsun kimsenin milletin makamında oturanları seviyesizce eleştirmesini doğru bulmayız buna müsaade de etmeyiz!

 

Nasıl derler bilirsiniz. Her madalyonun iki yüzü vardır. Yine aynı şekilde gücü elinde tutanlar, milletin makamında oturanlar, kullandıkları dile ve üsluba bence herkesten çok daha fazla dikkat etmelidirler. Kendilerine oy versinler veya vermesinler kimseye kötü söz söyleme hakkına sahip değildirler.

Aynı Taif’de kendi halkı tarafından taşlanarak kanlar içinde kalan Peygamberimiz gibi, bir sabra ve hoşgörüye sahip olmalılar. Bilmeliler ki milletimizin geneli zor şartlarda hayatını kazanan yokluk içinde büyüyen bir yaşamdan gelmektedirler.

 

Elbette yıkmak onlara yapmak iktidaradır, elbette kızmak onlara gönül almak iktidaradır, iktidar kim olursa olsun, az konuşmalı çok iş yapmalıdır. Cevap yetiştiren değil anlamaya çalışan olmalıdır. Makamda oturanlar, haklı veya haksız eleştirenleri, ötekileştiren hedefe koyan, hukuk dışına iten değil aksine, eleştirilerden kendine pay çıkartan ve yanlışlarını düzelten bir yaklaşım sergilemelidirler.

 

Kılaçdaroğlu’ndan tutun, Demirtaş’a, Akşener’e kadar her muhalif anlayış bir değerdir ve onlara oy veren milyonlarca seçmenimiz, insanımız vardır.

 

Her bir siyasi parti, anayasanın kendilerine verdiği hakları kullanmakta ve vergilerimizle hepsi de devletten ödenek almaktadırlar. Hiç kimsenin milyonlarca oy alan siyasi partilere hain ve terörist deme hakkı yoktur. Buna karar verecek olan hukukun bizzat kendisidir.

 

Kendilerini hakim ve savcıların yerine koyarak ithamlarda bulunanlar, orantısız yargı dağıtanlar söyledikleriyle, söylemlerinin; eylemleriyle yaptıklarının fena halde çeliştiğini bilmeliler.

 

Örneğin HDP’ye “TERÖRİST” diyenler, bu ülkenin resmi makamlarında görev yapanlara sormak gerekir; “Terörist denilen siyasi partiye bugüne kadar vatandaşın vergisi ile nasıl yardım edersiniz?  Bu yardıma müsaade etmek “TERÖRE, TERÖRİSTERE YARDIM VE YATAKLIĞA” girmez mi?” Ya da şöyle soralım; “Bunlar hukuken tescillenmiş teröristlerse neden gereken hukuki adımları atmıyorsunuz?”

 

Ne yazık ki ülkemizde hukuk ayaklar altında ve hakimler, savcılar siyasilerin baskısı altında adalet dağıtmaya çalışmaktadırlar. Adaletin inşa olmadığı ülkelerde, gazetecilerin, düşünürlerin, yazarların hapiste olduğu ülkelerde ekonominin düzelmesi imkansızdır.

Kaldı ki hepimizin bildiği gibi Türkiye, çok ciddi bir ekonomik krizdedir.

 

Ne demek isteğimizi açalım, hatta açık ve net bir şekilde adını koyalım. Bu krize “Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemi” neden olmuştur. Krizden çıkanın yolu ise açıkça daha fazla özgürlük ve adaletin yeniden inşasıdır. Ülkede adı konmamış bir meşruyet sorunu vardır. Doğuda kayyum atanmış, halk iradesi belediye neredeyse kalmamış durumdadır. Batıda ise büyük şehirler muhalefet tarafından yönetilmektedir. Dolaysıyla ciddi bir temsiliyet sorunu vardır. İktidara olan destek ve güven çekilmiş, adalete olan inanç neredeyse yıkılmış, ezcümle  halkta mutsuzluk ve hakim olmuştur.

 

Son örneği hepimiz görüyoruz, yaşıyoruz.  Çoklu baroya geçilmek istenerek baroların gücü ve etkinliği kırılmak istenmektedir. İktidar kendisine muhalif olan her sivil toplumun kuruluşunu susturmaya ve gücünü kırmaya çalışmaktadır. Çoklu baroya geçerken iktidarın şövalyeliğini yapanların gerekçeleri mevcut iktidarın varlığını sorgulayan gerekçeler ile aynı olması sadece iyi bir tesadüf. Oysaki Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun dediği gibi durum böyle karışık ve adalet terazisini saptıran bir şekilde değil; “ÇOKLU DEĞİL, ÇOĞULCU BARO” şeklinde olmalıydı.

Ey iktidar!

Partizanlık yaparak insanları, Diyaneti siyasallaştırarak inançları ve mezhepleri, spor kluplerine ve federasyonlara müdahale ederek sporu, bunu atın içeri  bunu bırakın diyerek hukuku, bu hain bu terörist diyerek siyaseti, keyfinize göre, işinize geldiği gibi canınız istediği gibi böldünüz, parçaladınız.

 

Ne kadar acı değil mi? Avukatların bile eylem yaptığı, adalet istediği ve dövüldüğü; 15 Temmuz şehitlerinin, yakınlarının ve gazilerinin kendileri için toplanan ve kayıp olan 300 milyonun akıbetini sorduklarında dövülerek kanlar içinde kaldığı bir ülkeye döndük.

Sorulacak inanın yüzlerce soru var ama karşımız kapı-duvar!

 

“Biz bize yeteriz” diye başlanan ve toplamda 2 milyar 100 milyon lira üzerinde olduğu açıklanan paranın akıbetini bilen var mı mesela? Kimler, kaç maaş alıyor, sayın Cumhurbaşkanı kendi ülkesini bile tanımayan 22-23 yaşında, üstelik Amerika’da yaşan bu özel “danışmanlara” acaba ne danışıyor da bu insanlar “Başdanışman” olabiliyor!?

Dedim ya soru çok cevap da yok, karşımızdakiler kapı-duvar…

Belki de en iyisi “Biz bize yeteriz deyip youtube’u açmak ve bir avuç şarkıcıya, sanatçıya ödenen milyonların kimlere gittiğini hd kaliteyle seyretmektir!

 

Aydınlık bir Gelecek dileklerimle.

https://enpolitik.com/kose-yazisi/4149/sevgi-saygi-empati-ve-hosgoru

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar