Ramazan Selçuk

Tarih: 14.06.2025 18:23

Ahmet Davutoğlu’nun D-8’in 28. Kuruluş Yıl Dönümündeki Konuşmasının Kavramsal ve Siyasal Analizi

Facebook Twitter Linked-in

Uluslararası ilişkiler literatüründe, bölgesel ve küresel örgütlenmelerin doğuşu yalnızca rasyonel çıkarların kesişimiyle değil, aynı zamanda tarihsel adaletsizliklere karşı bir tepkisellik, ideolojik yönelim ve değer temelli motivasyonlarla da açıklanır. Bu bağlamda D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (D-8 Organization for Economic Cooperation), yalnızca sekiz Müslüman ülkenin kalkınma temelli bir iş birliği yapısı değildir; aynı zamanda Batı merkezli küresel sistemin tahakkümcü düzenine karşı adalet ve denge arayışıyla şekillenmiş siyasi bir vizyonun ürünüdür.

Merhum Başbakanlarımızdan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın öncülüğünde 15 Haziran 1997 yılında “İstanbul Deklarasyonu” ile hayata geçirilen D-8 Projesi, modern İslam dünyasında sömürgecilik sonrası dönemde girişilen en kapsamlı stratejik hamlelerden biridir. D-8’in kuruluş felsefesi yalnızca ekonomik bütünleşmeyi değil, aynı zamanda İslam dünyasının siyasal özne olma iddiasını ve bu özneleşmenin uluslararası sistemde bir karşılık bulması gerektiğini ifade eder. Bu açıdan bakıldığında, D-8’in kuruluşu bir “alternatif modernlik” tasavvurunun somutlaşmasıdır: Ne Batı'nın dikte ettiği neoliberal küreselleşme projesinin bir uzantısı ne de sadece içe kapanık bir İslami blok fikridir. Aksine, karşılıklı çıkar, dayanışma ve adalet ilkeleri üzerine inşa edilmiş, çok taraflılık esasına dayalı bir ‘vizyon’ projesidir.

Bu tarihsel bağlam içerisinde, 14 Haziran 2025’te Ahmet Davutoğlu’nun D-8’in 28. Kuruluş Yıl Dönümünde gerçekleştirdiği konuşma, yalnızca bir anma niteliğinde değildi. Konuşma, D-8’in mevcut potansiyelinin nasıl yeniden canlandırılabileceğine, hangi yapısal dönüşümlere ihtiyaç duyduğuna ve İslam dünyasının bugünkü dağınıklığı karşısında nasıl yeni bir paradigma geliştirebileceğine dair kapsamlı bir stratejik çerçeve de sundu.

Davutoğlu’nun konuşmasını özel kılan bir başka boyut ise onun hem akademik hem de diplomatik kimliğini aynı potada eriten üslubuydu kuşkusuz. Konuşma boyunca kullanılan tarihsel referanslar, normatif ilkeler, entelektüel göndermeler ve güncel uluslararası krizler arasında kurulan bağlantılar, bu metni klasik bir siyasi hitap olmaktan çıkarıp adeta bir “uluslararası vizyon manifestosu” haline getirmektedir.

 

Küresel Sistem Karşısında D-8’in ‘Ontolojik’ Meşruiyeti

Davutoğlu’nun konuşmasındaki en dikkat çekici unsurlardan biri, D-8’in küresel düzende meşruiyetini "alternatif bir adalet paradigması" olarak konumlandırmasıdır. Soğuk Savaş sonrası G8’in hegemonik yapısına karşı kurulan D-8’i, ekonomik kalkınmadan ziyade siyasal ve normatif bir duruş olarak betimlemektedir. Bu bağlamda, Davutoğlu, D-8’i "sömürge karşıtı halkların cevabı" olarak tanımlar ve bu örgütün, iki yüz yıllık küresel eşitsizlik sistemine yönelik bir başkaldırı olduğunu dile getirir. Bu değerlendirme, D-8’in kuruluşunun yalnızca reelpolitik koşullarla değil, aynı zamanda entelektüel ve etik bir tasavvurla gerçekleştiği savını güçlendirmektedir. D-8’in doğuşu, bir yandan Soğuk Savaş’ın bıraktığı jeopolitik boşlukları doldurmayı amaçlarken, diğer yandan İslam dünyasına içeriden bir reforma gitme çağrısı olarak da anlaşılmalıdır. Davutoğlu’nun bu noktadaki vurgusu, örgütün küresel sistemdeki 'alternatif meşruiyet' inşa etme kapasitesi fikrini zihinlere çağrıştırmaktadır.

 

Üç Katmanlı Okuma: Küresel, Bölgesel ve Ulusal Düzey

Davutoğlu’nun konuşmasında D-8’i üç ayrı düzeyde (küresel, İslam dünyası ve Türkiye perspektifi) ele alması da dikkat çekicidir:
Küresel Düzeyde: D-8’in, G8 karşısında bir “kolektif mazlum ses” oluşturma amacı taşıdığı dile getirilmiştir. Davutoğlu, bu oluşumu G8’in tahakkümüne karşı “ekonomik adalet” arayışı olarak konumlandırdı.
İslam Dünyası Düzeyinde: D-8’in İslam İşbirliği Teşkilatı’nın hantallığına alternatif olarak “etkin alt birlik” modeli sunduğunu vurguladı. Bu vurgu, örgütün yalnızca teknik bir yapı değil, aynı zamanda İslam dünyasında stratejik öncelikler belirleyebilecek potansiyelde olduğunu ortaya koyar.
Türkiye Açısından: Türkiye'nin D-8 ile Soğuk Savaş sonrası diplomatik açılımını başlattığı ve klasik NATO kenar ülkesi kimliğinden sıyrılarak Afro-Avrasya ekseninde merkez ülke olma iddiasını güçlendirdiğini de belirtti. Bu vurgu, Davutoğlu’nun yıllar önce ortaya koyduğu “Stratejik Derinlik” paradigmasıyla doğrudan örtüşmektedir.

 

D-8’in Kritik Eşikleri

Davutoğlu’nun konuşmasında dikkat çeken bir diğer başlık, D-8’in iki önemli eşikten geçtiğine dair yaptığı tarihsel referanslardı. Bunlardan ilki, 2006 Bali Zirvesi’nde Türkiye'de daimi sekretaryanın kurulması; ikincisi ise 2014’te D-8 Akil İnsanlar Heyeti'nin teşekkülüdür. Bu referanslar, D-8’in kurumsal olarak zaman zaman canlandırıldığını; ancak bu canlanmaların -maalesef- sürdürülebilir bir dönüşüme evrilmediğini göstermektedir. Dolayısıyla Davutoğlu, D-8’in yalnızca hatıralar üzerinden yüceltilmesini değil, yapısal reformlarla ve güncel küresel sorunlara cevap verebilecek bir forma evrilmesini savunmaktadır.

 

İsrail Eleştirisi ve Gazze Bağlamında Söylemin Radikalleşmesi

Konuşmanın ikinci yarısında, Davutoğlu’nun söyleminde belirgin bir radikalleşme göze çarpmaktadır. İsrail’in Filistin’e yönelik politikaları “barbarlık”, “soykırım”, “apartheid” gibi sert kavramlarla tanımlanmaktadır. Özellikle, Türkiye’nin İsrail ile ticari ilişkilerinin devam ettirilmesi, ahlaki ve diplomatik bir tutarsızlık olarak vurguladı.
Burada Davutoğlu, D-8’in ilkelerini (savaş değil barış, çatışma değil diyalog, çifte standart değil adalet) örnekler üzerinden yeniden tanımlar ve bu ilkelerin doğrudan İsrail karşısında bir siyasi duruş gerektirdiğini ifade eder. Bu söylem, D-8’in yalnızca iş birliği zemini değil, aynı zamanda “direniş ekseni” olması gerektiği yönündeki düşünsel çerçeveyi ortaya koymaktadır.

 

Sonuç

Ahmet Davutoğlu’nun 14 Haziran 2025’te gerçekleştirdiği konuşma, yalnızca bir yıl dönümü kutlaması değil; aynı zamanda D-8'in geleceği ve İslam dünyasının kaderi hakkında son derece sert, açık ve düşünsel derinliği olan bir müdahaledir. Konuşma, D-8’in sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasal, etik ve stratejik bir proje olarak yeniden inşasına yönelik bir çağrıdır da. Bu çağrı, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel güç olma kapasitesini çok taraflı iş birlikleriyle tahkim etme vizyonunu yansıtır.
Davutoğlu’nun vurguladığı ilkeler -savaş değil barış, çatışma değil diyalog, çifte standart değil adalet, üstünlük değil eşitlik, sömürü değil iş birliği- esasen sadece D-8’in ilkeleri değil, alternatif bir küresel düzenin normatif çerçevesidir. 

Özellikle İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım politikaları karşısında İslam dünyasının gösterdiği edilgenlik, D-8’in yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve insani sorumluluklara da sahip olması gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Davutoğlu’nun Türkiye’ye yönelttiği eleştiriler -İsrail’e yönelik hava sahası ve limanların açık tutulması gibi- yalnızca hükümete değil, aynı zamanda dış politika etiğine yönelik bir iç muhasebedir de. Bu bağlamda, D-8 yalnızca bir örgüt değil; bir yüzleşme zemini, bir hesap sorma mekânı halini almaktadır.

Konuşmada dile getirilen tarihsel kırılmalar (örneğin 28 Şubat süreci ve İsrail’in etkisi), D-8’in neden sekteye uğradığını anlamamız açısından önemlidir. Aynı şekilde Bali Zirvesi’nde sekretaryanın kurulması veya D-8 Akil İnsanlar Heyeti gibi girişimler de örgütün yeniden işler hale gelmesi için gerekli atılımların örnekleridir. Bugün ise örgütün geleceği, bu tür girişimlerin kurumsallaştırılması ve süreklilik kazanmasıyla mümkündür.

Özetle, Davutoğlu’nun konuşması, D-8’in yalnızca geçmişine değil, geleceğine de dairdir. Bu hitap, bir vizyonun yeniden inşasıdır: Hegemonik düzenin dışında, sömürünün karşısında, çifte standardın ötesinde yeni bir “adalet jeopolitiği”nin mümkün olduğunu savunur. D-8, bu adalet jeopolitiğinin en sembolik ve stratejik araçlarından biri olabilir.
Ancak bu mümkünatın hayata geçebilmesi için, üye devletlerin “söylem” düzeyinden “eylem” düzeyine geçmeleri, idealleri pratikle buluşturmaları ve Davutoğlu’nun da belirttiği gibi “fikri özgür, düşüncesi bağımsız” bir iradeye sahip olmaları gerekir.

Son tahlilde, bu konuşma yalnızca bir devlet insanının beyanı değil, İslam dünyasına, Türkiye’ye ve küresel topluma yöneltilmiş bir çağrıdır: Sadece adaleti talep etmeyin; adaletin kurumsal taşıyıcısı olun. Ve eğer bu çağrı karşılık bulursa, D-8 geçmişin gölgesinde değil, geleceğin aydınlığında yürüyen bir kolektif özne haline gelebilir.

D-8, Davutoğlu’nun çerçevesinde bir “medeniyet ittifakı”dır; kapitalist Batı sisteminin aksine insanlık onuruna dayalı, adalet eksenli bir sistem tahayyülünün taşıyıcısıdır.

D-8’in geleceği, geçmişinin hatırlanmasıyla değil; bu hafızanın eylemle birleştirilmesiyle mümkün olacaktır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —