Benim bir Emmioğlu var… Allah için, beni çok sever. Biz de rahmetli amcamı çok severdik ama bu Emmioğlu’nun sevgisi başka: Hem sever, hem dert döker, hem de devlet sırlarını (!) benimle paylaşır.
Sağ olsun gelir, çayını içer, muhabbet daha “günaydın”ı geçmeden dert paketini açar:
“Emmioğlu, bugün alışverişe gittim… Hayat çok pahalı! İki yeşillik aldım, dünyayı ödedim. Tavuk yanına yaklaşılmaz, balık uçmuş, et zaten NASA bütçesi…”
Durdurabilir misin? Asla. Devam eder:
“Minibüse bindim, ellerim dolu. Gençler doluşmuş, yer yok! Bir de öyle konuşuyorlar ki… Yeminle, yere bakmaktan yer boşalınca da göremedim.”
Ardından sağlık sektörü raporu gelir:
“Emmioğlu, doktora gittim. Bir sıra var, bir sıra var… Randevulu randevusuz birbirine girmiş. Hastalık ortalıkta geziyor, sanki beni seçmek için kur’a bekliyor! Sağlık ocağından çıktım, eve gelene kadar üç kaza atlattım. Bir de haklıyım, küfürü yine ben yedim!”
Bitmez… Yollar bozuk, eğitim çökmüş, sağlık karışık, emekli sefalet içinde, sporda şike… Emmioğlu’nun listesi TÜİK’in enflasyon sepetinden daha çeşitli.
Ama günün sonunda sorarsın:
“İyi de bunları kim çözecek Emmioğlu?”
Bir anda profesör kimliğine bürünür:
“Emmioğlu, sen anlamazsın… Sistem bozuk sistem!”
“Tamam da sistemi kim düzeltecek?”
“Önce sen düzeleceksin! Sen vatan hainlerinin yanından ayrılacaksın. Sen dürüst adamsın, ne işin var onların yanında? Sen gel, her şey düzelecek.”
Ben de daha fazla dayanamayıp sorarım:
“Emmioğlu… Benim yanımda hiç hırsızlık yapan var mı? Yalan söyleyen var mı? Ahlaksızlık yapan var mı?”
Cevap hazırdır:
“Yok Emmioğlu yok! Allah var hepsi dürüst insanlar. Ama… Düşünceleri, devleti ele alışları, fikirleri bize ters Emmioğlu.”
Ben yine inceden yoklamaya çalışırım:
“Bak bugün Papa Leo geldi… Hani şu övdüğün Osmanlı’nın İznik’te ayine izin vermediği Papa. Hani Atatürk’ün de müsaade etmediği Papa. E siz niye müsaade ettiniz?”
Bir anda hava soğur, sıcak çay elimde donar:
“Emmioğlu sus! Kimse duymasın… O Papa gizli Müslüman! Çantasında seccade, tespih taşıyor. Aman ha, kimselere söyleme!”
O an anlıyorum: İnançları kaybolmuş, ama hikâyeleri hâlâ capcanlı.
Devam ediyorum:
“Dün bizi vatan haini, PKK’lı, FETÖ’cü ilan ediyordun… Bugün siz terör örgütleriyle kol kola geziyorsunuz. Bu ne?”
Emmioğlu kızarır, bozarıp morarır; sonra yine sakinleşir:
“Emmioğlu, sen oralara akıl erdiremezsin. Bunlar devlet işi! Ses etme. Hiç taviz vermeden bitireceğiz!”
Hadi diyorum, başka bir kapı:
“Hani Trump’la görüştünüz… Madenler? Limanlar?”
Hemen Amerikan uzmanı moduna geçer:
“Emmioğlu, Amerikalılar madenleri söküp götürecek mi? Akıllı ol biraz akıllı!”
Kuzey Irak ve Suriye’yi açıyorum:
“ABD YPG’ye silah yığdı…”
Daha cümle bitmeden:
“Aman kimse duymasın! O silahların hepsi bizim elimizde. Türkmenlere verdik. Sen ne anlarsın!”
Sonra en kritik yere geliyorum:
“Enflasyon? Emekli? Yoksulluk? Yolsuzluk?”
Cevap yine ışık hızıyla gelir:
“Emmioğlu, sen bak keyfine! Çarşı pazar dolu! Arabaya yer bulamıyorum bazen. Herkesin elinde iPhone var!”
Son darbeyi vuruyorum:
“Peki bunca olumsuzluğa rağmen niye destekliyorsun?”
Emmioğlu’nun sesi titrer; mistik bir hava çöker:
“Bunlar abdestli, namazlı… İnşallah, hamd olsun, düzelir. Ne götüreceğiz öbür dünyaya? Şükür olsun, hamdü senalar olsun…”
Ve bütün bunları dinledikten sonra ben de kararımı verdim:
Doğru Almanya’ya döneyim…
Biten, tükenen Alman kiliselerinde, açlık ve sefaletle boğuşan sosyal yardım alan Hans ailesine fitremi zekâtımı vereyim de…
Bari onlar biraz nefes alsın!
Papazda geldi. Bize dua etti gitti.
Hadi bakalım hayr olur inşallah.