Okuyucularım defalarca bu sayfada aşağıdaki spot cümleye denk gelmiştir; "Toplum olarak hepimizin rakam, ölçek ve kavram algısı zayıftır."
Bir gece yarısı mesaisinde, bu tespite esas sorular, süreçler ve cevaplar üzerinde çalıştım.
Toplumların kaderi çoğu zaman büyük ideallerle değil, küçük hesap hatalarıyla belirlenir. Bir ülkenin geleceğini yalnızca jeopolitik hamleler, askeri güç ya da siyasi irade değil; aynı zamanda o toplumun rakamları, ölçekleri ve kavramları anlama kapasitesi tayin eder. Çünkü gerçeklik, çoğu zaman duyguların değil, sayıların ve kavramların dilinde konuşur.
Bugün Türkiye’de göz ardı edilen en temel sorunlardan birisi de şudur: Rakam algımız zayıf, kavram üretme kapasitemiz sınırlı, soyut düşünme pratiğimiz ise yetersizdir. Bu iddia, hâşâ bir aşağılamadan ziyade, soğukkanlı bir teşhistir. Bu teşhis veya gözlem, bireysel zekâ eksikliğine değil; sistematik bir düşünce üretim sorununun varlığına işaret eder.
Meseleyi doğru yerden başlatmak gerekir. İnsan zihni doğuştan soyut düşünme kapasitesine sahiptir. Psikoloji bilim dalında ortaya konulan bilişsel gelişim kuramına göre, her bireyin uygun koşullar altında ileri düzeyde düşünme becerilerini geliştirebileceğini açıkça gösterir. Yani sorun, “biz yapamayız” meselesi değil; “biz bu kapasiteyi nasıl kullanıyoruz” sorusunun sorulması ve cevabının aranmasıdır.
Ancak tam da burada kırılma başlar.
Çünkü modern dünyada rakamları anlamak, sadece matematik bilmek değildir. Büyük sayıları kavramak, oranları yorumlamak, riskleri hesaplamak ve veriyi anlamlandırmak; sistematik bir eğitim ve kültürel alışkanlık gerektirir. Daniel Kahneman'ın ortaya koyduğu gibi, insan zihni doğası gereği sezgisel ve hızlı düşünmeye eğilimlidir; büyük sayıları ve olasılıkları anlamakta zorlanır. Bu insana özgü evrensel bir sınırlılıktır. Ancak gelişmiş toplumlar bu sınırlılığı eğitimle, kurumlarla ve veri kültürüyle telafi ederler.
Bizde ise sorun tam olarak burada derinleşir.
Ezbere dayalı eğitim sistemi, öğrenciyi bilgiyle donatır ama düşünceyle buluşturmaz. Formüller öğretilir, fakat o formüllerin ne anlama geldiği sorgulanmaz. İstatistik anlatılır, ama hayatta nasıl kullanılacağı gösterilmez. Sonuçta ortaya çıkan profil şudur: Hesap yapabilen ama hesaplayamayan bir zihin.
Bu durum yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçlar üretir.
Ekonomik veriler yanlış yorumlanır. Yüzdelerle oynanarak algı yönetimi yapılır. Büyük projelerin maliyetleri ile getirileri sağlıklı tartışılamaz. Bir milyon ile bir milyarın farkı bile hissedilmez. Öyle ki, TV KJ'leri bile milyon milyar farkını algılayamaz...
Böyle bir zeminde siyaset de, ekonomi de, kamuoyu da kolayca manipülasyona açık hale gelir. Çünkü rakamları, ölçekleri kavrayamayan toplum, manipülatif rakamlarla yönlendirilir.
Peki bu bir “kültür meselesi” midir?
Kısmen evet, ama doğrudan değil.
Sıkça dile getirilen bir tez vardır: “Biz Türk milleti tarihsel olarak hareketli, pratik ve çözüm odaklı bir toplumuz; bu yüzden de soyut düşünme tarafımız zayıftır.”
Bu yorum cazip görünse de eksiktir. Zira antropolojik çalışma analizleri, en ilkel görülen toplumların bile son derece karmaşık sınıflandırma ve düşünce sistemleri geliştirdiğini gösterir.
Yani mesele, göçebe ya da yerleşik olmak değil; kurumsallaşmış düşünce üretip üretememektir.
Asıl fark burada ortaya çıkar:
Bazı toplumlar pratik zekâda ustalaşır; kriz anlarında hızlı çözümler üretir. Diğerleri ise bu çözümleri sistemleştirir, genelleştirir ve kalıcı hale getirir. Türkiye olarak çoğu zaman ilkinde güçlü, ikincisinde zayıf kalırız. Yani problemi çözeriz ama o çözümü sistematik bir kurala dönüştüremeyiz. Durumu kurtarırız ama sistem kuramayız.
Bu da bizi sürekli aynı hataları tekrarlayan bir döngüye hapseder.
Bu noktada önemli bir tespiti hatırlamak gerekir: "Düşünce, bireyin zihninde değil; dilde, etkileşimde ve toplumsal pratikte gelişir. Eğer bir toplumda kavramlar konuşulmuyor, tartışma kültürü gelişmiyor ve analitik düşünce teşvik edilmiyorsa, bireysel potansiyel ne kadar yüksek olursa olsun sonuç değişmez."
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun tam olarak budur: Düşünceyi sistematik olarak üretmeyen bir eğitim ve kültürel yapı.
O halde çözüm de açıktır, ama kolay değildir.
Ezber yerine analizi, sonuç yerine süreci, cevap yerine soruyu merkeze alan bir eğitim anlayışı kurulmadan; medya dilinde veri ve oran bilinci yerleşmeden; kamu yönetiminde şeffaf ve karşılaştırmalı veri kullanımı standart hale gelmeden bu tablo değişmez.
Çünkü gerçek şu:
Bir toplumun gücü yalnızca neyi bildiğiyle değil, nasıl düşündüğüyle ölçülür.
Rakamları anlamayan bir toplum, ekonomiyi yönetemez. Ölçeği kavrayamayan bir zihin, strateji kuramaz. Kavram ve hukuk üretemeyen bir kültür ise başkalarının hukuku ve kavramlarıyla düşünmek zorunda kalır.
Ve bu da en tehlikeli bağımlılık türüdür.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yeni sloganlar ya da büyük iddialar değil; düşünme biçimini kökten dönüştürecek bir zihinsel reformdur. Çünkü sayıları doğru okuyamayan, kavramları üretemeyenler yarını da doğru okuyup yazamazlar.
SON SÖZ; Yine çokça tekrarladığım iki cümleme atıf yapayım; "TOPLUMLARIN EN BÜYÜK ÇIKMAZI, SORUNLARININ KARMAŞIKLIĞINDAN DEĞİL; O SORUNLARI ALGILAMA BİÇİMLERİNDEN DOĞAR. İşte bu sebeple diyoruz ki, insanın en büyük günahı bilinç düzeyini yükseltmemektir."
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü