Her neyse Cemel vakasıyla olanlar olmuştu bir kere, öyle ya üst üste gelen acı kayıpların telafisi mümkün olamayacağına göre şimdi ümmetin birliği ve dirliği için daha akılcı bir tutum sergilemek olurdu. Nitekim Hz. Ali (k.v) bu düşünceler eşliğinde Basra'daki işlerini hal yoluna koyar koymaz Kufe'ye döndüğünde ilk iş olarak Şam’a yakın bir yere konaklayıp Muaviye’ye ince bir göndermeyle sıra sana da geleceğinin mesajını vermek olur. Öyle ki Cemel vakasından bir sene sonra Muaviye’nin başında bulunduğu ordusuyla Sıffın’de karşı karşıya gelinir de. Amma velakin savaşın tam Hz. Ali’nin lehine dönüşeceği esnada Kur’an sayfaları mızrakların ucuna takaraktan “Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” teklifiyle savaşın seyri bir anda değişiverir. Hz. Ali (k.v) her ne kadar kendi tarafına “Kur’an’ın hakemliğine başvurulma teklifinin bir hile olduğunu” dile getirip gerekli uyarıları yapmış olsa da ordusu içerisinde bir takım kural tanımaz guruba söz geçiremeyecektir. İster istemez bu durumda hakeme gitmeyi kabullenmek zorunda kalır. Muaviye’de bu arada son derece kıvrak zekâsından şüphe duymadığı Amr İbn-i As’ı hakem tayin ederek er meydanına sürmüş olur. Hz. Ali (k.v) ise tam aksine kendi tarafının zoraki dayatmasıyla zekâ seviyesinin kıtlığından şüphe duyduğu Ebu Musa El Eşari’yi karşısına hakem olarak çıkarmak mecburiyetinde kalır.
Peki, öteden beri başsızlığa alışmış bu kural tanımaz güruh Emir’ül Mümin’e hakeme müracaatı kabul ettirip Ebu Musa El Eşari’yi hakem olarak tayin ettirdiler de ne oldu? Sonuçta karşı tarafı temsil eden Amr İbn-i As’ın ustaca yaptığı ilk münazara hamlesiyle Hz. Ali (k.v.)’in “Emir’ül Müminin” unvan sıfatı kaldırılır da. Bu durumda Muaviye’nin başına talih kuşu kondu dersek yeridir. Zaten hakem olarak ortaya çıkan Amr b. As’ın da canına minnet. Ne de olsa yıllardır hiç aklının ucundan çıkaramadığı Mısır valisi olma hayali ile hep yanıp tutuşuyordu ki, hemen alelacele önüne gelen bu fırsatı değerlendirmekle kendince büyük bir iş kotarmış olur. Derken Cemel Vakasının ardından geçen yüz onuncu günün akabinde gerçekleşen bu savaşın bilânçosunda Şam ordusu 45 bin zayiat verirken Iraklılar ise 25 bin zayiat vermiş olurlar. Ayrıca her iki taraftan yaşanan bu zayiatın üstüne esir düşenler de buna dâhildir elbet. Neyse ki Hz. Ali (k.v) kendi himayesine aldığı esirleri serbest bırakınca Muaviye’de ister istemez kendi himayesine altına aldığı esirleri serbest bırakmak zorunda kalır.
Evet, tüm bu yaşananlardan öyle anlaşılıyordu ki, Şam ordusunun Muaviye’ye son derece bağlı ve disiplinli olduğu gözlerden kaçmazken Hz. Ali (k.v)’in ordusu da tam aksine Hicaz, Basra ve Kufe halklarından müteşekkil karma birlikler olmaları hasebiyle emirlerinin sözünü dinlemeyerekten tahkime gitmekle son derece disiplinsiz ve itaatsiz olduklarını göstermişlerdir. Hadi tahkime gitmeye zorlamaları neyse de gidilip kaybeden taraf olunca da ordu içerisinden Temim kabilesinden bir grubun pişkince tahkime (hakem heyetine) niye gidildi işgüzarlığında bulunmasına ne demeli. Hatta işi daha da ileri boyutlara taşıyıp kendi kabahatlerinin faturasını Hz. Ali (k.v)’e kesip onu tekfir edeceklerdir. Sonrasında da haydi bize eyvallah diyerekten huruç edip topluca soluğu ‘Harura’ köyünde alacaklardır. Zaten bu asi gruba “Harici” denmesinin sebebi de Emir’ül Müminin Hz. Ali’nin sözünü dinlemeyip başkaldırıp ayrılmalarına binaen bir isimlendirmeden ötürüdür. Aslında Hariciler bu yaftayı yemeden önceki dönemlerinde toplum nezdinde En iyi Kur’an okuyucular anlamında “Kurra ehli” ismiyle bilinirlerdi hep. Ancak o zamanki dönemlerinde Kuran’ın mana ve ruhundan uzak okuyucu olmaları hasebiyle her önüne gelenin imanını sorgulayan mizaçları vardı. Öyle ki sorgulanan kişi büyük küçük hiç fark etmez günah işlemişse o kişiyi çok rahatlıkla kâfirlikle itham edebiliyorlardı. Nitekim geldikleri noktada ise bir bakıyorsun Hz. Ali’ (k.v)’i bile tekfirlikle suçlayabilmişlerdir. Ve Sıffin’de niye ondan ayrıldıkları suali sorulduğunda ise cevaben:
-Hakeme başvurmasından dolayıdır demişlerdir.
Oysa Hz. Ali (k.v) onlara başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızrakların uçlarına takılmasının bir hile ve tuzak olduğunu telkin etmiş olmasına rağmen bir türlü onları inatlarından vazgeçirememişti. Üstelik Hz. Ali (k.v)’e tahkime gitmeyi kabul etmeye de mecbur bırakmışlardı. Derken Hz. Ali’yi tahkime gitmeye zorlayanlar sanki bu işte hiçbir dâhilleri olmamışçasına “Allah’tan başka hüküm verici yoktur” ayetini sloganlaştırarak ayaklarına gelen tarihi fırsatı geri tepmiş oldular.
Hz. Ali (k.v) her şeye rağmen yine de kendisine başkaldıranların ön yargılarını yıkma azminden geri durmayacaktır. Öyle ki bu hususta önce Abdullah b. Abbas söz alıp daha sonra da Hz. Ali (k.v)’in yaptığı etkili konuşmalar etkisini göstermesiyle birlikte Haricilerin yarıdan çoğu Hz. Ali (k.v)’in safında yer alırken dört bin kadar Harici gurubu da Harure köyünde kalmayı yeğleyeceklerdir. Diğer geriye kalan Haricilere de ne anlatılırsa anlatılsın yine her zamanki gibi bildiklerini okuyup ümmetin birliğini ve dirliğini bozmak için uğraş vereceklerdir. meşgul olacaklardır. Nitekim bu bozguncu gurup güya akıllarınca Hz. Ali (k.v)’i alt edeceklerinin zannıyla İbnül Kevva’yı karşısına münazara etmesi için çıkaracaklardır. Netice malum karşılıklı geçen söz düellosunda İbnül Kevva’nın alnından damlayan boncuk boncuk terler eşliğinde köşeye sıkıştığını gördüklerinde sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına:
-“Ey İbnül Kevva! Dön gel, onunla konuşulmaz zaten” çağrısıyla pişkinliklerini sergilemekten imtina etmeyeceklerdir. Derken Hz. Ali (k.v)’in İbnül Kevva’yı münazarada mağlup etmenin ardından aralarından 500 Hariciyi kendi safına çekmiş olur. Hz. Ali (k.v) diğer geriye kalan Harici grubu da belki ikna olurlar düşüncesiyle son kez uyarılarda bulunmayı ihmal etmeyecektir. Ancak onlara bu son uyarıya da kulak asmayıp güya Hz. Ali'nin “Her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim” sözüyle hâşâ kâfirliğini ikrar etti iftirasıyla sağa sola propaganda edeceklerdir. Neyse ki Nehrevan savaşı vuku bulduğunda son derece başıboş, hukuk tanımaz, disiplinden yoksun bu küçücük Harici grubunun bu yaptığı iftirayı hayatlarıyla ödeyeceklerdir. İçlerinden sadece 9–10 kişi firar edip kurtulacaklardır. Malum kaçıp kurtulanlar da gittikleri yerlerde boş durmayıp ilerde bunlardan kimi Doğu İran’da Sicistan Haricileri’ni oluştururken, kimi de Yemen’ kaçıp Yemen İbadiler’ini oluşturacaklardır. Keza Kuzey Afrika’ya giden kimi kaçak Haricilerde bir başka Harici fraksiyon topluluğunu oluşturacaklardır.
Evet, Hz. Ali (k.v) Haricilerin hadlerini bildirmesine bildirmişti ama savaş sonrası harp meydanında cesetler arasında yürürken çok üzgün olduğu da gözlerden kaçmaz. Zira ona savaşmaktan başka bir çıkış yolu bırakmamışlardı. Yine de ölenle ölünmeyeceğine göre bu tür şeylerin tekrardan yaşanmamasına yönelik bir şeyler yapmak gerekirdi. Nitekim Hz. Ali (k.v) bir ileri adım için bu kez Muaviye’yi itaati altına almaya yönelik Şam üzerine yürümeyi hedefler. Ancak bu amaç doğrultusunda seferber olduğunda yolda başka bir Harici fraksiyonunun ayaklandığının haberini alır. Hiç kuşkusuz onlara da aynı uyarılar yapılır. Fakat yapılan uyarılara aldırış etmediklerinden dolayı ister istemez onlar içinde acı akıbet kaçınılmaz olur. Derken o acı akıbetten sıyırılıp kaçabilenler de gittikleri yerlerde boş durmayıp hem valileri katledeceklerdir hem de işin ucu Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr’a kadar uzanacak bir dizi eylemlerin hazırlığını yapıyor olacaklardır. Hatta Hac mevsimi sonunda kendi aralarında plan yapıp Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr üçlüsüne suikast düzenlenmesi kararını alırlarda. Böylece bu düşünceler eşliğinde Mısır’lı Abdurrahman b. Mülcem ileri atılıp;
-Ben Ali’nin hakkından gelmeye talibim çıkışında bulunur.
Temim kabilesinden Burek bin Abdullah da galeyana gelip o da:
-Bende Muaviye’nin hakkından gelmeye talibim der.
Hakeza Amr b. Bekir'de aynı şekilde:
-O halde Amr b. As’ın hakkından gelmekte bana düşer diyerekten kendi aralarında söz birliği yapıp Ramazan ayının yirmi yedisinde aynı saate denk gelecek bir zaman diliminde suikastı gerçekleştirmeye ant içeceklerdir.
Evet, nefeslerin tutulduğu o an gelip çatmıştı ki, Hz. Ali (k.v) ve ardından oğlu Hasan’ın da peşi sıra takip ederekten sabah namazına hane-i saadetinden çıkıverdikleri saatte pusuya yatmış halde Abdurrahman b. Mülcem haini, Hz. Ali (k.v)’in üzerine üşüşüp başından derin bir yara açar. Derken o an yaka paça kendini ele verdiğinde huzura getirilir. İlmin kapısı olmak bu ya, bir bakıyorsun Emirül Mü’minin son nefesini teslim etmekte iken bile ilmini konuşturup şöyle vasiyet eder:
-Şayet Ben fevt olursam bunu da kısasen katlediniz. Ey Abdulmuttalip oğulları! Emir’ül Müminin katl olundu diyerek sakın ola ki Müslümanların kanına dalmayınız, benim için ancak katilim katl olunur.
İşte bu yapılan vasiyetin üzerinden çok geçmeden Allah Resulünün ahirete intikal ettiği yaşta, yani 63 yaşında şehitlik makamıyla vefat etmiş olur.
Diğer Harici suikastçı Burek ise Muaviye’nin tam sabah namazına geliş saatinde suikast tertibi için pusuya yatar. Ancak Muaviye’nin idari yapısı saltanat ve mülke dayalı kurulu bir sistem olduğu için adeta yanında etten duvar örmüş yaverlerin koruma engeline takılacaktır. Nitekim Muaviye’nin yanı başında bulundurduğu yaverler suikastçının tertibini boşa çıkartacak şekilde yaptıkları bir hamleyle hakkından gelinip böylelikle hemen oracıkta katline ferman verilerekten defteri dürü verilmiş olunur.
Hakeza Mısır valisi de Ramazan’ın yirmi yedisinde namaz için o gün evinden çıkmayıp da kendi yerine gönderdiği vekilini Amr sanıp oracıkta öldürüverirler. Olay sonrası Amr suikastçı hakkında yakalama emri vermesi üzerine derhal idam edilir.
Peki, suikast girişiminden kurtulan Muaviye tüm bu olan bitenlerden sonra nasıl bir tutum sergiledi derseniz maalesef Hz. Ali (k.v)’in şehit olması onda hiçbir hüzün oluşturmadığı gibi mescitlerde Hz. Ali (k.v)’e lanet okuyaraktan irad edilen hutbeler eşliğinde saltanatına devam edecektir. Düşünsenize Muaviye saltanat içtihadıyla böyle bir tutum sergilerken Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hz. Hasan ise tam aksine hilafet içtihadıyla ümmetin birliği ve dirliğini düşünerekten büyük bir erdemlilikle ümmetin idaresini ona devredecektir. Ne diyelim ehlibeyt nesli feraseti bu ya, Hz. Hasan (r.a)’da gayet iyi biliyordu ki Muaviye’nin asıl derdinin Hz. Osman’ın katillerinin intikamının almak olmayıp, saltanat derdi olduğudur. Nitekim bunu ferasetiyle fark ettiğinde kendi hakkından feragat edip bu dosyayı kapatabilecek bir irade ortaya koyabilmiştir. Böylece Allah’ın Habibi (s.a.v); “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili (nüzulü inişi) üzerine harb ettim, sense tevili (yorumu-içtihadı) üzerine harb edeceksin” diye beyan buyurduğu mülklü (saltanatlı) dönemlerinin kapısı aralanmış olur.
Nitekim Cevdet Paşa ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’e düzenlenen tertip anındaki son demlerini tarihe not düşerek şöyle bağlar:
“Hz. Ali (k.v.) o vecih ile vasiyetlerini ifa ettikten sonra dünya kelamı söylemedi. Kelime-i tevhit ile hatm-i kelam eyledi. Bir vefa dünyadan dar-ı ukba’ya göçtü. Namazını ise Hz. Hasan (r.anh) kıldırır.”
Derken Hz. Hasan (r.a) babasının hayatı boyunca mücadele verip miras bıraktığı hukuk ve nizam anlayışının takipçisi bir tavır sergileyecektir. Gerçekten de vasiyetin gereğini (suçların şahsiliği prensibini) yerine getirip Hz. Ali (k.v.)’i şehit eden İbn Mülcem’i idam ettirir de.
Vesselam.