Son yıllarda Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) başvuru sayısındaki ciddi düşüş, basit bir “genç nüfus azalıyor” açıklamasıyla geçiştirilemeyecek kadar önemli bir göstergedir. Bu tablo aslında Türkiye’de gençlerin geleceğe dair umutlarının zayıfladığını ve eğitim sisteminin ekonomik gerçeklerle çeliştiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
2023 yılında 3,5 milyonu aşan başvuru sayısının 2026’da yaklaşık 2,4 milyona düşmesi, yalnızca demografik bir değişim değildir. Asıl mesele, uygulanan ekonomik politikaların gençler üzerinde yarattığı güvensizliktir. Çünkü bugün Türkiye’de üniversite okumak, eskisi gibi “daha iyi bir hayat” garantisi sunmamaktadır. Hükümetin uzun süredir uyguladığı ekonomik politikalar sonucunda üniversite mezunu işsizliği kronik bir sorun hâline gelmiş, gençler diploma ile iş bulamayacaklarını görmeye başlamıştır.
Bugün birçok genç şu soruyu sormaktadır:
“Dört yıl hatta daha fazla okuyup sonunda asgari ücretli bir işe mi gireceğim?”
Bu sorunun cevabı net olmadığı sürece YKS’ye olan ilginin azalması kaçınılmazdır. Çünkü gençler artık üniversiteyi bir fırsat kapısı değil, belirsiz bir yatırım olarak görmektedir.
Ekonomik politikaların bir diğer sonucu ise gençlerin hızla yurtdışına yönelmesi olmuştur. Artan hayat pahalılığı, düşük alım gücü ve kariyer imkanlarının sınırlı olması, birçok genci eğitim ya da çalışma amacıyla ülke dışına yöneltmektedir. Bu durum sadece YKS başvuru sayısını düşürmekle kalmamakta, aynı zamanda Türkiye için ciddi bir beyin göçü sorunu yaratmaktadır.
Öte yandan üniversite sayısının plansız şekilde artırılması da ayrı bir problemdir. Yıllarca “her ile üniversite” politikasıyla yükseköğretim nicelik olarak büyütülmüş, ancak kalite ve istihdam planlaması aynı ölçüde düşünülmemiştir. Bunun sonucu olarak birçok bölüm mezunları için iş piyasasında karşılığı olmayan diplomalar üretmeye başlamıştır. Bu tabloyu gören gençler doğal olarak YKS’ye girmek konusunda eskisi kadar istekli davranmamaktadır.
Bu nedenle YKS başvuru sayısındaki düşüş aslında bir eğitim krizi kadar ekonomik bir krizin de göstergesidir. Gençler sadece sınavdan değil, belirsiz bir gelecekten uzak durmaktadır.
Sonuç olarak, YKS’ye başvuran aday sayısının azalması; hükümetin ekonomik politikaları, iş piyasasındaki güvensizlik, üniversite mezunlarının artan işsizlik oranı ve gençlerin yurtdışına yönelmesi gibi faktörlerin birleşiminden doğan bir durumdur. Bu gerçekler dikkate alınmadan yapılan yüzeysel açıklamalar sorunu çözmeyecektir. Çünkü mesele sadece sınava giren öğrenci sayısı değil, geleceğine inancını kaybetmeye başlayan bir gençlik gerçeğidir.
Yaş Alıyoruz Yalanıyla Yaşlanıyoruz
“Yaş alıyoruz” deriz çoğu zaman. Sanki yaşlanmak kelimesini söylemekten çekinir gibi… Oysa gerçeği saklamak mümkün değil; zaman ilerliyor ve biz de onunla birlikte değişiyoruz. Belki de mesele yaş almak değil, bu değişimi nasıl karşıladığımızdır.
İnsan kırklı yaşlara geldiğinde bedenin dili yavaş yavaş değişmeye başlar. Eskiden bir gecelik uykuyla geçen yorgunluk artık iki gün sürebilir. Merdivenler biraz daha uzun görünür, sabah kalkarken vücut küçük itirazlar etmeye başlar. Enerji eskisi gibi değildir. Beden, yılların biriktirdiği yorgunluğu daha açık ifade eder.
Ama değişen sadece beden değildir.
Kırklı yaşlardan sonra insanın ruhu da farklı çalışmaya başlar. Daha çabuk yorulduğumuzu fark ederiz ama aynı zamanda daha çabuk etkileniriz. Duygularımız daha sık kapıyı çalar. Eskiden üzerinde durmadığımız bir söz, şimdi içimizde uzun süre yankılanabilir. Küçük bir haksızlık daha çok can yakabilir, küçük bir iyilik daha derin bir minnettarlık uyandırabilir.
Belki de bunun nedeni yılların insana öğrettikleridir. İnsan yaş aldıkça hayatın ne kadar kırılgan olduğunu daha iyi görür. Kaybettiklerini, kaçırdıklarını, vazgeçtiklerini ve kazandıklarını bir arada düşünür. Deneyim arttıkça kalbin hassasiyeti de artar.
Eskisi gibi değiliz, doğru. Ama belki de mesele tam olarak budur. Çünkü insan sadece güçlenerek değil, bazen yavaşlayarak da olgunlaşır. Gençlik hızdır; orta yaş ise farkındalık.
Yıllar ilerledikçe bazı şeyleri daha net görmeye başlarız. Her tartışmanın önemli olmadığını, her insanın hayatımızda kalması gerekmediğini, her başarının da sandığımız kadar büyük bir anlam taşımadığını anlarız. Öncelikler değişir. Gürültünün içinden sessizce çekilip hayatın özünü aramaya başlarız.
Belki de yaşlanmak sandığımız kadar kötü bir şey değildir. Belki de yaşlanmak, hayatın gerçek sesini daha net duymaya başlamaktır.
Ve belki de en büyük yanılgımız şudur:
Yaş alıyoruz diyerek kendimizi avutuyoruz, ama aslında zaman bize sadece yılları değil, gerçeği de veriyor.
Yaş almak kaçınılmazdır.
Ama yaşlanmak bazen insanın kendine söylediği bir hikâyedir.